Son güncelleştirme tarihi: 1. 7. 2009
Resim içermeyen bu bölümde yer alan tümöral oluşumların birçoğuna ait makroskopik ve histopatolojik şekiller Sinir Sistemi Semiyolojisi/Nörolojide Laboratuvar İncelemeleri/Nöropatoloji bölümünde bulunabilir.
GİRİŞ
Sinir sisteminin tümörlerle çeşitli ilişkilerini inceleyen bir bilim dalı olan nöro-onkolojinin kapsamı içinde primer sinir sistemi tümörlerinin yanı sıra sistemik kanserlerin nörolojik etkileri (metastaz, lokal yayılım, radyoterapi veya kemoterapi yan etkileri, tümörün hematolojik-metabolik uzak etkileri ve paraneoplastik sendromlar) yer alır.
Primer veya
sekonder beyin tümörlerinde tümörün davranış özellikleri birbirinden
farklılık gösterse de genelde karşılaşılan klinik
tablo kafa içi basınç artışı sendromudur. Ayrıca
tümörün lokalizasyonuna göre değişen çeşitli nörolojik belirti
ve bulgular ve/veya epileptik nöbetler görülebilir. Bu bölümde tümörlerin
yarattığı klinik tabloların üzerinde durulmayacaktır;
tümöre bağlı ortaya çıkan metabolik sorunların sinir
sistemi üzerindeki etkileri de kısaca sıralanacaktır; dileyen
okur bu kitapta yer alan ve bu konuların anlatıldığı
diğer bölümlere başvurabilir ( Bakınız: Kafa içi basıncı
değişiklikleri, Epilepsi, Sinir sisteminin nutrisyonel
hastalıkları).
Epidemiyoloji
Kansere
bağlı ölümler arasında primer beyin tümörleri görece küçük bir
bölümü oluşturur (yılda yaklaşık 100 000de 3000). Ancak bu
rakamın yaklaşık 10 katı kadar bir grupta da diğer
kanserlerin komplikasyonları sonucu MSSnin tutulması ile ölüm ortaya
çıkar. Amerika Birleşik Devletlerinde ortalama 300 milyonluk bir
nüfusta her yıl yaklaşık 24 000 yeni primer beyin tümörü
tanısı konmaktadır. Türkiyede ise kesin bir rakam verilememekle
birlikte oranın benzer olduğu sanılmaktadır.
Erişkinlere kıyasla çocuklarda primer beyin tümörlerinin görülme
sıklığı yüksek olup, löseminin ardından ikinci
sırayı alır.
Primer beyin
tümörleri içinde en sık görülen gliomlardır (% 50), bunu meningiomlar
(% 15) izler (Tablo 1). Çocuklarda ise dağılım daha
farklıdır (Tablo 2). Ayrıca erişkinlerde primer
beyin tümörleri sıklıkla (% 70) supratentoriyal yerleşim
gösterirken, çocuklarda infratentoriyal yerleşim % 70
oranındadır. Şiddetli başağrısı anamneziyle
getirilen bir çocukta, tanı olasılıkları içinde arka çukur
tümörü ilk sırada olmalıdır.
Sınıflama
Primer beyin
tümörleri ile ilgili Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) son
sınıflamasında, gliomların en sık tipi olan diffüz
astrositik tümörler 4 gruba ayrılmıştır:
Burada gerek
atipi, damarlanma, mitoz özellikleri ile karakterize büyüme potansiyeli,
gerekse prognoz bakımından giderek kötüleşme söz konusudur. Bu
sınıflamanın dışında tutulan gliomlar da
vardır. Özellikle çocuklarda ve gençlerde görülen pilositik astrositom
(WHO grad 1e denk gelir) ve ayrıca dev hücreli astrositom farklı
büyüme ve sınırlanma özellikleri ve farklı prognozları nedeniyle
genellikle ayrı ele alınır. Ependimomlar da hücre tipine göre 4
alt gruba ayrılır. Benzer şekilde oligodendroglial tümörler de
ayrı bir kategoride ele alınır (WHO grad 2: oligodendrogliom,
WHO grad 3: anaplastik oligodendrogliom ve mikst gliomlar). Meningiomlar da
hücre yapısı açısından alt gruplara ayrılır:
meningotelyal (sinsisyal) tip, anaplastik (habis) tip ve atipik gruplar. Pineal
tümörler pineasitom, pinealoblastom ve embriyonal formlar olarak
sınıflanır. Medulloblastomlar ise nöroektodermal kökenli olduğu
düşünülen diğer tümörlerle (nöroblastom, retinoblastom ve
ependimoblastom) birlikte tekrar sınıflanmıştır.
Kranyal ve periferik sinirlerin tümörleri ise 3 grupta ele alınır:
Schwannom, nörofibrom ve nörofibrosarkom. Bütün bu sayılanların
dışında ayrı ele alınan pek çok tümör daha
vardır.
Tablo 1. Erişkinlerde Primer MSS Tümörlerinin
Dağılımı (Kaynak 2 ve 25ten
değiştirilerek adapte edildi)
|
Tümör Tipi |
Sıklık |
Yaş |
5 yıllık sağkalım |
|
Gliomlar |
% 50 |
|
|
|
Glioblastoma multiforme |
% 20 |
62 |
% 6 |
|
Astrositom |
% 10 |
50-55 |
% 20-30 |
|
Ependimom |
% 6 |
25 |
% 50 |
|
Oligodendrositom |
% 5 |
43 |
% 61 |
|
Medulloblastom |
% 4 |
|
|
|
Sınıflanamayan gliom |
% 5 |
|
|
|
Meningiom |
% 15 |
61 |
% 91 |
|
Hipofiz adenomu |
% 7 |
|
|
|
Nörinom (Schwannoma) |
|
52 % |
96 |
|
Kranyofaringiom, teratom,dermoid, epidermoid t |
% 4 |
|
|
|
Anjiomlar |
% 4 |
|
|
|
Sarkomlar |
% 4 |
|
|
|
Diğer (pinealom, kordom, vs) |
% 3 |
|
|
|
Lenfoma |
% 1.5- 15* |
|
|
*Kaynak alınan yayının yılı ile
değişmektedir. Yakın tarihli yayınlarda
sıklığının çok arttığı dikkati
çekmektedir.
Tablo 2. Çocuklarda MSS Tümörlerinin Dağılımı (Kaynak
2, 23 ve 25ten adapte edildi)
|
Tümör tipi |
Sıklığı |
|
Gliomlar
|
>% 80 |
|
Kranyofaringiom |
% 5 |
|
Diğer (germ hüc. t., pineal t., koroid pl t.,ilkel nöroektodermal t., vb.) |
% 12 |
Patogenez
Primer beyin tümörlerinin patogenezi tartışılırken
başlıca iki ana hipotez üzerinde durulur. Bunlardan 1800lü
yıllardan bu yana öne sürülen ilki; beyin tümörlerinin embriyonel
kalıntılardan ve kök hücrelerin diferansiyasyon sırasında
blastik değişim göstermesinden kaynaklandığını
savunan hipotezdir. Bugün daha fazla kabul gören diğer hipotez ise
olgunlaşmış erişkin hücrelerin ardıl mutasyonlar
sonucunda kontrolsüz proliferasyonu ve dediferansiyasyonu hipotezidir. Son
yıllarda bu ikinci hipotezi doğrulayan pek çok onkogen ve tümör
baskılayıcı gen tanımlanmıştır. Tümör
baskılayıcı genlerden en önemlisi 17. kromozomdaki P53 genidir.
P53 geni hücre siklusunun düzenlenmesinde, DNA hasarına cevapta ve
programlanmış hücre ölümünde (apoptoz) önemli rol oynar. Normal
işlev gösteren P53 geninin glioblastom hücre serilerini
baskıladığı, mutant P53 geninin ise transformasyon gösteren
astrositlerin ölümsüzleşmesinde rol oynadığı
gösterilmiştir. P53 geninin çalışmasını düzenleyen
başka genler de mevcuttur: bunlardan 12. kromozomda bulunan MDM2 geni P53
geninin işlevini baskılar. Yine, 6. kromozomda yer alan sikline
bağımlı kinaz (CDK) genleri tarafından kodlanan P21
proteini hücre siklusunu durdurur. Bunlar dışında hücre siklusu
üzerine etkili proteinleri kodlayan birçok başka gen de tanımlanmıştır.
Neoplazi oluşumunda hücre siklusu üzerinde etkili genlerin
dışında, büyüme faktörlerinin ve reseptörlerinin de rolü
vardır. Bunlar arasında epidermal büyüme faktörü (EGF) ve reseptörü
(EGFR), trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF) ve reseptörü (PDGFR),
fibroblast büyüme faktörü (FGF) ve damar endotel büyüme faktörü (VEGF)
sayılabilir. Hücre gelişiminde rol oynayan bu büyüme faktörlerinin
anormal derecede artması hücre içi sinyal iletimi ile mitozu
arttırmaktadır. Tümörlerde genellikle hem büyüme faktörlerini hem de
reseptörlerini kodlayan genlerde artış olduğu gözlenmektedir.
Bunların dışında henüz geni ve kodladığı
proteini belirlenmemiş bazı kromozom bozuklukları da
tanımlanmıştır. Bütün bu sayılanlardan başka
apoptozun neoplazi gelişimindeki rolü de ortaya konmuştur. Apoptozda
rol oynayan başlıca iki yol vardır: birincisi hücre yüzeyinde
bulunan FAS molekülü ve buna karşı gelen FAS ligandı (FASL),
ikincisi de hücre içinde bulunan BAX ve BCL-2 proteinleri. FAS ve BAX apoptozu
indüklerken BCL-2 apoptozu önler. Daha önce sözü edilen P 53 proteini de FAS ve
BAX aktivasyonu yaparken, BCL-2yi baskılar. Apoptoz yeteneğinin
kaybı hem neoplazi gelişimini indükler, hem de tedaviye direnç
sağlar. Bu nedenle pro-apoptotik proteinlerin arttırılması
yakın gelecekte birincil tedavi hedeflerindan biri haline gelebilir.
Bu moleküler genetik bilgilerin ışığında
virusların hücre içine onkogenleri taşıyarak tümör
gelişiminde önemli rolü olabileceği düşünülmektedir.
Ebstein-Barr virusu ile lenfoma arasındaki ilişki bilinmektedir.
Primer beyin tümörlerinde direkt kanıt olmamakla birlikte Ebstein-Barr
virusu, hepatit-B virusu, insan papilloma virusu ve insan T-lenfosit virusu
gibi ajanlar suçlanmaktadır. Ancak böyle bir ilişki henüz
kanıtlanmamıştır. Bunun dışında kranyal
ışınlamanın hem meningiom hem de glial tümörlerin
gelişme riskini arttırdığı gösterilmiştir.
Ayrıca, petrokimya ürünleri ve elektromanyetik dalgaların beyin
tümörü riskini arttırdığı ileri sürülmüşse de bunun
aksini gösteren çalışmalar da mevcuttur. Özellikle son yıllarda
yaygın olarak kullanılan cep telefonlarının etkisi
tartışılmaktadır. Cep telefonu kullanımı ile
bazı beyin tümörlerinin sıklığında artış
olabileceğini düşündüren bazı çalışmalar mevcuttur.
Ancak, 9 değişik olgu-kontrol çalışmasının
meta-analizinde bugün için böyle bir risk olmadığı
gösterilmiştir, uzun vadedeki etkileri zaman içinde tam olarak
netleşecektir.
Gliomlar
Düşük
gradlı diffüz astrositomlar: WHO
sınıflamasına göre grad 2 düzeyindeki astrositik tümörler bu
gruba girer. Yüksek differansiyasyon gösterir, sadece nükleer atipi
vardır, yavaş büyür ancak çevre dokulara yaygın infiltrasyon
gösterir. Genellikle 30-40 yaş arası genç erişkinlerde
sıktır. Yerleşim sıklığı
açısından, supratentoriyal bölge birinci, beyinsapı ise ikinci
sırayı alır. Nöroradyolojik olarak genellikle
sınırları belirsiz, solid, pek kontrast tutmayan bir kitle
olarak görülür. BTde hipodens, MRGde T1 ağırlıklı
kesitlerde hipointens, T2 ağırlıklı kesitlerde hiperintens
görünür. Tedavi, tümör yerleşimi riskli degilse, tümörün cerrahi olarak
çıkarılması şeklindedir; mümkün olduğunca geniş
total rezeksiyon hedeflenir. Ek olarak radyoterapinin gerekliliği
tartışmalı bir konudur; cerrahi olarak ulaşılması
güç olan tümörlerde veya radyolojik olarak tümör nüksü veya progresyonu
saptanması halinde mutlaka uygulanır. Düşük gradlı
astrositomlarda kemoterapinin yerinin olmadığı düşünülürdü,
ancak son yıllarda özellikle çocuklarda veya geniş tümörlerde yeri
olabileceği gösterilmiştir. Cerrahi sonrasında ortalama
sağkalım süresi 6-8 yıldır. Bazen zaman içinde daha habis
formlara dönüşüm görülebilir. Bu dönüşümde P53 genindeki
mutasyonların rol oynadığı düşünülmektedir.
Anaplastik
astrositom: WHO sınıflamasına göre grad 3 düzeyindeki astrositik
tümörler bu gruba girer. Malign astrositom veya yüksek gradlı astrositom
adı da verilir. Fokal veya yaygın anaplazinin yanı sıra,
yoğun proliferasyon ve çevre dokulara yaygın infiltrasyon gösterir.
Başlangıç yaşı düşük gradlı astrositomlara oranla
daha geçtir (ortalama 41 yaş) ve daha hızlı ilerler. Genellikle
serebral hemisferlerde yerleşim gösterir. Nöroradyolojik olarak
sınırları belirsiz, solid bir kitle olarak görülür. BTde
hipodens, MRGde T1 ağırlıklı kesitlerde hipointens, T2
ağırlıklı kesitlerde hiperintens görünür. Düşük
gradlı astrositomların tersine kısmen kontrast tutulumu
vardır ve ödem etkisi daha belirgindir. Tedavi yüz güldürücü olmamakla
birlikte 40 yaş altı genç hastalarda 1.5 yıllık
sağkalım oranı % 60 civarındadır.
Glioblastoma
multiforme: En malign astrositik tümördür (WHO sınıflamasına göre
grad 4). Çok az differansiyasyon gösterir, yoğun mitoz, damar
proliferasyonu ve nekroz içerir, çevre dokulara yoğun infiltrasyon
vardır. Erişkinlerde en sık görülen beyin tümörüdür. Genellikle
45-70 yaş arası erişkinlerde sıktır (ortalama 53
yaş), ancak daha gençlerde de görülebilir. Hızlı ilerler.
Genellikle supratentoriyal yerleşim gösterir; frontotemporal veya
pariyetal yerleşim sıktır; bazal ganglia bölgesine ve korpus
kallosumdan karşı hemisfere geçiş sıktır; buna kelebek
gliomu adı da verilir. Makroskopik veya mikroskopik olarak multifokal
olabilir. Nöroradyolojik olarak düzensiz sınırlı, ortasında
nekrotik kavite bulunan, çevresinde halkasal düzensiz kontrast tutulumu
gösteren bir kitle olarak görülür. Etrafı ödemlidir. Bazen BOSta protein
artışına ve lenfositik pleositoza yol açabilir. Nadiren de
meningial gliomatosis görülebilir. MSS dışına yayılım
çok nadirdir. Prognozu kötüdür; 1 yıllık sağkalım
oranı % 20, 2 yıllık sağkalım ise % 10
civarındadır. Tümörün tamamının cerrahi olarak
çıkarılması genellikle mümkün olmamaktadır, ancak kitlenin
azaltılması açısından yararlıdır. Ek olarak
radyoterapi ve kemoterapi yapılır.
Özellikle tümörü büyük oranda çıkarılabilmiş, genç ve genel
durumu iyi hastalarda oral temozolamid ile kemoterapi sağkalım
şansını arttırabilir. Son yıllarda
O-metilguanin-DNA-metil transferaz (MGMT) geni promoter bölgesinin
metillenmiş olmasının temozolamid ve radyoterapiye cevabı
önemli oranda arttırdığına dair veriler elde
edilmiştir. Radyoaktif/kemoterapötik implantlar ve stereotaktik radyocerrahi
de denenmektedir. Bunların dışında son yıllarda
giderek artan sıklıkta hedefli biyolojik tedaviler
kullanılmaktadır. Yüksek gradlı glial tümörler angiogenik
yapıları çok güçlü tümörlerdir. Bu nedenle son yıllarda
yapılan çalışmalarda özellikle tümörün yeni damar yapma
potansiyelini hedefleyen yaklaşımlar daha popüler olmuştur.
Tümörün yeni damar yapmasından sorumlu temel moleküller VEFG (vascular
endothelial growth factor) ve VEGF reseptörleridir. Klinikte; çevrede bulunan
VEGFi bağlayarak etkinliğini azaltan humanize monoklonal antikor
bevacizumab ve VEGFR 1 ve 2yi bloke eden reseptör tirozin kinaz inhibitörleri
(sorafenib ve sunatinib) bulunmaktadır. Bu tedavilerde hedef tümör hücresi
değil tümörün mikro çevresidir. Bu ajanların kemoterapi ilaçlarının
dokuya penetrasyonlarını arttırdığı da
gösterilmiştir ve bevacizumab glioblastoma multiforme tedavisinde FDA
onayı almıştır. Yüksek gradlı glial tümörlerde
hedeflenen diğer genetik yollar arasında EGFR (epidermal growth
factor), mTOR, P 53, PI3K sayılabilir.
Pilositik
astrositom: Düşük gradlı astrositomlar arasındadır (WHO grade 1),
ancak çok net sınırlarının olması nedeniyle
farklı kategoride ele alınır. Genellikle kistik komponenti
vardır. Çoğunlukla ilk iki onyılda olmak üzere çocuklarda ve genç
erişkinlerde sıktır. MSSnin pek çok bölgesinde görülebilir. En
sık görüldüğü lokalizasyonlar: optik sinirler (optik sinir gliomu),
optik kiazma-hipotalamus (kiazmatik/ hipotalamik gliom), talamus-bazal ganglia,
serebellum, beyinsapı, serebral hemisferler, daha nadiren de medulla
spinalis olabilir. Nöroradyolojik olarak sınırları belirgin ve
genellikle kontrast tutan bir kitle olarak görülür. Kistik özellik göstermesi
tanıyı kolaylaştırır. Yavaş büyür, bazen stabilize
olabilir hatta gerileyebilir. Malign transformasyon göstermez. Çok nadiren BOS
yoluyla yayılabilir. Nadiren ölümcüldür. Cerrahi tedavi sonrasında
serebellar astrositomlu hastaların %10unun 20-30 yıl
yaşadığı bildirilmiştir. Genetik yatkınlık
söz konusu olabilir: Tip 1 nörofibromatozlu hastalarda en sık görülen MSS
tümörüdür.
Oligodendrogliom: Başlıca
oligodendroglial hücrelere benzeyen hücrelerce oluşturulan diffüz
infiltratif bir tümördür. WHO sınıflamasına göre grad 2
düzeyindedir. Grad 3 olduğunda, yani nükleer atipi, hücresel
çeşitlilik ve mitotik aktivite arttığında anaplastik
oligodendrogliom adını alır; bu durumda bazen vasküler
proliferasyon ve nekroz da gösterebilir. Bunların dışında
hem astrositik hem oligodendrositik hücrelerden kaynaklanan oligoastrositomlar
da mevcuttur. Oligodendrogliomlar genellikle 3.- 4. onyılda görülürse de
bazen çocuklarda da görülebilir. Anaplastik oligodendrogliom ise 4.-5.
onyılda daha sıktır. Oligodendrogliomlar sıklıkla
frontal ve temporal bölgede derin ak maddede yerleşir. Nöroradyolojik
olarak kitle etkisi olan, BTde hipo veya izodens görünen, kalsifikasyon
gösterebilen, MRGde T1 ağırlıklı kesitlerde hipointens, T2
ağırlıklı kesitlerde hiperintens görünen ve
sınırları belirgin olan lezyon görülür. Hafif kontrast
tutabilir, etrafı ödemlidir. Bazen tümör içine kanama veya kist
bulunabilir. Özellikle anaplastik formda nekrotik kist, kanama, kalsifikasyon
ve kontrast tutulumu daha belirgindir. Çok nadiren oligodendrogliomlar BOS
yoluyla yayılabilir. Tedavide genellikle iyi diferansiye tümörlerde cerrahi
yeterlidir; anaplastik olanlarda cerrahinin ardından radyoterapi ve bazen
kemoterapi uygulanır. Oligodendrogliomda rezeksiyon sonrası ortalama
sağkalım yaklaşık 4.5 yıl iken, anaplastik formda
biraz daha kısadır. Özellikle kromozom 1p ve 19q alelik kaybı bulunan
tümörlerin kemosensitif olmaları dolayısıyla tümörün bu yönden
incelenmesi mümkün olursa prognostik önem taşıyabilir.
Ependimom: Ventrikülleri kaplayan
ependimal tabakadan kaynaklanan tümörlerdir. WHO sınıflamasına
göre grad 2 olan tümörlere ependimom adı verilir; grad 3 düzeyindeki, yani
nükleer atipi, hücresel çeşitlilik ve artmış mitotik aktivite
gösteren, bazen vasküler proliferasyon ve nekroz da içerebilen tümörlere
anaplastik ependimom adı verilir. Bunların dışında WHO
sınıflamasına göre grad 1 olan iki tümör tipi daha vardır:
subependimom ve sadece kauda-konus bölgesinde yerleşen miksopapiller
ependimom. Ependimomlar 1 ay-81 yaş arasında bütün yaş
gruplarında görülebilir. Ependimomlar ventriküllerin herhangi bir bölgesinde
yer almakla birlikte en sık 4. ventrikülden kaynaklanır. Medulla
spinalisin en sık rastlanan glial tümörü de ependimomdur ve genellikle
lumbosakral bölgede yer alır. Bu dağılım yaşa göre
değişir. İnfratentoriyal yerleşim çocuklarda daha sık
görülürken, erişkinlerde spinal ve infratentoriyal yerleşim eşit
orandadır. Nöroradyolojik görünümü; sınırları düzgün bir
kitle şeklindedir. Kistik komponenti olabilir, değişen oranlarda
kontrast tutabilir. Hidrosefali sık görülür. Bazen komşu normal nöral
dokuyu infiltre eder. BOS yoluyla, tohumlama (seeding) tipi metastaz
yapması sıktır. Son iki özellik anaplastik formda sık
görülür. Bazen uzak metastaz dahi görülebilir. Tedavi olarak genellikle tümör
rezeksiyonuna ek olarak BOS yoluyla yayılıma karşı
radyoterapi uygulanmaktadır. Ancak radyoterapi uygulanacak alanın
genişliği tartışmalıdır. Anaplastik formda
kemoterapi de eklenebilir. Çocuklarda prognoz kötü olmakla birlikte spinal
ependimomlarda prognoz oldukça iyidir.
Medulloblastom: Serebellumda
yerleşen infiltratif ve malign bir ilkel nöroektodermal tümördür. WHO
sınıflamasına göre grad 4 düzeyindedir. İlkel
nöroektodermal tümörlerin ortak bir öncü hücreden kaynaklandığı
düşünüldüğünden farklı MSS hücre gruplarına doğru
farklılaşma gösterirler. En sık 7 yaş civarı olmak
üzere genellikle çocukluk çağında ortaya çıkar ve
hastaların üçte ikisi erkektir. Çoğunlukla vermiste yerleşim
gösterir ve 4. ventriküle uzanır. Nöroradyolojik olarak yoğun ve
homojen kontrast tutulumu gösteren solid kitle şeklinde görülür.
Leptomeningial yayılım sıktır ve bu da meninkslerde nodüler
veya yaygın kontrast tutulumuna yol açar. Tedavide genellikle cerrahinin
ardından radyoterapi uygulanır. Bu tedavi ile 10 yıllık
sağkalım oranı yaklaşık % 45 civarındadır,
ancak çok küçük çocuklarda radyoterapiden
kaçınıldığından bu olgularda kemoterapi
uygulanır. Yaşın küçük olması, cerrahi rezeksiyonun tam
olmaması ve BOS yoluyla yayılım bulunması kötü prognoz
işaretleridir.
Meningiom: Meningiomlar
araknoidal (meningotelyal) hücrelerden kaynaklanan iyi huylu tümörlerdir.
Genellikle WHO grad 1 düzeyindedir; nadiren atipik veya anaplastik meningiom
görülebilir (sırası ile WHO grad 2 ve 3). En sık 6. ve 7.
onyıllarda görülür. Hastaların üçte ikisi kadındır. Ailevi
olgular vardır. Özellikle tip 2 nörofibromatozda meningiomlar gelişir.
Meningiomlar araknoidal kılıfın her bölgesinden kaynaklanabilir.
En sık falks yerleşimlidir. Sık görüldüğü diğer
bölgeler olfaktör yarık, sfenoid çıkıntı, parasellar bölge,
optik sinirler, petroz çıkıntı, serebellar tentoryum ve arka
çukurdur. Spinal kanalda en sık dorsal bölgede yer alır. Meningiomlar
çok yavaş büyür ve bulunduğu bölgeye göre değişmekle
birlikte, çok büyümedikçe belirti vermeyebilir. Nöroradyolojik olarak
kalsifikasyonlar gösteren ve kontrast tutan izodens bir kitle olarak görülür;
genellikle dura ile birleştiği yerde bir dural kuyruk bulunur.
Etrafı ödemlidir. Tümörün cerrahi olarak çıkarılması
kalıcı tedavi sağlar. Cerrahi girişimin mümkün
olmadığı hastalarda ve malign meningiomlarda radyoterapi
yapılabilir.
Nöroma: Bu grupta yer alan
Schwannoma ve nörofibroma WHO sınıflamasında grad 1 düzeyinde
iyi huylu periferik sinir tümörleridir. Çok daha nadir olarak malign
formları görülebilir. Bu iki tümör tipi de ailevi MSS tümörü
sendromlarında sık görülen tümörlerdir. Birincisi periferik siniri
çevreleyen iyi diferansiye Schwann hücrelerinden oluşur; ikincisinde ise
Schwann hücrelerinin yanı sıra, perinöral-benzeri hücreler,
fibroblastlar ve diğer hücreler de bulunur. Schwannomalar 4.-6.
onyıllar arasında sık olmakla beraber her yaş grubunda
görülebilir; nörofibroma da her yaş grubunda görülebilir. Schwannoma
genellikle baş-boyun bölgesindeki ve ekstremitelerin ekstansör
taraflarındaki sinirlerden kaynaklanır. Spinal köklerde ve kranyal
sinirlerde de sıktır. Özellikle VIII. kranyal sinirde Schwannoma
sık görülür (vestibüler nörinom/ akustik nörinom gibi); bu durumda
serebello-pontin köşe sendromu bulguları ortaya çıkar
(Bakınız: Kranyal
sinirler: kısa anatomi-fizyoloji, muayene ve bozuklukları,
Kranyal Nöropatiler
). Nörofibroma ise kranyal sinirlerde görülmez. Genellikle bir cilt nodülü
şeklindedir, bazen cilt ve ciltaltını yaygın olarak tutar
ve bütün ekstremitenin büyük görünmesine yol açar (elephantiasis neuromatosa).
Kranyal sinirlere ait Schwannoma MRGde düzgün sınırlı, bazen
kistik komponentli, kemikte erozyon yapmış bir kitle olarak görülür;
homojen kontrast tutan bu tip tümörlerin tedavisi cerrahidir.
Kranyofaringiom: Çocuklarda ve
gençlerde görülen iyi huylu bir epitelyal tümördür (WHO grad 1). Rathke kesesi
kalıntılarından geliştiği düşünülür. Genellikle
suprasellar yerleşimlidir; bazen sella içine de uzanır. Optik kiazma
basısına bağlı görme yakınmaları ve endokrin bozukluklarla
kendini gösterir. Heterojen görünümde yer yer kistik ve yer yer kalsifikasyonlu
bir tümördür. Solid kısımları kontrast tutar. BTde
kalsifikasyonlar hiperdens görünür. Kolesterol içeren bir tümör olduğundan
MRGde kontrastsız T1 ağırlıklı kesitlerde yer yer
hiperintens görünebilir. Tedavi cerrahidir; ancak her zaman tümörün tamamı
çıkarılamayabilir. Bu durumda nüksler sıktır. Radyoterapi
yapılabilir, ancak yararı tartışmalıdır. Endokrin
bozukluğun düzeltilmesi önemlidir.
Primer Serebral Lenfoma
Merkezi sinir
sisteminde lenfoma sıklıkla metastatik olarak görülür. Ancak daha
seyrek olarak ekstra-nöral bir odak olmaksızın sinir sisteminde
lenfoma gelişebilir. Önceki yıllarda bu tümörlerin retiküloendotelyal
sistemden kaynaklanan histiositik sarkom olduğu düşünülürdü; bu
nedenle retikulum hücreli sarkom veya mikrogliom gibi isimler verilmişti.
Ancak daha sonra immunhistokimyasal yöntemlerin gelişmesi ile bu tümörün
aslında bir malign, non-Hodgkin lenfoma tipi olduğu görüldü.
Son
yıllar içinde görülen primer serebral lenfoma
sıklığında belirgin bir artış dikkati
çekmektedir. Örneğin 1970lerde bütün MSS tümörleri arasında
oranı %1in altında iken son 30 yılda
sıklığı belirgin olarak artmıştır; bazı
merkezlerde görülen her 5 veya 6 beyin tümöründen birini bunlar
oluşturmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde görülen bütün
primer MSS tümörlerinin yaklaşık %3ünü primer MSS lenfoması
oluşturur; bütün non-Hodgkin lenfomaların ise yine %2-3ünü oluturur.
MSS lenfoması insidensinde görülen artışın önemli bir
nedeni AIDSli veya transplantasyon nedeniyle immunsupresif tedavi gören ve
diğer nedenlerle immun yetersizliği olan hastalarda sık ortaya
çıkmasıdır. İmmun yetersizliği olan hastalarda
serebral lenfomanın etyolojisinde Ebstein Barr virusunun rol oynadığı
düşünülmektedir. Ancak, son birkaç yıldır primer MSS
lenfoması sıklığındaki artışın
durakladığı da dikkati çekmektedir.
Primer
serebral lenfomaların yaklaşık % 90ı B-lenfosit
kökenlidir. T-lenfosit kökenli lenfomalar çok daha nadirdir. İmmun
yetersizliği olmayan hastalarda 6.-7. onyıllarda ortaya çıkarken
konjenital immun yetersizliği olan çocuklarda, 10 yaş civarında,
transplantasyon hastaları ve AIDSlilerde ise 3. ve 4. onyılda
sıktır. Genelde erkeklerde daha sık görülür; AIDSlilerde ise
lenfomalı hastaların % 90ı erkektir.
En sık
frontal lobda, giderek azalan sıklıkta temporal, parietal ve
oksipital loblarda, arka çukurda, bazal ganglia ve periventriküler bölgede
(%10), korpus kallosumda, nadiren de omurilikte yerleşir. Leptomeningial
yayılım % 30-40 olguda görülür. Primer intra-oküler lenfoma
şeklinde göz tutulumu da görülebilir. T-lenfosit lenfoması arka
çukuru, özellikle serebellumu daha fazla tutar; leptomeningial
yayılım da daha sıktır.
Uluslararası
MSS Lenfoması Çalışma Grubunun yayınladığı
kılavuza göre bu hastaların değerlendirmesinde patolojik
inceleme ve immunfenotiplemenin yanı sıra, ayrıntılı
tıbbi ve nörolojik muayene, HIV serolojisi, kontrastlı kranyal MR,
göz muayenesi, serum LDH düzeyi, toraks-abdomen-pelvis BT incelemesi, kontrendikasyon
yoksa BOS sitolojisi, kemik iliği aspirasyon biyopsisi ve erkek hastalarda
testis muayene ve ultrasonu yapılması önerilmektedir.
Nöroradyolojik
bulgular: BTde hipodens veya izodens, MRGde hiperintens veya izointens görünen tek
veya multipl lezyonlar görülür. Genellikle solid olur, nadiren kistiktir.
Sıklıkla yaygın kontrast tutulumu gösterir. İmmun
yetersizliği olan hastalarda halkasal kontrast tutulumu görülebilir. Daha
çok supratentoriyal yerleşir, periventriküler yerleşim
sıktır. Bilateral bazal ganglion bölgesinde kontrast tutan ayna
görüntüsünün patognomonik olduğu söylenir. Tümör ile normal doku
arasındaki sınır keskin değildir, etrafındaki ödem de
diğer tümörlerde görülenden daha azdır. Bazen leptomeningial kontrast
tutulumu gözlenebilir. Metastatik lenfomalar ise sıklıkla
leptomeningial tutulum yapar, parenkim lezyonu nadirdir.
BOS: Primer serebral
lenfomalı olguların % 35-60ında pleositoz görülür. Ancak sadece
sitoloji ile hastaların sadece % 5 ila 30una tanı konabilir. Oysa
metastatik lenfomalar sıklıkla leptomeningial tutulum
yaptığından BOS sitolojisi % 70-95 oranında tanı
koydurucu olabilir.
Stereotaktik
biyopsi: Bugün tercih edilen tanı yöntemidir. Ancak biyopsi öncesinde kitleyi
küçültme özellikleri nedeniyle kortikosteroid verilmesinden
kaçınılmalıdır.
Tedavi: Cerrahi girişimin
tedavide yeri yoktur. Kortikosteroidler tümör hücrelerinin tamamen
kaybolmasına yol açabilir. Ancak biyopsi planlanıyorsa, biyopsinin
tanısal değerini azaltacağından, öncesinde kortikosteroid
verilmemesi gerektiği unutulmamalıdır. Önceleri tercih edilen
tedavi kranyal radyoterapi ile kombine edilen metotreksat bazlı intravenöz
kemoterapi idi. Ancak bu tedavinin yol açabileceği gecikmiş serebral
toksisite nedeniyle bugün ya tek başına kemoterapi ya da kemoterapi
ile kombine düşük doz kranyal radyoterapi kullanılmaktadır. MSS
penetrasyonu çok yüksek bir oral alkilleyici ajan olan temezolamid de tek
başına veya bir anti-CD 20 monoklonal antikor olan rituksimab ile
birlikte kullanılabilmektedir. Ayrıca otolog kök hücre nakli ile
birlikte yüksek doz kemoterapi uygulanmasını araştıran
çalışmalar da vardır. Ancak, bugüne dek herhangi bir tedavinin
diğerine net olarak üstünlüğü gösterilmemiştir. İmmun
yetmezliği olan hastalarda bağışıklık sistemini
güçlendirici yaklaşımlarda bulunulmalıdır.
Prognoz: Tedaviye cevap
genellikle iyidir, ancak sıklıkla tekrarlar görülür. Tedavi
sonrası ortalama sağkalım bir yılı biraz aşar.
İyi prognoz işaretleri immun yetersizlik bulunmaması, tek
intrakranyal lezyon, meningial ve/veya ventriküler yayılımın
olmaması, yaşın 60ın altında olması ve
hastanın genel durumunun iyi olmasıdır. Kemoradyoterapinin veya
tek başına serebral radyoterapinin en önemli yan etkisi nörotoksisitesidir;
özellikle 60 yaşın üzerindeki hastalarda daha sık görülen bu
durum progresif demans, ataksi ve inkontinans şeklinde görülür.
Diğer Tümörler
Daha önce de belirtildiği gibi sinir sisteminin görece sık
görülen tümörleri bu bölümün kapsamı içine alındı. Ancak
bunların dışında pek çok farklı tümör vardır. Bunlar
arasında ilkel nöroektodermal tümörlerden nöroblastoma, retinoblastoma,
vasküler kökenli hemangioblastoma, pineal dokudan kaynaklanan pineoblastoma ve
pineositoma, nöronal kökenli nöroblastoma, ganglionöroma, ganglionöroblastoma,
ilkel notokord kalıntısından gelişen kordoma, kolloid
kistler, kolesteatoma, karotis bifurkasyonunda yerleşen paraganglioma ve
glomus jugulare tümörü ile görece sık görülen ve ortaya
çıkardığı görme bozuklukları ve nöro-endokrin
bozukluklarla tanınan ancak nöro-onkoloji kapsamı
dışında ele alınması gereken hipofiz tümörleri
sayılabilir. Okur bu konuların ayrıntıları için
nöroşirurji kitaplarına başvurabilir.
Ailesel MSS Tümörleri
Eskiden beri
bazı ailelerde tümör kümelenmeleri olduğu biliniyordu. Son
yıllarda moleküler genetik çalışmalar ile bunların
altında yatan genetik patoloji de ortaya konmuş, bu da genel anlamda
kanser oluşum mekanizmalarını daha iyi anlamamızı
sağlamıştır. Tümü otozomal dominant geçiş gösteren bu
sendromlar Tablo 3te sıralanmıştır.
Nörofibromatosis
Tip I: Von Recklinghausen hastalığı olarak da
adlandırılır. Tanı için şu kriterlerden en az ikisi
bulunmalıdır: 1) çapı puberte öncesinde > 5mm, puberte
sonrasında > 15 mm olan 6 veya daha fazla café au lait sütlü
kahverenginde cilt lekesi; 2) iki veya daha fazla nörofibroma; 3) aksiller veya
inguinal çillenme; 4) optik sinir gliomu; 5) belirgin bir kemik lezyonu; 6)
birinci dereceden bir akrabada tip I nörofibromatosis bulunması.
Nörofibromatosis
Tip II: Genetik olarak tip I nörofibromatosisden ayrı bir tablodur ve Von
Recklinghausen hastalığı olarak adlandırılmaz.
Tanı kriterleri: 1) bilateral akustik nörinom (Schwannom); veya 2)
birinci dereceden bir akrabada tip II nörofibromatosis bulunması,
artı, ya a) unilateral akustik nörinom, ya da b) aşağıdakilerden
ikisi: meningiom, Schwannom, gliom, nörofibrom, arka subkapsüler lens
opasitesi, serebral kalsifikasyon; veya 3) aşağıdakilerden
ikisi: a) unilateral akustik nörinom; b) multipl meningiom; c)
Schwannom, gliom, nörofibrom, arka subkapsüler lens opasitesi, serebral
kalsifikasyon.
Tablo 3. Familyal MSS Tümörleri (Kaynak 22den)
|
Sendrom |
Gen |
Kromozom |
Sinir sistemi |
Cilt |
Diğer |
|
Nörofibromatosis I |
NF1 |
17q11 |
nörofibromlar, MPNST,optik gliom, astrositom |
café au lait,aksiller çiller |
iris hamartomu, ossöz,lezyonlar,, lösemi,feokromasitoma |
|
Nörofibromatosis II |
NF2 |
22q12 |
bilateral akustik nörinom, periferik nörinomlar (Schwannom), meningiomlar, spinal ependimomlar, astrositomlar, vs. |
(-) |
arka lens opasitesi, retinal hamartom |
|
von Hippel Lindau |
VHL |
3p25 |
hemangioblastom |
(-) |
renal ca., retinal hemangioblastom, feokromasitoma, |
|
Tuberoz Skleroz |
TSC1 |
9q34 |
subependimal dev hücreli astrositom, |
anjiofibromlar |
kardiyak rabdomiyom, |
|
Li-Fraumeni |
TP53 |
17p13 |
astrositomlar, PNET |
(-) |
meme ca., lösemi, |
|
Cowden |
PTEN (MMAC1) |
10q23 |
serebellumda displastik gangliositom |
trişilemmom, fibromlar |
kolonda hamartomatöz |
|
Turcot
|
|
|
medulloblastom |
(-) |
kolorektal polipler |
|
Nevoid bazal ca. sendromu |
PTCH |
9q31 |
medulloblastom |
multipl bazal ca. |
çene kistleri, over fibromları, iskelet anomalileri |
MPNST: malign periferik sinir kılıf tümörü, PNET: ilkel nöroektodermal tümör
Sistemik Kanserin Nörolojik Etkileri
Sistemik
kanserin nörolojik komplikasyonları nöroloji ile uğraşan hekimin
günlük pratiğinde giderek artan sıklıkta ve önemli bir yer
tutmaktadır. Nüfusun yaş ortalamasının artması,
endüstriyel toksinlere daha fazla maruz kalma gibi nedenlerle kanser insidensi
giderek artmaktadır. Ayrıca, yeni tedavi yöntemlerinin gelişmesi
ile kanserli hastaların sağ kalım süresi uzamakta, infeksiyon ve
metabolik sorunlarla başa çıkmada geliştirilen yeni yöntemler de
sağkalım üzerinde olumlu etki göstermektedir. Bunlara bağlı
olarak zaman içinde görülebilecek nörolojik problemler de artmaktadır.
Ayrıca kanserli hastalarda görülebilen nörolojik komplikasyonlar
genellikle acilen müdahale edilmesi gereken ciddi, ancak tedavi ile kısmen
de olsa rahatlatılması mümkün olan sorunlardır. Bu nedenlerle
nöroloji pratiğinde önemli bir yeri vardır. Kanserli bir hastada
belirti veren sinir sistemi bölgesine göre aranması gereken komplikasyon
türleri Tablo 4te verilmektedir.
Tablo 4. Kanserli hastada belirti veren bölgeye
göre aranması gereken nörolojik komplikasyon türleri (Kaynak
26dan).
|
Bölge |
Nörolojik komplikasyon |
|
Beyin |
|
|
Omurilik & kauda ekuina |
|
|
Kranyal ve periferik sinir |
|
|
Nöromüsküler bileşke |
|
|
Kas |
|
Tümör Yayılımına Bağlı (Metastatik) Etkiler
Nörolojik
yakınmaları olan kanserli hastaların yaklaşık
yarısında bu yakınmalar doğrudan tümör invazyonuna
bağlıdır. Kanserli hastaların yaklaşık % 25inde
beyin parenkimine, dura veya meninkslere metastaz görülür; % 5inde ise spinal
metastaz vardır. Yılda 100 000 kişilik nüfus başına
MSS metastazı ile giden hastalık oranı 4 ile 11 arasında
değişir. Beyin metastazı sıklığı yaşla
birlikte artar. Bunların dışında, doğrudan MSSyi
tutmamakla birlikte kemik metastazları da özellikle medulla spinalis
basıları yaratarak önemli nörolojik sorunlara yol açabilmektedir.
Özetle, kanserli olduğu bilinen bir hasta nörolojik tablo
geliştirdiği takdirde öncelikle metastaz
olasılığı düşünülmelidir.
Tümörün sinir sistemine ulaşması çeşitli yollardan olur.
Beyin parenkim metastazlarında yayılım türü hematojendir. Bu yollardan
biri olarak Batson venöz pleksusundan da söz etmek gerekir: Batson venöz
pleksusu olarak bilinen, vertebral venöz pleksus pelvisten kranyal venöz
sinüslere uzanan ve kapakçık içermeyen bir sistemdir. Bu sistem
aracılığı ile iki yöne doğru da hematojen metastazlar
gerçekleşebilir. Leptomeningial metastaz ise perinöral lenfatikler
kanalıyla ya da beyin metastazlarından BOSa dökülen hücreler sonucu
oluşur. Bunların dışında tümörün kendi kitlesinin veya
lenf nodu ya da uzak metastazlarının çevre dokuyu infiltre
etmesi söz konusu olabilir.
Beyin Metastazı
Beyin
metastazının en sık nedenleri akciğer kanseri, melanom,
meme kanseri, renal kanser ve lenfoma gibi tümörler olmakla birlikte,
olguların % 10unda metastazın kaynağı belirlenemez.
Diğer yandan, özellikle sık beyin metastazı yapan kanserler
değerlendirildiğinde: melanomların % 75i, testis kanserlerinin
% 57si, akciğer kanserlerinin % 35i beyin metastazı yapar. Beyin
dokusuna hemen hiç metastaz yapmayan bazı kanserler de vardır. Bunlar
arasında prostat, özofagus, orofarinks ve melanom dışı cilt
kanserleri yer alır. Buna karşın, prostat, meme kanseri, multipl
miyelom ve Hodgkin hastalığı, non-Hodgkin lenfoma ile birlikte
dural metastaz görülür. Beyin parenkim metastazlarının % 80i
hemisferlerde % 20si arka çukurda yer alır; ancak pelvik organların
ve kolon kanserinin metastazları arka çukuru tercih eder.
Beyin
metastazları diğer tümörler gibi başlıca kafa içi
basınç artışı sendromu veya epileptik nöbetlerle
karşımıza çıkarlar. Ayrıca bulundukları bölgeye
özgü belirtiler de verebilirler. Birden fazla sayıda (multipl)
olduklarında tanı güçlüğü yaratırlar. Bazen de
davranış değişikliği, uyanıklık kusuru ve
silik nörolojik bulgularla genel bir ensefalopati tablosuna yol açabilirler.
Nöroradyoloji: BTde metastazlar
izodens veya hipodens düzgün sınırlı lezyonlar olarak görülür.
Yoğun homojen veya çevresel kontrast tutulumu vardır, etrafı
ödemlidir. BTnin negatif olması metastaz olasılığını
ortadan kaldırmaz, kuşku varsa MRG yapılmalıdır.
Metastazlar MRGde T1 ağırlıklı kesitlerde hipointens, T2
ağırlıklı kesitlerde hiperintens görünür. Belirgin kontrast
tutulumu gösterir. Metastatik lezyon sayısı da primer tümör tipi
hakkında bilgi verebilir. Tek lezyon varsa, böbrek, meme, tiroid,
akciğer adenokarsinomu akla gelmelidir. Küçük hücreli akciğer kanseri
ve melanom çok sayıda metastaz yapar. Bazen kontrastsız BTde
lezyonlarda kanama gözlenebilir. En sık kanayan metastazlar melanom,
koryokarsinom, akciğer, renal ve surrenal kanserlerine aittir.
Ayırıcı
tanı: Metastatik hastalığın
ayırıcı tanısında primer beyin tümörleri, infeksiyöz
lezyonlar, aşağıda sözü edilecek olan paraneoplastik sendromlar,
bazı durumlarda demiyelinizan hastalık akla gelmelidir.
Tedavi: Akut iyilik hali
sağlanması için kortikosteroidler kullanılabilir. Standart
olarak günde 16 mg deksametazon ile başlanabilir, etki sağlanmazsa 48
saatte bir doz arttırılarak 100 mg/gün dozuna kadar
çıkılabilir. Ancak çok uzun kullanımda steroidlerin bilinen
sakıncaları gündeme gelecektir. Kontrastlı MRG ile
gösterilmiş tek bir lezyon varsa, primer tümör de iyi durumdaysa,
metastazın rezeksiyonu düşünülmelidir. Cerrahi girişimin
ardından da radyoterapi yapılır. Sistemik kemoterapinin
bazı durumlar haricinde serebral metastazlara pek etkili
olmadığı düşünülmektedir. Cerrahi girişim
yapılamayan ya da multipl metastazlı hastalarda sadece radyoterapi
uygulanabilir. Radyoterapinin 48-72 saat öncesinde 16 mg deksametazon veya
eşdeğerinin verilmesi akut radyoterapi yan etkilerini önlemek
açısından yararlıdır. Tedaviye rağmen metastatik beyin
tümörlerinin prognozu kötüdür. Ortalama sağkalım 6 ay
civarındadır. Ancak lenfoma, bazı meme kanserleri,
koryokarsinom, testis kanseri gibi radyasyona duyarlı tümörlerde
sağkalım daha uzun olabilir.
Spinal Metastaz
Kanserli
hastalarda omuriliği ilgilendiren üç tip metastatik lezyon vardır. En
sık görülen epidural lezyonlardır. Bunların çoğunluğu
omurlardaki kemik metastazlarından kaynaklanır. Ayrıca
paravertebral yapılardan ve epidural boşlukta yer alan metastatik
lezyonlardan da kaynaklanabilir. Bunun dışında tek bir kitle
halinde veya leptomeningial yayılım şeklinde intradural
ekstramedüller yerleşimli ve/veya intramedüller yerleşimli
metastazlar da görülebilir.
Epidural
metastaz: Vertebralar,
kemik metastazına yol açan kanserlerde % 70e varan oranlarda, en çok
tutulan bölgelerdir. Çoğunluğu ağrı dışında
asemptomatik kalır. Bu ağrı, lokal ve şiddetlidir.
Perküsyonla hassasiyet saptanır. Yaklaşık üçte birlik bölümü
epidural basıya yol açabilir. Nörolojik bulgu veren spinal epidural
metastazların yaklaşık % 25i meme, % 15i akciğer, % 10u
prostat kanserine, % 10u da lenforetiküler sistem tümörlerine aittir.
Yaklaşık % 10-15inde primer bölge belirlenemeyebilir. En sık
dorsal vertebralarda metastaz görülür.
Epidural metastazlar
başlıca üç mekanizma ile belirti verir. 1) erken dönemde basıya
bağlı ak maddede ödem ve aksonal şişme görülür, bu dönemde
basının ortadan kaldırılması ile normal işlev
kazanılabilir; 2) özellikle ön ve arkadan basıda spinal
damarların sıkışması ile medulla spinalis
infarktı gelişir; 3) basıya bağlı vazojenik ödem
gelişir, bu durum steroidlere cevaplıdır.
Nörolojik
aciller kapsamında değerlendirilmesi gereken bu klinik tabloda, ağrı ortaya
çıkan ilk bulgudur. Bölgesel veya radiküler nitelikte olan ağrı,
zaman içersinde oldukça şiddetli bir nitelik kazanır. Klinik
bağlamda; hasta yatar durumdayken şiddetlenir, kişi otururken
daha rahattır. Ardından parestezi gibi duysal yakınmalar ve
hızlıca, tutulan miyotoma özgü, kas zaafı gelişir.
Ayrıca etkilenen bölgeye göre seviye gösteren tam veya kısmi medüller
sendrom bulguları bulunabilir (Bakınız:Sinir Sistemi
Semiyolojisi). Klasik medüller sendrom bulguları dışında
nadiren Lhermitte belirtisi, psödoklodikasyon, papilödem, spinal miyokloniler
ve çok ender olarak moving toes görülebilir. Epidural metastazın
ayırıcı tanısında epidural kanama, epidural abse, disk
fıtıklaşması ve diğer epidural kitleler akla
gelmelidir.
İntradural
ve intramedüller metastaz: Dura içerisindeki metastazlar metastatik spinal tümörlerin
en azını, yaklaşık % 5 kadarını oluşturur.
İntradural ekstramedüller metastazlar bir sonraki leptomeningial metastaz
başlığı altında incelenecektir. Bu tür metastazlar
nadiren intradural bir kitle oluşturarak etki edebilirler.
İntramedüller metastazlar ise daha çok hematojen yolla olur. Bazen de
leptomeningial tümör omuriliği infiltre eder. Sonuçta oldukça nadir bir
durumdur. İntramedüller metastazın en sık nedenleri;
akciğer tümörleri (yaklaşık % 50), meme kanseri ve Hodgkin,
Hodgkin-dışı lenfomalardır. Kliniği, ağrı
daha geri planda olmak üzere epidural bası gibidir.
Nöroradyoloji: Gerek epidural
bası, gerekse intramedüler metastaz kuşkusu olan durumlarda en uygun
inceleme yöntemi kontrastsız ve kontrastlı spinal MRGdir. Kemik
metastazına bağlı epidural basılarda direkt radyografiler
bile olguların % 75inden fazlasında sorumlu lezyonu gösterebilir. Bu
durumda kemik sintigrafisi yararlı olabilir. Basının düzeyini
belirlemek için önceki yıllarda miyelografi ve intratekal kontrastlı
BT çekilirdi. Ancak, MRG sonrası bu yöntemler nadiren
uygulanmaktadır. MRG pek çok farklı olasılığın
ayırdedilmesinde yararlıdır. Özellikle intramedüller
metastazların görülmesini sağlar. İntramedüller metastazlar
MRGde solid, sınırları belirgin kitle şeklinde görülür.
Genellikle T1de hipointens, T2de hiperintenstir ve yoğun kontrast
tutulumu gösterir. İntramedüller metastazların radyolojik
ayırıcı tanısına primer medüller tümörler, radyasyon
miyelopatisi, vasküler omurilik hastalığı, paraneoplastik
miyelopati ve demiyelinizan miyelopati girebilir.
Tedavi: Epidural metastaz
basısı çok acil bir durumdur. Bugün yaygın kabul gören tedavi
şekli acil radyoterapi veya cerrahi dekompresyon sonrasında
radyoterapi yapılmasıdır. Ancak epidural bası saptanır
saptanmaz diğer tedavi seçenekleri gerçekleştirilene kadar beklemeden
hemen yüksek doz steroid (100 mg deksametazon veya 1000 mg metil prednizolon)
yapılması gereklidir. İntramedüller metastazların
tedavisinde genellikle steroidler ve radyoterapi yer alır. Metastazektomi
çok nadir durumlarda düşünülebilir.
Leptomeningial
Metastaz : Meninkslerin malign hücreler tarafından infiltre edilmesi
leptomeningial metastaz olarak adlandırılır. Bu hücreler lösemik
hücrelerse bu duruma meningial lösemi (veya lösemik menenjit), kanser hücreleri
ise meningial karsinomatoz (veya karsinomatoz menenjit) adı verilir.
Kanserli hastalarda leptomeningial metastaz sıklığı tam
olarak bilinmemekle beraber primer neoplazinin niteliğine göre
değişkenlik gösterir. Solid tümörlü hastaların
yaklaşık %5inde görülürken hematolojik neoplazili hastalarda
(lösemi, lenfoma) bu oran %5-15 arasında olabilir. Ancak, bir otopsi
çalışmasında nörolojik bulgu veren kanserli olguların
%19unda saptanmış olması, muhtemelen hastaların bir
kısmında gözden kaçabildiğini düşündürmektedir.
Leptomeningial metastaz yapabilen diğer tümörler meme kanseri, küçük
hücreli akciğer kanseri, melanom ile non-Hodgkin lenfoma, akut lenfositik
ve non-lenfositik lösemi gibi hematolojik tümörlerdir. Leptomeningial metastaz
genellikle geç dönemde, yaygın hastalıkla birlikte ortaya çıkar.
Çok daha seyrek olarak birkaç yılı bulan hastalıksız
dönemin ardından ortaya çıkabilir. Bazen de sistemik kanserin ilk
belirtisini oluşturduğundan klinik tanıyı koymak son derece
önemlidir. Primeri bilinmeyen karsinomatoz menenjit, olguların
yaklaşık %5ini oluşturmaktadır. Tümörlerde
sağkalımının artması ile orantılı olarak
insidensi artar.
Leptomeningial
metastazlar genellikle multifokal belirti ve bulgular verir. BOS
dolanımını bozarak kafa içi basınç artışı
sendromuna yol açar; damarların parenkim içine girdiği Virchow-Robin
aralıklarını izleyerek parenkim invazyonu yapar ve epileptik
nöbetlere veya genel bir ensefalopati tablosuna yol açar; yine Virchow-Robin
aralıklarına yayılmış tümör hücreleri burada yer alan
damarlardaki akımı bozarak iskemiye neden olur. Bütün bunlara
bağlı olarak hastalarda üç ana grupta belirtiler ortaya
çıkabilir: serebral hemisferik tutuluma bağlı
başağrısı olabilir, mental değişiklik
görülebilir, bulantı-kusma olur, dengesizlik ve yürüme güçlüğü
olabilir. Diabetes insipidus görülebilir. İkinci grup bulgu multipl
kranyal sinir tutulumuna ait bulgulardır; üçüncü grupta da poliradiküler
tutuluma bağlı radiküler ağrı ve asimetrik refleks
kaybı sayılabilir. Seyrek olarak meningial iritasyon bulguları
saptanabilir. Özetle; merkezi sinir sistemine ilişkin farklı, birkaç
anatomik lokalizasyon bulgusu saptanan hastalarda bu tanı
olasılığı kuvvetle düşünülmeli ve acilen tanı
koydurucu incelemeler yapılmalıdır. Önceden de sözü
edildiği gibi, sistemik kanseri bilinmeyen bir hasta meningial tutuluma
bağlı nörolojik tablo nedeniyle öncelikle nöroloğa
başvuracaktır.
Tanı: Meningial tutulum
tanısı BOS incelemesinde malign hücre görülmesi ile konur. Ancak
nörolojik bulguları olan bir kanser hastasında BOS incelemesinden
önce yer kaplayan bir kitleyi dışlamak için kranyal ve spinal MRG
yapılmalıdır. MRG sırasında kontrast madde verilirse
meninkslerde dağınık lineer veya nodüler kontrast tutulumu gözlenebilir.
Yer kaplayıcı kitleyi dışlamanın yanı sıra,
bazen lomber ponksiyon sonrasında meningial kontrast tutulumu
görülebileceğinden, BOS incelemesinin MR sonrasında
yapılması daha doğru olacaktır. Gerekli BOS incelemeleri
arasında basınç ölçümü, hücre sayımı, protein ve şeker
düzeyi ölçümü, sitolojik inceleme yer alır. İnfeksiyon kuşkusu
varsa buna yönelik incelemeler de yapılmalıdır. BOSta
genellikle birkaç hücreden birkaç yüz hücreye kadar değişebilen bir
lenfositik pleositozun yanı sıra malign hücreler de görülür. Protein
düzeyi artmıştır, immunglobulin düzeyleri de artabilir.
İntratekal immunglobulin sentezini gösteren oligoklonal bantlar
saptanabilir. Buna karşın, sık görülmese de BOS şekerinin
azalması önemli bir bulgudur. Leptomeningial metastaz tanısında BOS
incelemesinin en önemli kısmı sitolojidir. Sitoloji
laboratuvarına en az 4 ml BOS gönderilmelidir. BOSun bekletilmeden
gönderilmesi çok önemlidir. Çok önerilmemekle birlikte, laboratuvara hemen
ulaşmayacaksa BOS alınır alınmaz eşit miktarda saf
alkol eklenerek fikse edilmesi denenebilir. İlk BOS incelemesinde pozitif
sitolojik sonuç elde etme şansı % 50 civarındadır; bu oran
ikinci incelemede % 80i bulur. Eğer ilk alınan BOSta malign hücre
saptanamazsa, inceleme bir kere daha yinelenmelidir. Hala negatifse, ancak
klinik kuşku güçlüyse üçüncü kez de alınabilir. Mümkünse rutin
sitolojik incelemenin yanı sıra immunhistokimyasal
çalışmalar ve yüzey belirteci çalışmaları da
yapılmalıdır. Bunların dışında BOSta tümör
belirteçleri (karsinoembriyojenik antijen, alfa-fetoprotein, beta-koryonik
gonadotropin) kandaki konsantrasyonlardan çok daha yüksek konsantrasyonda
bulunursa özellikle primer tümör hakkında ipucu vermesi
bakımından yararlı olabilir. Bazı durumlarda, özellikle
kauda ekuina sendromu söz konusu ise, BOS alınırken intratekal
kontrast madde verilerek miyelografi yapılabilir. Kök
kılıfları içinde dolum defektleri görülmesi tanıyı
kuvvetle destekler. Ayrıca radyoizotop BOS akım
çalışmaları da BOS dolanımının bozulduğu
bölgeleri göstermek açısından yararlıdır. Klinik olarak
ayırıcı tanıda en önemli grup MSS
infeksiyonlarıdır. İnfeksiyonda en önemli ayırıcı
özellik ateş ve ense sertliği gibi bulguların ön planda
olması, fokal nörolojik bulguların pek görülmemesidir.
Tedavi: Leptomeningial
metastaz tedavisinde radyoterapi ile birlikte kemoterapi uygulanır.
Radyoterapinin semptomatik bölgelere sınırlı tutulması
toksisite açısından daha olumlu olabilir. Kemoterapinin ne yolla
verileceği halen tartışmalı ise de, intratekal uygulama
sıkça tercih edilir. Ancak ne şekilde tedavi edilirse edilsin, solid
tümöre bağlı leptomeningial metastazlı hastalarda prognoz
kötüdür. Hastalar tedavi edilmediğinde birkaç haftalık
sağkalım söz konusudur. Tedavi yerleşmiş nörolojik
defisitleri düzeltmese bile hastalık progresyonunu yavaşlatabilir
veya durdurabilir; medyan sağkalımın tedavi ile birkaç aya
çıkması mümkündür. Ayrıca BOS dolanım bozukluğu varsa
ventriküloperitoneal şant takılabilir. Solid tümöre bağlı
leptomeningial metastazı olan bütün hastalar agresif tedavi almak zorunda
değildir. Yaşam beklentisi 3 aydan kısa olan, genel durum
bozukluğu bulunan (Karnofsky performans skalası <%60) ve MSS tümör
yükü çok fazla olan hastalarda sadece destek tedavisi yapmak yeterli
olacaktır. Hematolojik neoplazilerde ise prognoz çok daha iyidir. Lösemi hastalarında
% 75 oranında stabilizasyon ve düzelme görülür. Lenfomada da prognoz
solid tümörlere oranla çok daha iyidir. Bu nedenle bu hastalar
ısrarlı bir şekilde tedavi edilmelidir.
Nörolojik
bulgu gösteren kanserli hastaların yarısında nörolojik tabloya
neden olan herhangi bir metastaz veya tümör yayılımı saptanmaz.
Bu durumda çok farklı nedenler nörolojik tablodan sorumlu olabilir. Bu
nedenler aşağıda sıralanmıştır.
İnfeksiyöz, Metabolik, Vasküler Etkiler
İnfeksiyonlar:
Kanserli
hastalarda hem tümöre bağlı gelişen immunsupresyon, hem de
tedaviye bağlı kemik iliği baskılanması sonucu
infeksiyonlar sık görülür. Bunlar arasında MSS infeksiyonları da
yer alır. Bu konunun ayrıntıları Sinir Sistemi
İnfeksiyonları konusunda anlatılacağından burada
çok kısaca değinilecektir. T-lenfosit ve mononükleer fagosit sistemi
bozuk olan hastalarda nötrofil işlevleri veya total lökosit
sayısı normal olsa bile; Listeria ve Nocardia gibi
bakteriyel infeksiyonlar, özellikle kriptokok gibi mantar, herpes zoster,
herpes simpleks ve sitomegalovirus infeksiyonları başta olmak üzere
virus infeksiyonları, toksoplazmoz gibi parazitozlar ve progresif
multifokal lökoensefalopati tablosu sık görülür. Granülositopenisi veya
nötrofil işlev bozukluğu olan hastalarda özellikle bakteriyel
infeksiyonlara eğilim artar. Nötrofil mutlak sayısı 1000/mm3ün
altında olan hastalarda enterik basiller (Psödomonas grubu, E.
coli, Klebsiella), streptokok, stafilokoklar ile birlikte Listeria
infeksiyonlarına ve kandida, aspergillus ve mukormikoz gibi mantar
infeksiyonlarına eğilim artar. B-lenfosit yetersizliği nadir
görülür. Bu durumda S. pneumoniae, H. influenzae ve N.
meningitidis infeksiyonlarına eğilim artar.
Metabolik
etkiler: Kanserli hastalarda pek çok nedenle nutrisyonel ve metabolik bozukluklar
meydana gelebilir. Öncelikle kanserin tuttuğu organın
işlevlerini bozması ile o organ sistemine ait yetersizlikler
olabilir; bunların arasında hipoksi, karaciğer ve böbrek
yetersizliklerine bağlı ensefalopatiler sayılabilir. Varolan
metabolik bozukluğa bağlı olarak metabolik ensefalopatiler
gelişebilir. Metabolik ensefalopati deyimi, bozulmuş serebral
metabolizma sonucu oluşan davranış değişikliklerini
içerir. Akut ya da subakut olarak gelişen bu tablonun klinik
bulguları; konfüzyon, düşünce kusurları, davranış
bozuklukları, bilinç düzeyinde değişimler ve bazen de anormal
motor aktiviteler şeklinde özetlenebilir. Özetle; huzursuzluk, letarji,
emosyonel labilite, uyuklama ya da uykusuzluk gibi bulgulara tremor,
miyokloniler ve asteriksis gibi istemsiz hareketler eşlik ettiğinde
bu tanı olasılığı akla gelmelidir. Bu sıkça
karşılaşılan klinik tablo altta yatan nedene yönelik tedavi
ile geriye döner. EEGde yaygın yavaş dalga varlığı
saptanır. Ayrıca bu hastalarda sıvı-elektrolit dengesindeki
bozukluklar, özellikle meme kanserli hastalarda hiperkalsemi sıkça
görülür. Kanserli hastalarda beslenme bozuklukları ve kaşeksi de
oldukça sıktır. Beslenme bozuklukları arasında en sık
görülenler tiamin eksikliğine bağlı Wernicke-Korsakoff
sendromu, B12 vitamini eksikliği ve niasin eksikliğine
bağlı pellegra sayılabilir. Bu sonuncusu bazı
kanserlerle görülen ve kanserin salgıladığı bazı
peptidlere bağlı diyare ataklarına yol açan karsinoid sendromda
sıktır. Metabolik bozukluklarla ilgili daha ayrıntılı
bilgi ilgili
bölümlerde bulunabilir (Bakınız: Metabolik
Ensefalopati ve Sinir sisteminin Nutrisyonel
Hastalıkları).
Vasküler
etkiler: Sistemik arteroskleroz oranı genel popülasyona oranla kanserli
hastalarda daha düşük olmasına karşın, görülme
sıklığı açısından serebrovasküler komplikasyonlar
metastatik komplikasyondan sonra ikinci sırada yer alırlar. Kanserli
hastalarda kanayıcı ve tıkayıcı serebrovasküler
olaylar yaklaşık eşit oranlarda görülür. Kanayıcı
olaylar intraserebral kanamalar, kranyal ve spinal subdural ve epidural
kanamalar ve nadiren subaraknoid kanama şeklinde karşımıza
çıkabilir. Kanayıcı olayların altında
sıklıkla koagülasyon bozuklukları bulunur. Kemik iliğinin
tümör infiltrasyonuna veya ilaçlarla baskılanmasına bağlı
trombositopeni, trombosit işlev bozuklukları, karaciğer
yetersizliğine bağlı K vitamini eksiklikleri kanserli hastalarda
sık görülen kanama nedenleridir. Trombositopenili hastalarda lomber
ponksiyon yapılması gerekiyorsa öncesinde trombosit suspansiyonu
verilerek kanda trombosit sayısının 20 000/ mm3
düzeyinin üzerine çıkarılması gerekir, ayrıca ince
iğne ile (no. 20 veya 22) ve çok dikkatli bir şekilde ponksiyon
yapılmalıdır. Aksi halde spinal subdural veya epidural kanama
gelişebilir. Bazen tümörün tümör veya metastazlarının içine kanama
da görülebilir. En sık kanayan beyin metastazları melanom,
koryokarsinom, akciğer, renal ve sürrenal kanserlerine aittir. Kanserli
hastalarda görülebilen iskemik serebrovasküler olayların
yaklaşık üçte birinin altında klasik aterosklerotik damar
darlıkları bulunur. Geri kalan çoğunluğunda farklı nedenler
söz konusudur. Bunlar arasında disemine intravasküler koagülasyon (DIC),
non-bakteriyel trombotik endokardit, septik emboli, tümör embolisi, tümör
basısı ile arter tıkanmasının yanı sıra
meme, mide, akciğer kanserleri ve lenfomada görülebilen trombotik
mikroanjiyopati ile intravasküler lenfoma sayılabilir. Kanserli hastalarda
yaygın (disemine) intravasküler koagülasyon tıkayıcı,
trombotik vasküler hastalıklar içerisinde ilk sırayı alır.
Her türlü malinitede görülmekle birlikte lökoz ve lenfomalarda daha
sıktır. Genelde ölümle sonlanan bu klinik tablo; akut gelişen
ensefalopati, buna eklenen fokal ya da jeneralize konvülsiyonlar ile
karakterizedir. Fokal nörolojik bulgu varsa hafiftir. Serebral venöz
oklüzyonlar ise her türlü sistemik kanserde görülmekle birlikte lökoz ve
lenfomalarda sıktır. Şiddetli baş
ağrısını izleyen konvülsiyonlarda bu tanı akla
gelmelidir. Yine bazı kanserlerin (jinekolojik, meme, akciğer
kanserleri ve hematolojik neoplaziler) salgıladığı
pro-koagulan maddeler ile bazı kanserlerde de (prostat, meme) dural
metastazlar nedeni ile majör venöz sinüslerde tıkanma görülebilir.
Tedavi Komplikasyonları
Kemoterapi
Yan Etkileri
Kanser
tedavisinde kullanılan kemoterapötiklere bağlı görülebilen
nörolojik yan etkiler Tablo 5te sıralanmıştır.
Sık görülen bazı özel durumlar burada biraz daha
ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
Tablo 5. Nörotoksik etki gösteren kemoterapötikler (Kaynak
3 ve 26dan))
|
Akut ensefalopati (delirium) Metotreksat (intravenöz veya intratekal),
kortikosteroidler, sis-platin, vinkristin, asparaginaz, prokarbazin,
5-florourasil, Ara-C, nitrozüreler, siklosporin, interlökin-2, ifosfamid/
mesna, interferonlar, tamoksifen, VP-16, PALA, bevasizumab, kapesitabine,
etoposid, paklitaksel Kronik
ensefalopati (demansiyel sendrom) Görme kaybı Tamoksifen, galyum nitrat,
nitrozüreler, sis-platin Serebellar
bozukluk/ ataksi Aseptik
menenjit Başağrısı Epileptik
nöbet Miyelopati
(intratekal ajanlar) Periferik nöropati Vinka alkaloidleri, sis-platin, prokarbazin, 5-azasitidin, etoposid,
5-florourasil, Ara-C, taksol, suramin, mitotan, bortezomab, dosetaksel,
oksaliplatin, teniposid, talidomid |
Periferik
nöropati: Kemoterapiye bağlı periferik nöropati genellikle distal-simetrik
bir polinöropatidir. Nadiren fokal nöropatiler görülebilir. Suramin demiyelinizan,
duysal-motor nöropatiye yol açarken, vinkristin aksonal duysal-motor nöropatiye
yol açar. Her ikisi de tedavinin kesilmesi ile bir miktar düzelebilir. Taksol
ve sis-platin ise saf duysal nöropatiye yol açar. Sis-platin ile sadece
kalın lifler tutulurken, taksol ile ince lifler de tutulur. Arka kök
gangliyonundaki hasarın düzeyine bağlı değişmekle
birlikte tedavinin kesilmesi ile düzelebilir.
Metotreksat
toksisitesi: Bir folik asit antagonisti olan metotreksat ile ilişkili akut veya
kronik nörotoksisite oldukça iyi bilinir. En sık görülen metotreksat
toksisitesi aseptik menenjittir. İntratekal metotreksat alan
hastaların % 10unda görülür. Genellikle ilacın verilmesinden 2-4
saat sonra başlar, 12-72 saat sürer. Daha nadir bir komplikasyon ilacın
intraventriküler uygulanmasından sonra görülebilen akut ensefalopatidir.
Bu durum bazen, özellikle kranyal ışınlama sonrasında
yüksek doz intravenöz metotreksat uygulaması ile de görülebilir.
Genellikle 24-48 saat içinde başlayan ve kendiliğinden düzelen
konfüzyon, uykuya eğilim ve nöbetlerle kendini gösterir. Yine yüksek doz
intravenöz metotreksat sonrasında 5.-6. günde görülen ve inme-benzeri
tablolarla kendini gösteren subakut bir ensefalopati görülebilir. Bu
durum da 1-2 gün içinde kendiliğinden düzelir. Çok nadir olarak intratekal
metotreksat tedavisinin bir komplikasyonu olarak transvers miyelit
görülür. Genellikle intratekal injeksiyondan sonra ilk 48 saat içinde, nadiren
ilk 2 hafta içinde ortaya çıkar. Düzelme değişkendir. Bazı
olgular tam düzelirken, bazıarında hiç düzelme görülmeyebilir.
Metotreksat tedavisinin en ciddi yan etkilerinden biri kronik
lökoensefalopatidir. Genellikle yineleyen yüksek doz intravenöz veya
intratekal metotreksat tedavisinden aylar veya yıllar sonra gelişir.
Ani başlayan veya yavaş gelişen mental gerileme ve
davranış değişiklikleri ortaya çıkar. Seyir
değişkendir; bazen ılımlı bir demansiyel tablo olarak
stabilize olurken, bazı durumlarda ilerleyici bir gidişle spastik
tetraparezi, nöbetler ve ölümle sonlanabilir. Yaygın miyelin
yıkımına bağlı olarak MRda yaygın ak madde
hiperintensitesi görünür. Metotreksatla birlikte kranyal radyoterapi
uygulanmış hastalarda lökoensefalopati görülme şansı ve
şiddeti daha fazladır.
Radyoterapi
Yan Etkileri:
Radyoterapi uygulanan
MSS bölgesi ortaya çıkacak yan etkiler açısından da
belirleyicidir. Sinir sistemine radyasyon toksisitesi zamansal olarak
genellikle üç ana başlık altında incelenebilir: 1. akut, 2.
erken-gecikmiş, 3. geç-gecikmiş radyasyon toksisitesi.
A. Radyasyon
Ensefalopatisi:
1. Akut
ensefalopati: Kafa içi basınç artışına yol
açmış büyük tümörlerde büyük bir fraksiyon halinde (>300 cGy)
radyoterapi uygulanmasından sonra ortaya çıkar. Öncesinde steroid
verilmemesi riski arttırır. Tedaviden hemen sonra veya birkaç saat
içinde nörolojik tabloda kötüleşme, başağrısı,
bulantı-kusma, uyanıklık kusuru ve ateş gelişir;
genellikle kendine sınırlı bir tablo olsa da nadiren ölümcül
olabilir. Bu durumun önlenmesi için radyoterapi fraksiyonlarının 200
cGyin altında tutulması ve 24-72 saat öncesinden 16 mg/gün
deksametazon başlanması önerilmektedir.
2. Erken
gecikmiş ensefalopati: Gerek beyin tümörü nedeniyle gerekse
profilaktik olarak kranyal radyoterapi alan hastalarda radyoterapiden sonraki 2
hafta- 4 ay içinde ortaya çıkar. Hastada başağrısı,
uykuya eğilim başlar, eski nörolojik bulgular tekrar belirir ve
kötüleşir. Bu durumu klinik ve radyolojik olarak primer tümörün nüksünden
ayırdetmek çok zordur. BT ve MRGde kontrast tutan, etrafı ödemli bir
bölge görülür. PET incelemesi ayrımı sağlayabilir. Bu tablonun
tümör nüksünden tek farkı, hem klinik hem de radyolojik tablonun birkaç
hafta içinde kendiliğinden düzelme göstermesidir. Steroidler bu düzelmeyi
hızlandırabilir. Bu nedenle böyle hastalar steroid tedavisi
altında sık görüntülemelerle izlenmelidir. Yapılmış
histopatolojik incelemeler akson kaybının geri planda olduğu
demiyelinizasyonu gösterir.
3. Geç
gecikmiş ensefalopati: Radyasyon nekrozu genellikle beyin tümörü veya
baş-boyun tümörleri nedeniyle yapılan kranyal radyoterapi
tamamlandıktan sonraki 1-2 yıl içinde ortaya çıkar. BT ve MRGde
beyin tümörlülerde eski tümör bölgesinde, baş-boyun tümörlülerde de
ışınlanan alandaki beyin parenkiminde kontrast tutulumu ile
çevresel ödem görülür. Bu durumun da klinik ve radyolojik olarak primer tümörün
nüksünden ayırdedilmesi çok zordur. Yukarıda sözedildiği gibi,
PET incelemesi veya MR spektroskopi ayrımı sağlayabilir.
Histolojik olarak radyasyon nekrozunun yukarıda sözü geçen kronik metotreksat
ensefalopatisinden ayırdedilmesi de güçtür. Kranyal radyoterapi
sonrasında radyonekroz sıklığı % 3-5
arasındadır. Olguların çok daha büyük bir kısmında ise
sadece kortikal ve subkortikal atrofi görülür. Radyoterapi ile birlikte metotreksat
da verilmişse lökoensefalopati gelişme riski artar.
B.
Radyasyon Miyelopatisi: (Ayrıca bakınız: Omurilik
Hastalıkları)
1. Akut
miyelopati: Spinal radyoterapi sonrasında akut miyelopati görülüp
görülmeyeceği tartışmalı bir konudur. Tedavinin ilk
günlerinde ortaya çıkabileceği gibi haftalar içerisinde de
oluşabilir. Genelde, boyun bölgesinin
ışınlanmasını izleyerek ortaya çıkan Lhermitte
belirtisi ile tanınır. Medulla spinalisdeki fokal demiyelizasyona
bağlı olarak hasta başını fleksiyona getirdiğinde
gövde ve bacaklara, bazen de kollara yayılan, anlık bir elektriklenme
hissinden yakınır. Haftalar içerisinde spontan olarak düzelen bu
tablo için tedavi gerekli değildir.
2. Erken
gecikmiş miyelopati: Radyoterapiden sonraki 3-5 ay içinde ortaya
çıkan paresteziler ve Lhermitte bulgusu ile karakterizedir. Bu
tablodan arka kordonlarda ortaya çıkan demiyelinizasyonun sorumlu
olduğu düşünülmektedir. Genellikle de birkaç ay içinde
kendiliğinden düzelir.
3. Geç
gecikmiş miyelopati: Geç radyasyon miyelopatisi başlıca üç şekilde
görülür. En sık görüleni 1-4 yıl içinde başlayıp
hızlı veya yavaş bir progresyonla paraparezi veya tetraparezi
ile sonlanır. Klinik tablo; ağrısız ve öncelikle medulla
spinalisin daha çok radyasyon alan yarısı etkilenmiş
olduğundan tam ya da parsiyel bir Brown-Sequard sendromu olarak
karşımıza çıkar. Benzer bir klinik tabloya yol açabilecek
epidural bası gibi olasılıkların dışlanması
için MRG yapılmalıdır. MRG basıyı dışlar;
genellikle normaldir, ancak omurilikte kontrast tutan hafif şiş bir
bölge görülebilir. Radyoterapi bölgesi hakkında ayrıntılı
bilgi yoksa, ışınlanan bölgedeki vertebra
korpuslarının yağlı doku nedeniyle hiperintens görünmesi
ışınlanan bölgenin sınırları hakkında ipucu
verir. Omurilik parenkim hasarı dışında pelvik
ışınlamayı izleyerek alt ekstremitelerde ortaya çıkan
motor nöron sendromu ve intraspinal kanamalar da spinal radyoterapinin geç
komplikasyonları olarak karşımıza çıkabilir. Bu iki
durum da radyoterapiden uzun yıllar sonra görülebilir.
C.
Radyasyona Bağlı Kranyal ve Periferik Nöropatiler
Radyasyona
bağlı kranyal ve periferik nöropatiler nadiren de olsa görülebilir.
Optik nöropati radyoterapiden 6 ay-2 yıl sonra gelişen
ağrısız tek veya iki yanlı körlük ile ortaya çıkar.
Papilödem görülebilir. MRGde optik sinirde kontrast tutulumu olabilir. Benzer
şekilde diğer kranyal sinirlerde de radyasyon hasarı nadiren
bildirilmiştir. Bunların dışında radyasyon
pleksopatileri görülebilir. Genellikle radyoterapiden bir yılı
aşkın süre sonra geç-gecikmiş tablolar ortaya çıkar.
Ağrısız zaaf ve duyu kusuru olur. Radyasyon pleksopatisini
olası bir tümör infiltrasyonundan ayırmak önemlidir. Tümör
infiltrasyonu genellikle ağrılıdır. Ayrıca, iğne
EMGsinde tutulan kaslarda miyokimi varlığı radyasyon
pleksopatisi için oldukça tanı koydurucu sayılır
(Bakınız: Spinal Sinirlerin Hastalıkları).
D.
Radyasyonun İndirekt Etkileri
Burada sözü
edilmesi gereken başlıca konular kranyal ışınlamadan
yıllar sonra ortaya çıkan ikincil tümörler, büyük damar
hastalığı ve hipotalamo-hipofizer yetmezlik
tablolarıdır. Çocukluk çağında kranyal
ışınlama yapılmış hastalarda ileride meningiom,
gliom, Schwannom gibi tümörlerin gelişme riski anlamlı olarak daha
yüksektir. Ortalama latans ise yaklaşık 17 yıldır. Benzer
şekilde radyoterapiden yıllar sonra damarsal komplikasyonlar
gelişebilir. Radyoterapi her boyda damar üzerinde olumsuz etki gösterir.
Küçük damarlarda tıkanma yukarıda söz edilen radyonekroza yol açar.
Bunun dışında ışınlama penceresi içinde kalan
büyük serebral damarlarda da hızlanmış ateroskleroz görülür;
ancak ortaya çıkan darlıkların yerleşimi atipiktir. Bu
durum radyoterapiden aylar veya yıllar sonra belirti verebilir. Burada
yaklaşım klasik aterosklerotik hastalıktan farksızdır.
Sinir Sisteminin Paraneoplastik Sendromları
Genel
Özellikler
Tümörlerin
metastaz, direkt yayılım, metabolik ve vasküler etkilerinin
dışında sinir sistemi üzerindeki uzak etkileri paraneoplastik
sendromlar olarak tanımlanır. Nörolojinin oldukça nadir
karşılaşılan hastalıkları olmalarına
karşın, sistemik bir kanserin erken habercisi olmaları nedeniyle
önem taşırlar. Paraneoplastik sendromların en belirgin
özelliği, genellikle tümör tanısından önce belirti vermesidir.
Bu nedenle hasta çoğu zaman önce nöroloji ile uğraşan hekimin
karşısına gelir ve tanıyı burada alması gerekir.
İkincisi, paraneoplastik sendromların altında yatan tümörlerin
genellikle benzerlerine oranla daha sınırlı ve sinsi seyirli
olması, bu nedenle tedavi edilebilir olmasıdır. Paraneoplastik
sendrom belirtileri ortaya çıktığında tümör genellikle
bölgesel lenf nodları dışında non-metastatiktir. Buna
karşın nörolojik tablo sıklıkla ağırdır ve
ciddi özürlülük yaratır; çoğu zaman da geri dönüşsüzdür.
Nörolojik tablo genellikle subakut başlar, haftalar-aylar içinde ilerler,
belirli bir düzeye ulaşınca da orada stabilize olur. Bu nedenle
nörolojik tablonun erken tanınması da, tümörün ilerlemeden tedavi
edilme şansını verir. Bu tabloların bir diğer önemli
özelliği de, aşağıda daha ayrıntılı
anlatılacağı gibi, paraneoplastik sendrom tipinin aranacak
kanserin tipi hakkında ipucu vermesi ve böylece kanserin
aranacağı bölgeye hekimi yöneltmesidir (Tablo 6). Orta
yaşın üzerindeki hastalarda, subakut olarak gelişen duysal
polinöropati, serebellar sendrom, dermatomiyozit ve Lambert-Eaton sendromu
tanılarının altında mutlak sistemik bir malignitenin
varlığı araştırılmalıdır.
Tablo 6. Sinir sisteminin paraneoplastik sendromları
|
Merkezi sinir sistemi |
Periferik sinir / kas |
|
Klasik paraneoplastik sendromlar
Klasik olmayan paraneoplastik sendromlar
|
Klasik paraneoplastik sendromlar
Klasik olmayan paraneoplastik sendromlar
|
Paraneoplastik
sendromlar kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülür. Tam olarak insidensi
bilinmemekle beraber, klinik olarak belirti veren paraneoplastik sendrom,
kanserli hastaların % 5inden azında görülür. Sık
karşılaşılan maligniteler küçük hücreli akciğer
kanseri (olguların %3ünde paraneoplastik sendrom gelişir), timoma
(olguların %15inde paraneoplastik sendrom gelişir) ve monoklonal
gamopatiler ile ilişkili hematolojik malignitelerdir (olguların
%5-15inde paraneoplastik sendrom gelişir). Küçük hücreli akciğer
kanseri dışı solid tümörlerde paraneoplastik sendrom görülme
sıklığı %1in altındadır. Subklinik
olguların % 50lere ulaşabileceğini öne süren yazarlar varsa da
bu konu netlik kazanmamıştır. Paraneoplastik sendrom
semptomları, olguların %60ında kanser tanısından önce
ortaya çıkarken, %40ında tümör tanısından sonra veya nüks
sırasında ortaya çıkar.
Paraneoplastik
sendromların tanısı nörolojik sendromun tanınması,
ilişkili kanserin gösterilmesi ve serum/BOS antikorlarının
saptanması ile konur. Merkezi sinir sistemini ilgilendiren paraneoplastik
sendromlarda nöroradyolojik incelemeler, bazı istisnalar
dışında sıklıkla negatif kalır; çoğu zaman
parenkim atrofisi dışında bulgu vermez. Lezyon saptanabilen
olgularda ise kan-beyin bariyeri korunmuş olduğundan genellikle
kontrast tutan lezyon bulma olasılığı düşüktür. Ancak
bazı istisnalar da vardır. Paraneoplastik limbik ensefalit
olgularında limbik sistem yapıları MRda hiperintens
görünebilir. MR incelemesinin negatif olduğu paraneoplastik ensefalit
olgularında FDG-PET incelemesinin merkezi sinir sistemi
lezyonlarını gösterebildiği bildirilmiştir. Ensefalit
olgularında görülebilen non-konvülzif epileptik status tablosu EEG
incelemesi ile saptanabilir. Periferik sinir sistemini ve kası
ilgilendiren paraneoplastik sendromlarda EMG tanıya yardımcıdır.
BOS normal olabilirse de sıklıkla inflamatuvar özellikler gösterir.
Ilımlı veya orta düzeyde pleositoz, protein artışı,
İgG artışı ve oligoklonal bantlar görülebilir.
Paraneoplastik sendroma benzer tabloların kanser dışı pek
çok sebeple de ortaya çıkabildiği unutulmamalıdır. Kanser
metastazı, fırsatçı infeksiyonlar ve kemoterapi/radyoterapi yan
etkileri bunlardan bazılarıdır. Karsinomatöz menenjiti
dışlamak için de lomber ponksiyon yapılması gereklidir.
Kanseri bulunmayan bazı hastalarda benzer tabloların otoimmun
hastalıkların seyri sırasında da görülebileceği
unutulmamalıdır.
Paraneoplastik
sendromlar genelikle kanserin erken evrelerinde gelişir ve bu yüzden
tümörün gösterilmesi mümkün olmayabilir. Altta yatan tümör, çoğu zaman,
göğüs, abdomen ve pelvis BTsi ile gösterilebilir. Sendromun veya
paraneoplastik antikorun bilinmesi, görüntülenmesi hedeflenen bölgenin daha iyi
seçilmesini sağlar (anti-Yo pozitif olguda mamografi, anti-Ma pozitif
olguda testis ultrasonografisi gibi). FDG-PET incelemesi küçük primer
tümörlerin ve metastazların gösterilmesini ve biyopsi için olası
bölgelerin belirlenmesini sağlar.
Patogenez
Paraneoplastik
sendromların neden ve nasıl ortaya çıktıkları tam
olarak bilinmemekle beraber, geçmiş yıllardan bu yana patogenezde
bazı teoriler ileri sürülmektedir. Bugün en yaygın kabul gören teori
otoimmün teoridir. Otoimmün hastalığa, ya fırsatçı
infeksiyona bağlı moleküler taklit, ya da tümörde bazı
onko-nöral antijenlerin ekspresyonunun yol açtığı
düşünülmektedir. Ancak, paraneoplastik sendromun sıklıkla erken
dönemde kanser henüz sınırlı iken geliştiği, yani
tümöre bağlı immunsupresyonun gelişmesinden önce ortaya
çıktığı düşünülürse, fırsatçı enfeksiyonların
pek söz konusu olamayacağı görülmektedir. Bu durumda ikinci
olasılık daha akla yakın görünmektedir. Onko-nöral antijenler
fetal yaşam sonrası periferik dokularda kaybolan ve MSS içine
sekestre olan antijenlerdir. MSSnin bağışıklık
sisteminden korunmuş yapısı içinde yer alan bu ilkel antijenler,
bazı tümörler tarafından da sergilenir ve tümöre yönelen
bağışıklık sistemi ögelerinin hedefi haline gelir. Bu
antijenlerin öncelikle CD4-hafıza T-lenfositlerini aktive ettiği
düşünülmektedir. Aynı zamanda, B-lenfositler aktive olur ve otoantikor
üretimi başlar. Bu otoantikorların patogenezdeki gerçek rolü tam
olarak bilinmemektedir. MSS hasarının sitotoksik T-lenfosit
yanıtı sonucunda gerçekleştiği düşünülmektedir.
Paraneoplastik Sendromlarda Otoantikorlar (Tablo 7 ve 8):
Paraneoplastik olduğu bilinen pek çok hastalıkta İgG
yapısında otoantikorlar saptanmaktadır. Bu otoantikorlar
tanıdıkları antijene göre isimlendirilse de (anti-amfifizin
gibi), ilk tanımlanan otoantikorlar sırasında kullanılan
bir yöntemle antikorun ilk kez gösterildiği hastanın adının
ilk iki harfi ile de adlandırılırlar (ani-Hu, anti-Yo, anti-Ri,
gibi). Bazı tümörlere ve bazı paraneoplastik sendromlara özgü
otoantikorlar vardır. Her otoantikor sinir sisteminin belirli hücrelerinin
belirli bölümleri ile ve bir de tümörle immunhistokimyasal reaksiyon verir;
genellikle hastanın başka dokularıyla veya başka
hastalardan elde edilen benzer tipteki tümör dokusu ile reaksiyon vermez.
Hastaların serum veya BOS örneklerinde anti-nöronal antikorların
gösterilmesi tanıyı kolaylaştırmakla beraber olguların
%40ında antikor gösterilemez. Bu antikorlar sağlıklı
kişilerde bulunmaz, paraneoplastik sendrom yaratmayan benzer kanserlerde
ya bulunmaz, ya da çok düşük titrededirler. Genellikle BOStaki antikor
düzeyi serumdakinden çok daha yüksektir; bu intratekal antikor sentezinin de
bulunduğunu gösterir. Bu antikorların paraneoplastik hastalık
oluşumunda oynadıkları rol tam bilinmemektedir. Hedef
antijenlerin hücre yüzeyindeki reseptörler olduğu Lambert-Eaton miyastenik
sendromu ve miyastenia gravis gibi çok az sayıda tabloda ve ayrıca
anti-amfifizinle ilişkili stiff-person sendromunda paraneoplastik
antikorların hastalığa yol açtığı
kanıtlanmıştır. Diğer paraneoplastik
hastalıklarda (özellikle intraselüler antijenlere karşı
antikorlarla ilişkili hastalıklarda) anti-nöronal antikorların
pasif nakli veya antijenlerle yapılan aktif immunizasyonla bugüne dek
hayvan modellerinde hastalık oluşturulamamıştır. Hücre
membranı antijenlerine (örneğin voltaja duyarlı potasyum
kanalı ve N-metil D-aspartat tipi glutamat reseptörü ile ilişkili
limbik ensefalit) karşı antikorlarla ilişkili paraneoplastik
sendromlarda serum ve BOS antikor titreleri ile klinik bulguların
ağırlığı arasında ilişki bulunmaktadır.
Ancak hücre içi antijenlerle (örneğin Hu, Yo, Ma) ilişkili
sendromlarda tedaviyle serum veya BOSta antikor titresi düşse de klinik
bulgularda düzelme olmaz. Bugün bu antikorlar daha çok tanıda yol
gösterici olmaktadır.
Tablo 7. Paraneoplastik sendromlarda otoantikorlar
|
Antikor |
Kanser |
Sendrom |
|
anti-Hu |
KHAK |
PEM / SSN |
|
anti-Yo |
Meme,
jinekolojik |
SCD |
|
anti-Ri |
Meme,
jinekolojik |
POMA |
|
anti-amfifizin |
Meme |
Stiff-person,
limbik ensefalit |
|
anti-VGCC |
KHAK |
LEMS, SCD |
|
anti-Ma |
Çeşitli |
Beyinsapı
ensefaliti, SCD |
|
anti-Ma2
(Ta) |
Testis |
Limbik
ensefalit, beyinsapı ensefaliti |
|
anti-Tr |
Hodgkin
hastalığı |
SCD |
|
anti-CAR |
KHAK |
Retinopati |
|
anti-CV2 |
KHAK |
PEM / SCD
/SSN |
|
anti-NMDAR |
Over
teratomu |
Limbik
ensefalit |
Kısaltmalar için metne bakınız
Tablo 8. Paraneoplastik sendromlarda altta yatan tümöre göre otoantikorlar.
Sendrom Tümör
|
|
KHAK |
KHAK-dışı |
Meme/Over |
Lenfoma |
|
SCD |
ANNA1 (anti-Hu) |
(++) |
APCA (anti-Yo) |
anti-Tr |
|
SSN |
ANNA1 (anti-Hu) |
(++) |
()
|
(++) |
|
PEM |
ANNA1 (anti-Hu) |
(++) |
APCA (anti-Yo) |
(++) |
|
POMA |
(++) |
(++) |
ANNA2 (anti-Ri) |
(++) |
|
Stiff-person |
(++) |
() |
Anti-amfifizin |
(++) |
Kısaltmalar için metne bakınız
Tedavi
Paraneoplastik
sendromların tedavisinde en önemli yaklaşım altta yatan kanserin
tanısı ve tedavisidir. Bu durumda nörolojik tablo tamamen düzelmese
de en azından stabilize olabilir. Bunun dışında steroidler,
intravenöz immunglobulin (IVIg), plazmaferez gibi immunsupresif veya
immunmodülatör tedaviler kullanılabilir. Ancak oldukça pahalı olan bu
tedavilerle de çoğu zaman yüz güldürücü sonuçlar alınmamaktadır.
Bununla beraber son yıllarda voltaja duyarlı potasyum kanalı ve
N-metil D-aspartat tipi glutamat reseptörü antikorları ile ilişkili
limbik ensefalit ve voltaja duyarlı kalsiyum kanalı antikoru ile
ilişkili Lambert-Eaton miyastenik sendromu ve serebellar dejenerasyon
olgularında steroid, IVIg ve plazmaferez gibi yöntemlerle yüksek tedavi
başarısı elde edilebileceği gösterilmiştir.
Başlıca
Paraneoplastik Sendromlar
Bazı
nörolojik tablolar vardır ki, bunlar görüldüğünde mutlaka
paraneoplastik sendrom akla gelmeli ve altta yatan bir tümör
araştırılmalıdır. Klasik paraneoplastik sendromlar
olarak da adlandırılabilecek bu tablolar arasında subakut
serebellar dejenerasyon, opsoklonus-miyoklonus-ataksi sendromu, subakut duysal
nöropati, Lambert-Eaton miyastenik sendromu gibi tablolar yer alır. 2004
yılında uluslar arası bir konsorsiyum tarafından belirlenen
kriterlere göre kesin paraneoplastik sendrom adını vermek için
nörolojik sendromun, antinöronal antikorla birlikte bulunması ve altta
yatan kanserin mevcut olması, nörolojik tablo ve kanserin ortaya
çıkışının ise en fazla 5 yıl ara ile
gerçekleşmesi gereklidir. Bu koşulların dışında
kesin paraneoplastik sendrom olarak adlandırılabilmek için
aşağıdaki 4 seçenekten birine uyması gereklidir: 1.
Klasik nörolojik sendrom ve kanser (en fazla 5 yıl ara ile); 2. Kansere
eşlik eden ve tümörün tedavisi ile iyileşen klasik olmayan sendrom
(spontan iyileşebilen bir hastalık olmamalı); 3. Klasik olmayan
sendromla birlikte kanserin (en fazla 5 yıl ara ile) ve antinöronal
antikorların saptanması; 4. Nörolojik sendrom klasik olsun veya olmasın,
kanser saptanamasa bile iyi karakterize edilmiş (klasik)
otoantikorların saptanması (Hu, Yo, Ri, vs). Bu kriterleri tam olarak
karşılamayan geri kalan bütün durumların da olası
paraneoplastik sendrom olarak adlandırılması önerilmiştir.
Subakut
serebellar dejenerasyon (SCD): Klasik paraneoplastik sendromların en
sık görülenidir. Haftalar-aylar içinde ilerleyen bu serebellar sendromda;
gövde ve taraf ataksisi, dizartri, horizontal ve vertikal nistagmus ortaya
çıkar, bir süre sonra ağır sekelle tablo sabitleşir. Ender
olarak diplopi, işitme kaybı, yutma zorluğu, piramidal bulgular
ve polinöropati eşlik edebilir. Erken BT/MR normaldir; geç dönemde
serebellar atrofi, bazen serebellum ak maddesinde hiperintensite görülebilir.
Histopatolojide yoğun ve selektif Purkinje hücre kaybı söz konusudur.
Serebellumda erken evrelerde yoğun inflamasyon bulguları görülürken,
hastalığın ileri evrelerinde inflamatuvar hücreler kaybolur.
SCDde en sık anti-Yo antikorları (= anti-purkinje cell
antikorAPCA) saptanır. Hemen daima meme, over veya diğer jinekolojik
kanserlerle ilişkilidir; ancak lenfoma veya akciğer kanserinde de
görülebilir. Anti-Yo antikorları immunhistokimyasal olarak sadece Purkinje
hücrelerinin sitoplazması ile ve sadece SCDlinin tümörü ile reaksiyon
verir. Bu antikor 34 kD ve 62 kD proteinleri tanır. Daha seyrek orarak
anti-Hu (küçük hücreli akciğer kanseri), anti-Zic4 (küçük hücreli
akciğer kanseri) ve anti-Tr (lenfoma) ile ilişkili SCD görülebilir.
Bu sonuncusu, diğer paraneoplastik sendromların aksine 20-40 yaş
arası erkeklerde daha sıktır ve genellikle SCD lenfoma
tanısından sonra ortaya çıkar; remisyon da sıktır.
Oysa diğer SCDler tedaviye pek cevap vermezler.
Paraneoplastik
ensefalomiyelit/ subakut duysal nöropati (PEM/SSN): MSSnin farklı
bölgelerinin, arka kök, gangliyon ve otonomik liflerin etkilenebildiği
immunolojik mekanizmalarla oluşan inflamatuvar bir hastalıktır.
Ön planda hipokampus (limbik ensefalit), beyin sapı (beyinsapı
ensefaliti), diensefalon, serebellumun Purkinje hücreleri (serebellar
dejenerasyon), dorsal kök-gangliyonu (duysal
nöronopati), medulla spinalis (miyelit) ve sempatik ve parasempatik sinir ve
gangliyonlar (otonomik bulgular) tutulur. Hemen daima anti-Hu antikorları
(= anti-nöronal nükleer antikor tip IANNA1) ile ilişkilidir.
Olguların %70inden fazlasında küçük hücreli akciğer kanseri
(KHAK) ile birlikte görülür. Bunun dışında adrenal, prostat,
nöroblastom ve farklı tür akciğer kanserleri gibi diğer
kanserlerle de görülebilir. Patolojide klinik olarak tutulan bölgeye bakmaksızın
yaygın lenfositik infiltrasyon ile birlikte nöron kaybı; tümörde de
benzer infiltrasyon görülür. Anti-Hu antikorları immunhistokimyasal olarak
periferik ve santral bütün nöronların nukleusu ile ve bütün KHAKlerle
reaksiyon verir. Paraneoplastik sendromsuz KHAKde de çok düşük titrede
bulunabilir (%15). Bu antikorlar 35-40 kD proteinleri tanır. Klinik
olguların % 25inde unifokal iken (SSN, limbik ensefalopati veya
beyinsapı ensefaliti), %75 olguda multifokaldir (SSN, limbik ensefalopati,
beyinsapı ensefaliti, SCD, motor nöron-benzeri, otonom nöropati, görme
azalması; %3 diffüz PEM gibi ). Anti-Hu dışında anti-CV2
(KHAK, timoma), anti-Ma (testis kanseri), anti-amfifizin (meme, KHAK), voltaja
duyarlı potasyum kanalı (KHAK, timoma) ve N-metil D-aspartat
reseptörü (over teratomu) antikorları ile ilişkili PEM olguları
da bildirilmiştir.
Paraneoplastik
SSN alttan başlayan parestezi-dizestezi ile ortaya çıkar,
günler/haftalar içinde ilerler. Semptomlar genellikle asimetriktir, derin
tendon refleksleri sıklıkla kayıptır, derin duyu belirgin
derecede bozulur ve kas gücü normaldir. Bazı olgularda derin duyu
kaybı baskın bulgudur. Bu yüzden duysal ataksi ve ellerde
psödoatetoid hareketler sıklıkla gözlenir. Tutulan bölgeler arka kök
ve gangliyon olduğundan BOS incelemesi sıklıkla patolojik sonuçlar
verir. Sıklıkla anti-Hu ve anti-CV2 antikorları ile
ilişkilidir. EMGde duysal aksonal polinöropatiyle uyumlu olarak duysal
aksiyon potansiyelleri kaydedilemez, buna karşın motor iletiler
normal sınırlardadır. Limbik ensefalopati ise günler/haftalar içinde
ilerleyen davranış-duygudurum değişiklikleri, konfüzyon,
nöbetler, halusinasyonlarla ortaya çıkar. BT/MR normal olabilirse de bazen
meziyal temporal lezyon/kontrast tutulumu görülebilir. Anti-Hu sendromunda
otonom nöropati önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Tek
başına veya SSN ile birlikte görülür. Progresif otonom bozukluklarla
karakterizedir. Bazen tümör çıkarılınca stabilize olabilirse de
sıklıkla ölüm nedeni otonom nöropati olur. Anti-Hu sendromunda klinik
bulgular genellikle tedaviden yararlanmaz.
Paraneoplastik
opsoklonus-myoklonus-ataksi (POMA): Opsoklonus sakkadik
stabilitenin bozulması sonucu ortaya çıkan istemsiz, aritmik, çok
yönlü, yüksek amplitüdlü konjuge sakkadik göz hareketleri olarak tanımlanabilir.
POMA sendromunda opsoklonusa sıklıkla miyokloni, titubasyon ve gövde
ataksisinin baskın; taraf ataksisinin geri planda olduğu serebellar
sendrom eşlik eder. Çocuklarda olguların % 50sinde altta yatan
nöroblastoma söz konusudur ve diğer yandan nöroblastomalı
çocukların % 2sinde POMA saptanır. Erişkinde ise genellikle
non-paraneoplastiktir. Tümörle birliktelik % 20-25 olguda söz konusudur. MR ve
BOS incelemeleri genellikle normaldir. Son yıllarda yapılan çalışmalar
tutulan hedef MSS bölgesinin serebellumun fastigial nukleusu olduğunu
göstermiştir. Bu gruptaki olguların önemli bir kısmında
antikor gösterilememektedir. Erişkinlerde POMA olgularının küçük
bir kısmı anti-Ri antikorları (= anti-nöronal nükleer antikor
tip IIANNA2) ile ilişkilidir. Altta yatan kanserler sıklıkla
meme ve diğer jinekolojik tümörlerdir. Daha seyrek olarak küçük hücreli
akciger kanseri (KHAK), mesane kanseri vs. ile ilişkili olabilir. Anti-Ri
antikorları immunhistokimyasal olarak bütün santral nöronların
nukleusları ile reaksiyon verir; ANNA1in aksine periferik nöronlarla
reaksiyon vermez. Bu antikor 55 kD ve 80 kD proteinleri tanır. Bu
sendromla ilişkili antikorların günümüzdeki yöntemlerle kolayca
gösterilemeyen, muhtemelen hücre membranı ve aksonuna bağlanan
antikorlar olduğunu destekleyen çalışmalar vardır.
POMAlı hastalarda tümör rezeksiyonunun ardından yapılacak
kortikosteroid, IVIg, plazmaferez gibi tedavi yöntemleri ile remisyon
görülebilir.
Kanserle
ilişkili retinopati [Cancer associated retinopathy
(CAR)]: Epizodik görme azalmaları, gece körlüğü, ışık
parlamaları, fotosensitivite, renkli görme azalması ile başlar,
progresif ağrısız görme kaybı gelişir (önce tek
yanlı, daha sonra iki yanlı olabilir). Göz muayenesinde skotomlar,
görme keskinliğinde azalma, retinada arterioler daralma, pigment epiteli
birikimi, bazen vitrede hücre görülebilir. Patolojide fotoreseptör / gangliyon
hücrelerinin selektif kaybı söz konusudur. Genellikle KHAK (%60) ve
jinekolojik tümörler gibi diğer bazı kanserlerle ilişkili
olabilir. Anti-CAR antikorları saptanabilir. Bu antijenler retinal
fotoreseptör hücrelerde rekoverin (23-48 kD) veya diğer retinal
proteinleri tanıyabilir. Melanoma ile ilişkili retinopatide ise
antikorların hedefi fotoreseptörler değil retinanın bipolar
hücreleridir.
Stiff-person
sendromu: Sıklıkla (%80) non-paraneoplastiktir. Paraneoplastik formu
anti-amfifizin antikorları ile birlikte görülür ve sıklıkla meme
kanseri veya KHAK ile ilişkilidir. Progresif rijidite, refleks-spazmlar,
lomber lordoz artışı ile gider; başka nörolojik bulgu
olmaz. Bazen aksiyal kaslar yerine taraflarda baskın olabilir. Patolojik
olarak kronik spinal internöronitis söz konusudur. BOS inflamatuvar
özellikler gösterir. EMGde sürekli motor ünit aktivitesi izlenir. Anti-amfifizin
antikorları immunhistokimyasal olarak nöronların presinaptik
uçlarıyla ve dendritlerle reaksiyon verir ve 128 kD proteini tanır.
Semptomatik tedavi olarak benzodiazepinler, baklofen yararlı olabilir.
Diğer paraneoplastik sendromlardan farklı olarak tümör rezeksiyonu,
kortikosteroid ve IVIg ile tedavi genellikle mümkündür.
Lambert
Eaton Miyastenik Sendromu (LEMS): LEMS hastalarının % 60ı KHAK
(veya diğer küçük hücreli kanserlerle) ilişkilidir; % 40ında
ise non-paraneoplastiktir. KHAKli hastalarının %3ünde LEMS saptanmıştır.
Paraneoplastik LEMS erkeklerde daha sıktır. Presinaptik bölgede,
voltaj kapılı kalsiyum kanallarına karşı
antikorların (anti-VGCC) Asetilkolin (Ach) salınımını
azaltması sonucu hastalık meydana gelir. Deney hayvanlarında
anti-VGCC injeksiyonunun hastalığı oluşturduğu
gösterilmiştir. Klinik olarak çabuk yorulma, güçsüzlük ve çift görme
yakınmaları vardır. Sıklıkla ağız
kuruluğu, erkeklerde impotans gibi kolinerjik otonom bulgular eşlik
edebilir. Muayenede zayıf bulunan kas gücü, hastanın o kası çalıştırması
sonucu fasilite olur ve normale döner. Bulber tutulum görülmez; solunum
güçlüğü olabilir. Refleks kaybı vardır, ama eforla
pozitifleşebilir. EMGde 10-20 Hzlik repetetif stimülasyonda increment
görülmesi veya motor yanıtların kuvvetli ve kısa süreli istemli
kası ile belirgin amplitüd artışı göstermesi tanı
koydurucudur. Plazmaferez ve immunsupresyona cevaplı olabilir. Semptomatik
tedavide guanidin, 3-4 DAP (diaminopiridin), antikolinesteraz yararlı
olabilir. Anti-VGCC antikorları olan olgularda LEMS tablosuna SCD de
eşlik edebilir ve bu olgularda küçük hücreli akciğer kanseri ve
anti-Hu bulunma olasılığı yüksektir. Son zamanlarda, SOX
isimli bir nöronal antijeni tanıyan ve serebellumun Bergman glia hücrelerinin
nukleuslarına bağlandığı için anti-glial nükleer
antikor (AGNA) adı verilen antikorların paraneoplastik LEMS
olgularının yarısında saptandığı ve bu
yüzden bu antikorların potansiyel bir tanı yöntemi olarak
kullanılabileceği bildirilmektedir.
Polimiyozit
/ Dermatomiyozit (PM/DM): Küçük bir grup olguda paraneoplastiktir.
Yaşlılarda ve dermatomiyozitte kanserle ilişki çok daha
sıktır. Meme, akciğer, over, mide, prostat, kolon kanserleri ve
Hodgkin hastalığı ile ilişkili olabilir. Bilinen bir
otoantikor yoktur. Immun aracılı bir vaskülopatidir. Tümör tedavisi,
immunsupresif tedavi ve IVIg yararlı olabilir.
Subakut
duysal-motor nöropati: Seyrek olarak paraneoplastik nedenlidir. Genellikle
akciğer kanseri ile ilişkilidir. Hızlı ilerleyen distal
simetrik polinöropati, nadiren kronik inflamatuvar demiyelinizan polinöropati
benzeri seyir görülebilir. EMGde genellikle aksonal polinöropati görülür.
Diğer Paraneoplastik Sendromlar
Anti-Ma ilişkili sendromlar:
Anti-Ma1 ve Ma2 (Ta) antikorları paraneoplastik beyinsapı, limbik sistem
ve diensefalon bulguları olan olgularda saptanabilirler. Anti-Ma
sendromunda mezensefalon ve diensefalonun ön planda tutulmasına
bağlı olarak zengin okülomotor bulgular, parkinsonizm, uyku
bozukluğu ve hiponatremi sıklıkla gözlenir. Anti-Ma2 antikoru
daha sık olarak saptanır ve olguların çoğu testis kanseri
olan genç erkeklerdir. Daha nadiren özellikle yaşlı erkeklerde ve
kadınlarda anti-Ma1 ve daha az olarak anti-Ma2 antikoru ile akciğer,
meme, parotis, kolon kanserleri arasında ilişki bildirilmiştir.
Anti-Ma antikorları immunhistokimyasal olarak santral nöronların ve
testis germ hücrelerinin nukleolusu ile ve sorumlu kanserle reaksiyon verir ve
37-40 kD proteinleri tanır. Anti-Ma2 (Ta) ile ilişkili testis tümörlü
olgularda prognoz diğer paraneoplastik sendromlara göre daha iyidir.
Nekrotizan miyelopati: lösemi,
lenfoma, akciğer kanseri ile ilişkili olabilir. Asandan parapleji ve
radiküler ağrı görülür. MRda omurilik normal veya şiş
görünebilir, dağınık kontrast tutulumu gösterebilir. Patolojide
omurilikte bütün tabakalarda inflamasyonsuz nekroz görülür.
Miyelit: Genellikle anti-Hu sendromunun
parçası olarak karşımıza çıkar. MR normaldir veya
kontrast tutulumu gösteren lezyon görülebilir. Patolojide ön ve arka boynuzda
baskın inflamasyon vardır.
Paraneoplastik motor nöron sendromları: Lenfoma
ve diğer bazı kanserlerde görülür; üç grupta incelenebilir:
1.hızlı ilerleyici motor nöron hastalığı + anti-Hu
(KHAK, prostat) ; 2.primer lateral skleroz + antikorsuz (meme); 3.ALS-benzeri +
antikorsuz (meme, jinekolojik, Hodgkin,(KHAK-dışı). Bu üçüncü
grupta rastlantısal olma ihtimali yüksektir.
Kaynaklar:
1. Abrey L, Batchelor T, Fereri A, ve ark. Report of an international workshop to standardize baseline evaluation and response criteria for primary CNS lymphoma. J Clin Oncol 2005; 23: 5034-5043.
2. Adams RD, Victor M, Ropper AH (editörler). Principles of Neurology, 6th edition. Mc Graw Hill, New York, 1997.
3. Aminoff MJ (editor). Neurology and general medicine (4. baskı). Churchill Livingstone Elsevier, Philadelphia, 2008.
4.
Balm M, Hammack J. Leptomeningeal carcinomatosis.
Presenting features and prognostic factors. Arch Neurol 1996; 53: 626.
5. Bataller L, Kleopa KA, Wu GF, ve ark. Autoimmune limbic encephalitis in 39 patients: immunophenotypes and outcomes. J Neurol Neurosurg Psychiatry. 2007;78:381.
6.
Boyaciyan A, Oge AE, Yazici J, Aslay I, Baslo A.
Electrophysiological findings in patients who received radiation therapy over
the brachial plexus: a magnetic stimulation study. Electroencephalogr Clin
Neurophysiol 1996; 101: 483.
7. Bradley WG, Daroff RB, Fenichel GM, Jankovic J (editor). Neurology in Clinical Practice (5th Edition). Butterworth-Heinemann-Elsevier, Philadelphia 2008.
8. Brandsma D, van den Bent MJ. Molecular targeted therapies and chemotherapy in malignant gliomas. Current Opinion in Oncology 2007; 19: 598-605.
9. Dalmau J, Tuzun E, Wu HY, ve ark.. Paraneoplastic anti-N-methyl-D-aspartate receptor encephalitis associated with ovarian teratoma. Ann Neurol. 2007;61:25.
10. Dalmau JO, Posner JB. Paraneoplastic syndromes. Arch Neurol 1999; 56: 405.
11. Daumas-Duport C, Scheithauer B, OFallon J, Kelly P. Grading of astrocytomas: a simple and reproducible method. Cancer 1988; 62: 2152.
12. DeVito VT, Hellman S, Rosenberg SA. Cancer: Principles and Practice of Oncology 7th Edition. Lippincot Williams and Willkins, Philadelphia 2005.
13. Dropcho EJ. Autoimmune central nervous system paraneoplastic disorders: mechanisms, diagnosis, and therapeutic options. Ann Neurol 1995; 37 (S1): S102.
14. Graus F, Delaterre JY, Antoine JC,
Dalmau J, Giometto B, Grisold W, ve ark. Recommended diagnostic criteria for paraneoplastic
neurological syndromes. J Neurol Neurosurg Psychiatry 2004; 75: 1135-1140.
15. Gultekin SH, Rosenfeld MR, Voltz R, ve ark. Paraneoplastic limbic encephalitis: neurological symptoms, immunological findings and tumour association in 50 patients. Brain. 2000;123:1481.
16. Hardell L, Nasman A, Pahlson A, Hallquist A, Hansson Mild K. Use of cellular telephones and the risk for brain tumours: A case-control study. Int J Oncol 1999; 15: 113.
17. Hildebrand JG. Prospects in glioma therapy. J Neurol 1999; 246: 3.
18. Hoang-Xuan K. Primary central nervous system lymphoma in immunocompetent patients. J Neurol 1999; 246: 3.
19. Jaeckle KA. Autoimmunity in paraneoplastic neurological syndromes: closer to the truth? Ann Neurol 1999; 45: 143.
20. Kadan-Lottick N, Sklusarek M, Gurney J. Decreasing incidence rates of primary central nervous system lymphoma. Cancer 2002; 95: 193.
21. Kan P, Simonsen SE, Lyon JL, Kestle JR. Cellular phone use and brain tumor: a meta-analysis. J Neurooncol 2008; 86: 71-78.
22. Kleihues P, Cavenee W (editörler). Pathology and Genetics- Tumours of the Central Nervous System. International Agency for Research on Cancer, Lyon, 1997.
23. Kun LE, Gajjar A, Pollack IF. Pediatric brain tumors. İçinde: Perry MC (editör), American Society of Clinical Oncology 1999 Educational Book. American Society of Clinical Oncology, Alexandria, 1999.
24. Mittl RL, Yousem DM. Frequency of unexplained meningeal enhancement in the brain after lumbar puncture. AJNR Am J Neuroradiol 1994; 15: 633-638.
25. Patchell RA (editör). Neurologic Complications of Systemic Cancer. Neurologic Clinics, Volume 9/4. WB Saunders Company, Philadelphia, 1991.
26. Posner J. Neurologic complications of cancer. FA Davis Company, Philadelphia, 1995.
27. Rosenblum ML (editör). The Role of Surgery in Brain Tumor Management. Neurosurgery Clinics of North America. WB Saunders Company, Philadelphia, 1990.
28. Rowland LP. Merritts Textbook of Neurology, 9th edition. Williams and Wilkins, Philadelphia, 1995.
29. WasserstromWR, Glass JP, Posner JB. Diagnosis and treatment of leptomeningial metastases from solid tumors: experience with 90 patients. Cancer 1982; 49 (4): 759-772.