OMURİLİK HASTALIKLARI
A. Emre ÖGE
Son güncelleştirme tarihi: 12.12.2008
Omuriliği, fizyolojik işlevleri açısından iki fonksiyonel
ünite olarak düşünebiliriz. Bunlardan birisi merkez sinir sisteminin daha üst
seviyelerine duyusal informasyon taşıyan ya da bu üst merkezlerden motor
impulsları periferik sinir sistemine doğru götüren uzun traktusların longitudinal
işlevi, diğeri ise omuriliğin segmental işlevidir. Bir çift spinal
arka kök alan ve bir çift ön kök veren her bir omurilik kesimi segment olarak
isimlendirilir. Omurilik hasarları, bulundukları düzeydeki spinal segmentlerin
ve/veya buradan geçen uzun traktusların işlevlerini bozabilir. Bu durum Şekil
1’de işaretlenen lezyonlar ile açıklanmaya çalışılmıştır.
Şekil 1. Omurilikte lezyon örnekleri.
Bu resimde (A) omuriliğin sol dışında yer alan
(ekstramedüller) bir kitlesel lezyondur. Böyle bir lezyonun yol açabileceği
başlıca segmental işlev bozuklukları aşağıdaki gibi özetlenebilir:
1. Arka kökleri etkilemesiyle o kökün
duyu alanında (dermatom) ağrı, parestezi gibi pozitif ya da hipoestezi,
anestezi gibi negatif duyusal belirti ve bulgular,
2. Ön kökleri ya da spinal ön boynuzu
etkilemesiyle o segmentten innervasyon alan kaslarda (miyotom) kuvvetsizlik,
fasikülasyonlar ve atrofi gibi alt motor nöron tutulmasına ilişkin bulgular,
3. Refleks yayı bütünlüğünün afferent
(arka kök), efferent (ön kök) ya da santral kesimde (intraspinal) bozulması ile
o segmente ilişkin reflekslerin azalması ya da kaybolması.
Böyle bir lezyonun C6 segmentinde yer aldığını
düşünürsek, hastada (lezyonun olduğu tarafta) kolun dış yanından baş parmağa
doğru C6 dermatomu boyunca uzanan ağrı, paresteziler veya hipoestezi, biseps ve
brakioradialis kaslarında kuvvetsizlik ve atrofi, biseps ve stiloradial
reflekslerde azalma bekleyebiliriz.
Eğer aynı A lezyonu daha genişleyerek omurilik üzerine
bası yaparsa, bu yapının içindeki inen ve çıkan uzun traktusların işlevlerinde
bozulma ortaya çıkabilir. Bu durumda, yukarıda bahsedilen bulguların görüldüğü
segmentlerin altında kalan omuriliğe ilişkin longitudinal belirti ve bulgular
ortaya çıkacaktır. Bu bulguların bası tarafında baskın olması beklenir. Ancak,
medulla spinalis kemik spinal kanal içinde oldukça dar bir alanda yerleşmiş
küçük çaplı bir yapı olduğundan, lezyon geliştikçe uzun traktuslar iki yanlı
olarak etkilenmeye başlar ve bilateral klinik bulgular ortaya çıkar. Bu durumda:
1. İnen motor yolların tutulmasına bağlı
olarak lezyon düzeyinin altındaki kaslarda felç (torakal bölge lezyonunda
paraparezi ya da parapleji, üst servikal bölge lezyonunda kuadriparezi ya da
kuadripleji),
2. Seviye gösteren duyu kusuru (gövde
üzerinde saptanan seviye gösteren duyu kusuru omurilik lezyonları için hemen
hemen patognomonik bir bulgudur),
3. Sfinkter kontrol bozuklukları ortaya
çıkar.
Omuriliği etkileyen bir lezyon
yukarıda sayılan segmental ve longitudinal işlev bozukluklarının hepsini ortaya
çıkarmayabilir ve (doğal olarak) elde olan bulgularla klinik lokalizasyon
yapılmaya çalışılır. Fakat longitudinal ve segmental bulguların birlikte
bulunduğu durumlarda -coğrafyada lokalizasyonun enlem ve boylam kullanılarak
yapılmasına benzer şekilde- lezyonun yeri muayene ile oldukça doğru şekilde
kestirilebilir. Örneğin, T4 omurilik düzeyindeki bir lezyon paraparezi, bu
düzeye uygun seviye gösteren duyu kusuru ve sfinkter bozukluğuna yol açarken T4
dermatomu boyunca göğüs kafesini kuşak gibi çevreleyen radiküler bir ağrıya da
neden oluyorsa anatomik lokalizasyonumuzun doğruluğuna biraz daha güven
duyabiliriz.
Omurilik anatomisine ve
gelişimine ilişkin bir özelliği burada hatırlamakta yarar vardır. Erken
embronal evrede spinal kanalın tümünü dolduran omuriliğin uzaması, daha sonraki
gelişme aşamalarında kemik spinal kanala oranla geri kalır. Erişkin bir insanda
konus medullaris L1 vertebra alt kenarı düzeyinde sonlanır. Bu nedenle
nörolojik muayenede saptanan omurilik lezyon düzeyleri (üst servikal bölge
dışında) vertebra kemik düzeyleri ile aynı değildir. Örneğin klinik bulgularla
T10 düzeyinde lokalize edilen bir lezyona radyolojik incelemelerde T8
vertebrada kemik destrüksiyonu oluşturan patolojik bir sürecin yol açtığını
görebiliriz. Omurilik ve kemik spinal kanal arasındaki anatomik düzey
ilişkisini görmek için Şekil 2’nin incelenmesi yararlı olur.
Şekil 2. Omurilik ve sinir köklerinin
vertebralarla ilişkileri.
Solda sagital planda T2 ağırlıklı
spinal MR incelemesinde spinal kanal ve omurilik ile bunlar üzerine çizimle
yerleştirilmiş olan sinir kökleri izlenmektedir. Kaudale doğru
inildikçe sinir köklerinin giderek dikleşen bir intraspinal eğimle
intervertebral foramene ulaştığına dikkat ediniz.
Sağda çeşitli spinal düzeylerden
geçen transversal kesitler izlenmektedir (çizgili kalın oklar bu kesitlerin
alındığı yaklaşık düzeylere işaret etmektedir).
A.
C1
vertebra düzeyinden geçen transversal bilgisayarlı tomografi (BT) kesitinde C1
ile dens epistrophei ilişkisi.
B.
Alt
servikal düzeyden alınan T2 ağırlıklı MR kesiti
C.
Orta
dorsal bölgeden alınan T1 ağırlıklı MR kesiti
D.
T12-L1
vertebra düzeyinden alınan T2 ağırlıklı MR kesiti.
E.
Orta
lomber düzeyden alınan T2 ağırlıklı MR kesiti
C1: C1 vertebra, D: dens epistrophei, DK: dural
kese, DS: intervertebral disk, F: intervertebral foramen, K: vertebra korpusu,
KM: konus medullaris O: omurilik, S: spinal subaraknoid aralık, SK: sinir kökü.
OMURİLİK
HASTALIKLARINDA ORTAYA ÇIKAN BAZI SENDROMLAR
Omuriliğin Tam Transvers Lezyonu: Bu durumda,
omuriliği bir ya da bir çok segment boyunca etkileyen bir lezyonun bu yapıyı
fonksiyonel olarak tam kesiye uğratması söz konusudur. Yani lezyonun üstündeki
ve altındaki omurilik bölümleri arasındaki işlevsel ilişki kaybolmuştur. Bu
tablo iki bölüm halinde incelenebilir:
Omuriliğin Akut Transvers Lezyonu: Böyle
bir durum spinal travmalar, akut transvers miyelit, iskemi ya da hemoraji gibi
nedenlerle ortaya çıkar. Lezyonun kaudalinde kalan ve daha üst merkez sinir
sistemi yapılarıyla ilişkisi kesilen omurilik segmentleri kendi otomatik
fonksiyonlarını hızla kazanamadığından spinal şok tablosu ortaya çıkar.
Bu tabloda lezyonun altındaki segmentlerden innerve olan kaslarda hipotonik bir
felç mevcuttur. Lezyon altında tendon refleksleri kaybolmuştur, taban derisi
refleksi genellikle cevapsızdır. Retansiyon tarzında bir sfinkter bozukluğu
vardır. Mesane aşırı dolduğunda taşan idrar damla damla dışarıya boşalır. Duyu
muayenesinde lezyonun düzeyini işaret eden seviye gösteren duyu kusuru
saptanır.
Spastik Parapleji /Kuadripleji: Lezyon
altındaki omurilik segmentlerinin otomatik aktivitelerini kazanması sonucunda
4-6 haftaya kadar sürebilen bir dönemde spinal şok ortadan kalkar. Bundan sonra
lezyon altındaki segmentlerden innervasyon alan kaslarda spastik tonus artışı
ortaya çıkar. Tendon refleksleri artmıştır. Mesane dolduğunda otomatik olarak
boşalmaya başlar. Seviye gösteren duyu kusuru (doğal olarak) sürmektedir.
Omuriliğin transvers lezyonu
haftalar, aylar ya da yıllar boyunca yavaş şekilde gelişirse, lezyonun
kaudalinde kalan segmentler otomatik fonksiyonlarını kazanmak için yeterli
zaman bulacağından, hasta spinal şok döneminden geçmeden spastik parapleji /
kuadripleji (ya da paraparezi / kuadriparezi) aşamasına ulaşır.
Bazen transversal hasara uğrayan omurilikte lezyonun
altında kalan segmentler, bu segmentlerin bir veya birkaçına ulaşan bir uyarana
hep birlikte yanıt verebilirler. Örneğin lezyon altındaki dermatomlardan birine
verilen yüzeyel bir uyarı ile her iki bacağın birlikle fleksiyona gelmesine (fleksör
toplanma refleksi) ya da buna eşlik eden lezyon altındaki dermatomlarda
terleme , mesane boşalması, ejekülasyon gibi toptan bir yanıta (kitle
refleksi=mass reflex) neden olabilir.
Omuriliğin Yarım Lezyonu (Brown-Séquard sendromu): Omuriliğin
sağ ya da sol yarısını bir veya bir kaç segment boyunca hasara uğratan
patolojik bir süreç tarafından ortaya çıkarılır. En sık rastlanan nedenler
spinal travmalar, omuriliğin radyasyon nekrozu ve spinal metastazlardır. Lezyon
düzeyinin altında onunla aynı tarafta arka kordonla taşınan vibrasyon ve
pozisyon duyusu kaybı ve üst motor nöron tutulmasına bağlı felç belirirken,
karşı tarafta ağrı ve ısı duyusu kaybı gelişir. Ağrı ve ısı duyusu kaybı lezyon
düzeyine oranla bir kaç segment aşağıdan itibaren ortaya çıkar. Bunun sebebi,
çaprazlaşan sinir liflerinin ilgili arka köke göre bir kaç segment yukarıdan
spinotalamik traktusa katılmalarıdır.
Saf unilateral omurilik lezyonları nadir olduğundan,
genellikle klinikte karşılaşılan tablolar Brown-Séquard sendromunun
modifikasyonlarıdır.
Omuriliğin Merkezi Lezyonu (Siringomiyeli Sendromu):
Omuriliğin merkezi bölgesini bir kaç ya da daha çok segment boyunca harap eden
lezyonlar tarafından ortaya çıkarılır. Buna hemoraji veya travmaya bağlı
kontüzyon gibi akut süreçler ya da tümör, siringomiyeli gibi patolojik
oluşumlar neden olur. Bu sendromu oluşturan en sık ve en tipik patolojik süreç
olan siringomiyeli, daha çok orta-alt servikal bölgede, daha nadir olarak
lumbosakral bölgede ve medulla oblongatada (siringobulbi) görülür (Şekil
3). Lezyona uğrayan segmentlere ilişkin dermatomlarda (servikal lezyon için
her iki üst ekstremitede pelerin şeklinde) ağrı ve ısı duyusu kaybı (o
segmentte çaprazlaşan lifler tutulduğu için), yine bu segmentlere ait
miyotomlarda simerik ya da asimetrik alt motor nöron tutulması tarzında
kuvvetsizlik ve atrofi (spinal ön boynuz hasarına bağlı) ortaya çıkar (Şekil
3 D ve E). Lezyon yanlara doğru genişledikçe inen motor yolların
tutulmasına bağlı olarak alt ekstremitelerde üst motor nöron tipinde
kuvvetsizlik, tonus ve tendon relekslerinde artma ve patolojik refleksler
gelişir. Derin duyu bozukluğu görülmez.
Şekil 3. T2 (A) ve T1 ağırlıklı
(B) sagital MR kesitlerinde hemen tüm servikal ve üst torakal omurilik
boyunca uzanan siringomiyeli kavitesi görülmektedir. Başka bir hastaya ait T2
ağırlıklı sagital kesitte ise (C) kranyoservikal bileşke bölgesinde,
sıklıkla siringomiyeliye eşlik eden bir gelişimsel anomali olan Chiari
malformasyonu dikkati çekmektedir (Bakınız: Sinir Sisteminin
Doğumsal Hasarları ve Gelişimsel Hastalıkları). Aynı hastanın her iki el ve önkol kasları (D)
ile dil sağ yarısındaki (E) atrofiye dikkat ediniz.
Foramen Magnum Sendromu: Bu
düzeydeki nöral yapıları etkileyen tümör, siringomiyeli, multipl sekleroz,
Arnold-Chiari malformasyonu, atlantoaksiyal dislokasyon ve kranyo-vertebral
bileşkenin diğer anomalileri sonucunda ortaya çıkar. Suboksipital ağrı, ense
sertliği, subjektif oksipital paresteziler, daha nadiren arka kordon tutulması
tipinde ya da siringomiyelik tipte duyu kusuru görülebilir. Parmak uçlarında
uyuşmalar olabilir. Üst servikal omurilik basısını gösteren bulgulara (spastik
kuadriparezi, duyusal traktus tutulması bulguları ve sfinkter kusuru) alt
kranyal sinir tutulmasını gösteren bulgular (IX-XII) eklenebilir (Şekil 3 E).
Aşağıya vuran nistagmus, serebellar ataksi, beyin omurilik sıvısı (BOS)
dolaşımının bozulmasına bağlı kafa içi basınç artışı sendromu (KİBAS) ve buna
bağlı papilla ödemi görülebilir. C1-C4 segmentleri arasındaki omurilik
basılarında XI. kranyal sinir bulguları görülebilir. C3-C5 arası lezyonlarda
diyafram paralizileri gelişebilir.
Konus Medullaris ve Kauda Ekuina Sendromu: Konus
medullaris düzeyinin üzerinde bacaklara giden motor lifler ayrılmış olduğundan
bu bölgenin lezyonlarında ekstremiteleri ilgilendiren bir felç ortaya çıkmaz.
Sadece en alt dermatomları ilgilendiren yani perianal bölge ve bazen
uylukların arkasında (eyer tarzında duyu kusuru) bir duyu kusuru ve sfinkter
kusuru olur.
Eğer lezyon bir ya da her iki
yana doğru ilerleyerek kauda ekuina liflerini tutarsa (Şekil 4), genellikle
asimetrik şekilde ve lezyona uğrayan radikslerin dağılımına uygun olarak
bacaklara vuran radiküler ağrılar, duyu kusuru, bu radikslerin innerve ettiği
kaslarda alt motor nöron tutulması tipinde zaaf, tendon refleksi kayıpları
ortaya çıkabilir (kauda-konus sendromu) (Şekil 4, 5 ve 6).
Şekil 4.
Kauda-konus sendromuna yol açan lezyon örneği.
Şekil 5. T1 (solda) ve T2
(sağda) ağırlıklı sagital lumbosakral MR kesitlerinde travmaya
bağlı geniş L5-S1 disk protrüzyonu (oklar) görülen bu hastada, S1 ve bunun
kaudalinde
kalan tüm sinir köklerinin iki yanlı basısına bağlı olarak asimetrik bir kauda
ekuina
sendromu ortaya çıkmıştır.
Şekil
6. A. T2 ağırlıklı sagital MR
kesitinde kauda ekuina sendromuna yol açan geniş L3-L4 disk protrüzyonu
görülmektedir. B. Konus medullaris sendromuna neden olan post-travmatik
lezyon. T2 ağırlıklı sagital MR kesitinde omuriliğin konus bölgesindeki
intensite artışı izlenmektedir (ok).
Anterior Spinal Arter Sendromu: Anterior
spinal arter omuriliğin yaklaşık ön 2/3 ünün kanlanmasını sağlar. Bu arterin
sulama alanında ortaya çıkan geniş bir infarkt, parapleji (akut geliştiğinden
bir çok kere spinal şok ile başlar), seviye gösteren yüzeyel duyu kusuru ve
sfinkter kusuruna sebep olur. Buna karşılık tipik olarak arka kordonlar
tarafından taşınan vibrasyon ve pozisyon duyuları sağlam kalır (Omuriliğin
Damarsal Hastalıkları bölümüne bakınız). Aynı anatomik dağılımda omurilik
lezyonuna neden olan başka patolojik süreçlerin de benzer bir klinik tabloya
neden olması mümkündür.
OMURİLİK HASTALIKLARI
Bu bölümde daha çok omuriliğin
bası kaynaklı olmayan hastalıkları ele alınacaktır.Spinal travmalar ile
tümörler ve diğer omurilik basısı nedenlerine ancak ayırıcı tanı için gerektiği
kadar yer verilecektir. Bu konular için bir nöroşirürji ders kitabına
başvurulması uygun olur.
MİYELİTLER
(Ayrıca bakınız: Sinir Sistemi İnfeksiyonları, Merkez Sinir Sisteminin Miyelin Hastalıkları)
Geçen yüzyılda omuriliğin hemen tüm hastalıkları “miyelit” adı altında
değerlendirilmekteydi (“travmatik miyelit”, “kompresyona bağlı miyelit” gibi).
Nöropatoloji alanındaki bilgilerin gelişmesi ile miyelit adı sadece iltihabi
nitelikteki omurilik hastalıkları için kullanılmaya başlandı. Tablo 1’de
omuriliğin başlıca iltihabi hastalıkları görülmektedir.
Tablo 1. Omuriliğin iltihabi hastalıkları (Adams, Victor ve Ropper, 1997)
I.
Viral
miyelitler
A. Enterovirüsler (Grup A
ve B Coxsackie virüsleri, poliomiyelit, ve diğer)
B.
Herpes
zoster virüsü
C. Epstein-Barr virüsü
(EBV), sitomegalovirüs (CMV), Herpes simplex virüsü
D. Kuduz
E.
Hepatit B
virüsü
F.
HTLV-I
(Tropikal spastik paraparezi)
G. AIDS miyeliti
II.
Meninkslerin
ve omuriliğin bakteriyel, fungal, parazitik ve primer granülomatöz
hastalıklarına bağlı miyelitler.
A.
Mycoplasma pneumoniae
B.
Lyme
hastalığı
C. Piyojenik miyelit
1.
Subakut
meningomiyelit
2.
Akut
epidural abse ve granülom
3.
Omurilik
absesi
D. Tüberküloz miyeliti
1.
Pott
hastalığı ve omurilik basısı
2.
Tüberküloz
meningomiyeliti
3.
Omurilik
tüberkülomu
E.
Epidural
granülom, lokalize menenjit veya meningomiyelit, abse oluşturan parazitik ve
fungal infeksiyonlar
F.
Sifiliz
miyeliti
1.
Kronik
meningoradikülit (tabes dorsalis)
2.
Kronik
meningomiyelit
3.
Meningovasküler
sifiliz
4.
Gommöz
menenjit (kronik spinal pakimenenjit dahil)
G. Sarkoid miyeliti
III.
İnfeksiyöz
olmayan iltihabi miyelit (miyelopati)
A. Postinfeksiyöz ve
postvaksinal miyelit
B.
Akut ve
kronik yineleyici multipl skleroz
C. Subakut nekrotizan
miyelit
D. Lupus ve diğer vaskülit
formları ile birlikte miyelopati
E.
Paraneoplastik
miyelopati ve poliomiyelit
VİRAL MİYELİTLER
Enterovirüsler, herpes zoster ve HIV bu kategoride yer
alan önemli miyelit nedenleridir. Geniş enterovirüs ailesi enterovirüs
soylarının yanısıra A ve B tipi Coxsackie virüsleri, ekovirüsleri,
poliovirüsleri ve hepatit A virüsünü içerir. Bu virüslerin birçoğu
oluşturdukları infeksiyonların yanısıra, infeksiyöz nitelikte olmayan transvers
miyelitlerle de ilişkilidir (Bakınız: İnfeksiyöz Olmayan İnflamatuvar
Miyelopatiler).
Akut anterior poliomiyelit:
Poliomiyelit terimi Grekçe polios (gri ) ve myelos (omurilik) kelimelerinden
türetilmiştir ve gri madde miyeliti anlamına gelir. Hastalık aseptik menenjit
ve ön boynuz hücrelerinin harabiyetine neden olan bir miyelit oluşturur. İnsan
poliovirüsleri poliomiyelitin epidemiyolojik önemi olan başlıca kaynağıdır.
Ancak, Coxsackie A ve B, ekovirüsler ve hemorajik konjonktivit epidemileri
yapmış olan enterovirus 70 gibi enterovirüslerin benzer enfeksiyonlar yaptığı
gösterilmiştir. Başarılı aşılama programlarının uygulandığı gelişmiş ülkelerde
günümüzde poliomiyelit infeksiyonları çok azalmıştır. Bu ülkelerde yeni görülen
nadir poliomiyelit infeksiyonlarına aşılanmamış çocuklarda ya da yeni aşılanmış
çocuklarla temas eden aşılanmamış erişkinlerde rastlanmaktadır. Aşılama
programlarının yeterli şekilde uygulanamadığı ülkelerde poliomiyelit
infeksiyonu önemini korurken, hastalığın sekelleri ve geç komplikasyonları
(post-polio sendromu için aşağıya bakınız) ciddi bir tıbbi ve sosyal sorun
olmayı sürdürmektedir.
Poliovirüs, pikornavirüs ailesinin enterovirüsler grubundan küçük bir RNA
virüsüdür. Üç antijenik serotipi belirlenmiştir ve bunlardan biri ile olan
infeksiyon diğerlerine karşı çapraz bağışıklık sağlamaz. Hücrelerin poliovirüse
hedef olması, sadece primatların hücre membranlarında bulunan ve virüsün
bağlanmasını sağlayan poliovirüs reseptörleri (PVR veya CD155) sayesinde olur.
Bu reseptörleri kodlayan gen 19. kromozoma lokalize edilmiştir (19q13.2-q13.3).
Başlıca rezervuar insan intestinal traktusudur. Bulaşma fekal-oral yolla olur.
İnfekte olanların %90-95’i asemptomatiktir, ya da bunlarda sadece sistemik
semptomlar (ateş, kırıklık, kas ağrıları, boğaz ağrısı, gastrointestinal
belirtiler) oluşur. Sinir sisteminin tutulduğu az sayıdaki olguda da hastalık
hafif bir aseptik menenjitten (nonparalitik ya da preparalitik poliomiyelit)
ağır felçlere (paralitik poliomiyelit) kadar değişen farklı şiddette tablolar gösterir.
Nonparalitik veya preparalitik
poliomiyelit: Prodromal semptomlar halsizlik, ateş, başağrısı, kas ağrıları, boğaz
ağrısı, iştahsızlık, bulantı ve kusmadır. Bu yakınmalar sürer ya da azalırken
sinir sistemi tutulmasını gösteren bulgular ortaya çıkar. Bunlar başağrısı ve
ateş, sırt, ense ve uyluk ardı kaslarında ağrı ve gerginlik, ense sertliği ve
meningeal iritasyon bulguları, iritabilite ve huzursuzluktur. BOS incelemesinde
aseptik menenjit ile uyumlu bulgular elde edilir. Hastalık bu tablodan
ibaret kalabilir ya da paralitik aşamaya geçer.
Paralitik poliomiyelit: Kas zaafı, 2-5
günlük bir hastalık tablosunu izleyerek akut (maksimum şiddetine 1-2 günde
ulaşan) ya da daha yavaş şekilde yerleşir. Felç gelişme riski yaş ilerledikçe
artar; bebeklerde nadir, erişkinlerde çok daha sık, çocuklarda ise bu ikisinin
arasındadır. Genellikle bacakta daha sık olmak üzere bir ekstremitenin hemen
tümünü tutan gevşek bir felç söz konusudur. İki ekstremite asimetrik veya
nadiren simetrik olarak ta tutulabilir. Prodromal dönemde yapılan aşırı
fiziksel egzersiz ya da lokal injeksiyonların, bu egzersiz ve injeksiyonların
yapıldığı ekstremitede felcin ortaya çıkmasını kolaylaştırdığı düşünülür.
Guillain-Barré sendromu ile karıştırılabilecek şekilde ekstremite ve gövde
kaslarının simetrik ve yaygın şekilde tutulduğu olgulara rastlanabilir.
Kuvvetsizlik gelişen ekstremitede fasikülasyonlar görülebilir, tendon
refleksleri azalmış ya da kaybolmuştur. Hasta bu ekstremiteye ilişkin ağrı ve
parestezilerden yakınabilirse de, objektif duyu kusuru yoktur. Erişkin
hastalarda kalıcı olmayan idrar retansiyonu görülebilir. Kas atrofisi 3.
haftadan itibaren farkedilmeye başlar, 12-15. haftada maksimal olur. Bulber
tutulması olan hastalarda yutma ve solunum güçlüğü ile vazomotor kontrol
bozuklukları (hipertansiyon, hipotansiyon, dolaşım kollapsı) gelişebilir.
İnfeksiyona uğrayan başlıca
merkez sinir sistemi yapıları omurilik ön boynuzlarının yanı sıra hipotalamus,
talamus, beyin sapı motor çekirdekleri ve retiküler formasyonu ile vestibüler
ve serebellar çekirdeklerdir. Kas zaafının şiddeti hasara uğrayan ön boynuz
hücrelerinin sayısı ile orantılıdır. Felçli ve atrofik kalan kasları innerve
eden ön boynuz hücrelerinin %10 dan azı sağlam kalmış durumdadır.
Poliomiyelitin akut döneminde
BOS’ta viral bir meningoensefalitle uyumlu bulgular elde edilir. Genellikle
mononükleer hücrelerin hakim olduğu bir pleositoz görülmekle birlikte,
hastalığın ilk birkaç gününde polimorf hücre baskınlığına rastlanabilir. BOS
proteini normal ya da hafif artmış, glükoz düzeyi normal bulunur. BOS’ta
poliovirüs spesifik IgM saptanabilir. Ayırıcı tanıda özellikle Guillain-Barré
sendromuna benzeyen olgular güçlük yaratır. Bu tür olguların tanınmasında
elektromiyografi (EMG) ile mültisegmanter spinal ön boynuz tutulmasının
gösterilmesi yardımcı olur.
Poliomiyelit için bilinen
antiviral bir tedavi yoktur. Yaygın aşı uygulaması ile toplumda başarılı
korunma sağlanır. Hastalığın akut döneminde bulber tutulması olan olgularda
solunum yardımı ve yoğun bakım şartlarının sağlanması gerekebilir. Bu dönemde
mortalite %5-10 arasındadır. Akut dönemi geçiren olgularda bulber
belirtiler çoğunlukla düzelir. Ekstremite felçleri de bir derece düzelme
göstermekle birlikte, ağır felç gelişen olgularda zaaf ve atrofiden oluşan
sekeller kalır. Bu hastalarda akut dönemde uygun ateller, daha sonra da
egzersiz uygulamaları ile kontraktür gelişimi engellenmeye çalışılır.
Post-polio sendromu: Poliomiyelit geçiren
ve az ya da çok sekelle iyileşip klinik durumu stabilize olan bazı olgularda
yıllar sonra yeni gelişen kas zaafı ve işlev kaybı şeklinde ortaya çıkar. İlk
infeksiyonda hasara uğrayan ön boynuz hücrelerinin innerve ettiği kas
liflerinin innervasyonunu da üstlenmiş olan sağlam ön boynuz motor nöronlarının
zaman içinde fonksiyon dışı kalmalarının bu sendromu ortaya çıkardığı
düşünülmektedir.
Sivrisinekler tarafından
bulaştırılan bir Flavivirüs olan ve infeksiyonu alan olguların bir kısmında
menenjit, ensefalit oluşturan Batı Nil virüsünün spinal ön boynuz hücrelerini
tutarak poliomiyelite çok benzer bir tablo oluşturabildiği bildirilmektedr.
HIV infeksiyonu: AIDS olgularında
klinikte saptanan viral miyelit oranı düşüktür (yaklaşık %1). Buna karşılık
AIDS hastalarında yapılmış patoloji serilerinde miyelitle uyumlu bulgulara
%11-22 oranında rastlanmaktadır. Bu nedenle miyelitlerin HIV infeksiyonu ile
sıklıkla birlikte olduğu, ancak diğer AIDS komplikasyonları tarafından
maskelenerek klinik planda zor tanındığı düşünülmektedir.
Klinikte bacaklarda veya her
dört ekstremitede haftalar içerisinde ilerleyen ve sıklıkla asimetrik olan
kuvvetsizlik vardır. Buna spastisite, bacaklarda belirgin derin duyuda
yüzeyel duyulara oranla çok daha baskın olan duyu bozuklukları ve sfinkter
kusuru eklenir. Seviye gösteren yüzeyel duyu kusuru varlığı tümör basısı veya
epidural abse gibi alternatif tanıları düşündürmelidir. Tendon refleksleri
genellikle artmıştır. Eşlik eden bir polinöropati varsa azalabilir veya
kaybolabilir.
Histopatolojik olarak beyaz
maddede miyelin kaybı ve süngersi değişiklikler görülür. Lateral ve posterior
kolonlar daha çok etkilenir. Beyaz maddedeki mikrovakuolizasyon ve lipid yüklü
makrofajlar subakut kombine dejenerasyonun patolojik bulgularına benzerlik
gösterir. Ancak bu hastaların folik asit ve vitamin B12 düzeyleri normal
bulunmuştur. Vakuolizasyonlar miyelin içi şişmeden kaynaklanır. Aksonlar
miyelin kılıfına oranla daha az etkilenir. Bu hastalığın oluşumunda HIV’in
doğrudan rolü olup olmadığı bilinmemektedir. Benzer klinik ve patolojik
tablolara HIV infeksiyonu olmayan kanserli ve diğer nedenlere bağlı immün
yetersizliği olan hastalarda da rastlanabilmektedir.
Ayırıcı tanıda AIDS seyrinde
ortaya çıkan ve omuriliği tutabilen diğer infeksiyonlar ve infeksiyon dışı nedenlerin
dışlanması gerekir. Bu amaçla spinal MR ve BOS incelemesi yapılır. BOS’ta HIV
ve diğer patojen mikroorganizmaların (viral kültürlerde özellikle
sitomegalovirüs, herpes simpleks tip 1 ve 2, bakteri ve mantar kültürleri,
kriptokok antijeni) araştırılması gerekebilir. Arka kordon tutulmasını yansıtan
anormal somatosensoriyel uyandırılmış potansiyellerin varlığı tanıya yardımcı
olur (SEP, Bakınız: Nörolojide Laboratuvar incelemeleri, Uyandırılmış
Potansiyeller).
HIV miyelopatisi için etkin bir
tedavi yöntemi bilinmemekle birlikte antiretroviral tedavi maksimize
edilmelidir. Etyolojide kobalamine bağlı transmetilasyon bozukluğu bulunduğu
düşüncesi ile denenen S-adenosil-L-metiyonin tedavisi yararlı sonuç sağlamamıştır.
Diğer viral
miyelitler:
Tropikal
spastik paraparezi: Bir çok tropikal ve subtropikal ülkede endemik
olan bir hastalıktır. Etkeni olan insan T-lenfotropik virüsü tip I (HTLV-I),
erişkin T-hücre lösemi/lenfomasına neden olduğu gibi, kronik progresif bir
miyelopatiye de yol açar. İntravenöz uyuşturucu ilaç kullanımı, kan
transfüzyonu, cinsel temas ve annneden bebeğe geçişe (transplasenter ya da anne
sütü ile) bağlı sporadik olgular batı ülkelerinde de görülmektedir. Omurilikte
piramidal, spinoserebellar ve spinotalamik yolları tutan ve en çok dorsal
bölgede belirgin olan uzun traktus dejenerasyonu ve demiyelinizasyon olur. Alt
ekstremitelerde spastisite ile birlikte olan kuvvetsizlik ve spastik mesane
önde gelen belirtilerdir. Paresteziler, ağrı ve objektif duyu kusuru da
olabilir. BOS’ta hafif lenfositer hücre artışı, normal protein ve glikoz
düzeyleri görülür. Tanı serumda virüse karşı antikorların gösterilmesi ile
konur. MR incelemesinde omuriliğin incelmiş olduğu dikkati çeker. Oluşumunda otoimmün
süreçlerin de önemli rol oynadığı düşünülen bu hastalıkta, olguların immün
modülatuvar tedavilerden (prednizolon, plazmaferez, intravenöz gama globulin)
yararlanabildiği gösterilmiştir. Danazol uygulamasının sfinkter bozukluklarına
yararlı olabildiği bildirilmiştir.
Herpesvirüsler:
Varisella-zoster virüsü spinal arka kök gangliyonunda latent olarak kalır ve
reaktive olduğunda periferik sinirler boyunca çevreye doğru yayılarak ağrılı
cilt erüpsiyonlarına neden olur. Nadir olarak santripetal yayılımla nekrotizan
bir miyelopatiye yol açar. Zoster miyeliti daha çok HIV infeksiyonuna ve diğer
nedenlere bağlı bağışıklık yetersizliği olan hastalarda görülür. Genital herpes
nedeni olan herpes simpleks tip 2, sakral radikülit ya da asandan bir miyelit
yapabilir. Varicella-zoster ve herpes simpleks virüslere bağlı miyelitler
asiklovir ya da aynı aileden diğer antiviral ilaçlarla tedaviye genellikle iyi
yanıt verirler. Epstein-Barr virüs ve sitomegalovirüs primer infeksiyon
sırasında transvers miyelite neden olabilir.
Diğer bir çok
virüsler de transvers miyelit tablosuna neden olabilir. Transvers miyeliti olan
hastaların %20-40’ında bu tablo sırasında var olan ya da ona öncelik eden viral
infeksiyona ilişkin kanıt vardır. Bu olguların infeksiyöz nitelikte olmayan
inflamatuvar miyelitlerle (akut transvers miyelit) ayrılması güçtür. Ancak bu
olguların bir kısmında BOS’ta pleositoz, virüsün kültürü ya da viral DNA
parçalarının polimeraz zincir reaksiyonu ile gösterilmesi viral miyelitin
varlığı konusunda kanıt oluşturabilmektedir.
BAKTERİYEL
MİYELİTLER
Sifiliz: Sifiliz ince spiral
şeklinde hareketli bir mikroorganizma olan Treponema pallidum tarafından
oluşturulan bir infeksiyondur. İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda insidensi
dramatik şekilde düşmekle birlikte, son yıllarda immün yetersizliği olan ve
olmayan kişilerde artan oranda erken sifiliz bildirilmektedir. Bu da
nörosifiliz dahil geç sifiliz olgularında gelecekte bir artış olacağı
öngörüsüne yol açmaktadır.
Sinir sistemi
sifilizinin genel karakteristikleri şöyle özetlenebilir (Adams, Victor ve
Ropper, 1997): Treponema genellikle inokülasyondan sonraki 3-18
ayda sinir sistemini istila eder. Nörosifilitik infeksiyonun ilk aşaması, tüm
sifiliz infeksiyonlarının yaklaşık %25’inde görülen ve genellikle asemptomatik
olan bir menenjittir. Bu menenjit spontan regresyona uğrar, ya da bazı
olgularda asemptomatik olarak süregelir ve yıllar sonra parenkimal hasara neden
olur. Tüm nörosifiliz formları bir menenjit şeklinde başlar ve bu formlara az
ya da çok aktif meningeal iltihap eşlik eder. Sifiliz insanda görülen en kronik
seyirli menenjiti oluşturur ve sifilize özgü olduğu düşünülen bir çok patolojik
süreç tüberküloz ve kriptokok menenjitleri gibi kronik seyirli olabilen diğer
menenjitlerde de görülebilir. Sifilitik menenjit, meningovasküler sifiliz,
paralizi general, tabes dorsalis gibi klinik sendromlar nadiren izole olarak
görülür. Hepsinin kaynağı sifilitik meningeal infeksiyon olduğundan, genellikle
bu tablolardan iki ya da daha fazlası bir arada görülür. BOS aktif sifiliz
infeksiyonunun varlığı konusunda duyarlı bir indikatördür. Konjenital sifilizin
klinik sendromları ve patolojk reaksiyonları edinsel formlarda görülenlerin
benzeridir. Sadece ortaya çıkma yaşları arasında farklılık vardır.
Etkili
antibiyotiklerin geliştirilmesinden önce sifiliz omurilik hastalığı
etkenlerinin en sık görüleni olarak bilinirdi. Sifiliz, medulla spinalisi
farklı şekillerde etkileyebilir. Patolojik süreç meningovasküler ya da
parenkimatöz şekilde olabilir. Sfilitik gomlar omurilik içinde gelişebilir ya
da komşu meninkslerden büyüyerek basıya yol açabilir. Omurilik kompresyonu
pakimenenjite ya da sifilitik vertebral osteite sekonder olarak gelişebilir.
Tabes dorsalis: Omuriliği etkileyen bu
prototipik forma günümüzde nörosifiliz olgularının %5’inden azında
rastlanmaktadır. Genellikle infeksiyon başlangıcından 15-20 yıl sonra görülür.
Klinik seyri üç faz halinde ele alınabilir. İlk faz “preataksik” ya da
“şimşek gibi ağrı” dönemidir. Sinsi şekilde başlayan ve aylar ya da yıllar
süren bu aşamada keskin, batıcı, şimşek çakar gibi ağrılardan oluşan ve saatler
ya da günler süren krizler vardır. Ağrılar daha çok bacaklarda görülmekle
birlikte bütün vücudu dolaşabilir. İmpotans ve sfinkter kusurları erkenden
ortaya çıkabilir. Fizik muayenede alt ekstremitede belirgin olarak derin tendon
reflekslerinin kaybı, vibrasyon ve pozisyon duyusunun azalması, Romberg
belirtisi ve Argyll-Robertson pupillası dikkati çeker. Erken tabeste
dokunma duyusu korunmuş olmakla birlikte ağrı duyusu bozuktur. Ulnar sinire,
Aşil tendonuna ya da testislere basınç uygulanması ile test edilen derin ağrı
duyusu da bozulabilir. İkinci aşama “ataksik faz” olarak bilinir. 2-10
yıl süren bu evrede bacaklarda belirgin şiddetli arka kordon ataksisi vardır.
Tabetik ağrılar bu aşamada genellikle artar. Hasta derin duyuların kaybına
bağlı olarak güçlükle ve görme duyusundan yardım alarak yürür. Yürürken
bacaklarını hızla fırlatır ve sertçe yere çarpar. Derin ağrı duyusunun kaybına
bağlı tekrarlayıcı travmatik hasar nedeniyle olguların %5-10 unda Charcot
artropatileri oluşur. Bunlara en çok kalça, diz ve ayak bileği eklemlerinde
rastlanır. Ayaklarda perforan ülserler ortaya çıkabilir. Üçüncü aşama “terminal”
ya da “paralitik” fazdır. Yaklaşık 2-10 yıl süren bu evrede kaşeksi ve
bacaklarda paralizi ile kabızlık ve idrar inkontinansından oluşan otonom
belirtiler vardır. Hasta genellikle dekübitüs infeksiyonlarından kaynaklanan
sepsis ya da piyelonefrit tablosu içinde kaybedilir. Aktif infeksiyonu olan
olguların patolojik incelemelerinde spinal arka kökler boyunca inflamasyon
görülür. Arka kök ganglionu ve arka kordonlarda daha çok sekonder dejeneratif
değişiklikler görülür.
Sifilitik
meningomiyelit (Erb’in spastik paraplejisi): Kortikospinal
traktus belirtilerinin ön planda olduğu bir spinal sifiliz formudur. Hasta
genellikle ilk olarak bacaklarında güçsüzlük ve ağırlık hissinden yakınır. Buna
paresteziler eklenebilir. İmpotans ve sfinkter kusurları olabilir. Muayenede
spastik paraparezi ya da kuadriparezi ile uyumlu bulgular vardır. Objektif duyu
azalması hafiftir. Patolojik incelemede kalınlaşmış iltihaplı meninksler
görülür. Granülomatöz iltihap ve vasküler değişikliklerden oluşan omurilik
lezyonları daha çok servikal bölgede ve lateral kolonlardadır.
Tanı bütün nörosifiliz formlarında
olduğu gibi BOS bulguları ve serolojik testlerle konur. BOS’ta mononükleer
hücre (10-200/mm3), protein (40-200 mg/dL) ve gama globulin
(IgG) artışı olur. Genellikle BOS’ta oligoklonal bandlar bulunur.
Serolojik testlerden nonspesifik (nontreponemal) antikorları gösterenler Kolmer
ve VDRL testleridir. Bunların BOS’ta pozitif olmaları tanı koydurucudur. Ancak
bu testler bir çok nörosifiliz olgusunda negatiftir. Bu gibi hastalarda ya da
yanlış pozitiflikten şüphe edilen olguların serumlarında spesifik treponemal
antijenlere karşı gelişen antikorlara yönelik testler uygulanır. Bunlar TPHA,
FTA-ABS ve TPI testleridir.
Tedavide günde 18-24 milyon
ünite penisilin G, 4 saatte bir 3-4 milyon ünite olacak şekilde intravenöz
yoldan 14 gün süre ile uygulanır. Penisilini tolere edemeyen olgularda
eritromisin, tetrasiklin ve seftriakson verilebilir. Hastaların klinik seyrinin
takibi ve BOS bulguları tamamen normale dönene kadar 6 ayda bir kontrol
edilmesi gerekir. Ağrı krizleri karbamazepine ve analjeziklere yanıt verebilir.
Charcot eklemleri için atel uygulaması veya füzyon girişimleri yapılabilir.
Tüberküloz: Tüberküloza bağlı
miyelopati genellikle tüberküloz spondilitine (Pott hastalığı) sekonder
olarak gelişir. Mikobakteriler vertebralara hematojen, lenfatik ya da
akciğerlerden direkt yayılım yolu ile ulaşır. En çok dorsal ve dorsolomber,
daha seyrek olarak servikal vertebralar tutulur. Buradan kaynaklanan abse vaye
kazeöz granülasyon dokusu omurilik ve/veya sinir kökleri üzerine epidural bası
oluşturur. Paravertebral dokular içinde de abse formasyonu izlenebilir (Şekil
7). Bazı olgularda
vertebra korpuslarının ön
bölümlerinde belirgin destrüksiyon ve çökme ile disk aralığının kaybı vertebra
grafilerinde izlenebilir. Bu hastalarda vertebra çökme ve deformasyonları da
omurilik üzerine bası oluşturabilir. İnfekte vertebraların üzerinde lokal ağrı
ve duyarlılık olabilir. Hastada nöral yapılardaki kompresyonun şiddet ve
lokalizasyonuna göre omurilik ya da radiks basısı bulguları görülebilir.
İntramedüller yerleşimli tüberkülomlar çok nadir görülen omurilik basısı
nedenleridir.
Şekil 7 A, Şekil 7B ve Şekil7C: Tüberküloz
spondiliti olgusunda sagital (A) ve transversal (B) spinal MR
kesitleri (T1 ağırlıklı, kontrastlı). Kauda ekuina basısı ve psoas absesi
görülmektedir. C. Başka bir hastanın lateral akciğer grafisinde dorsal
vertebra ön bölümlerinde çökme ve intervertebral disk aralığı kaybı
izlenmektedir (] işaretli).
Tüberküloz menenjiti bazen
merkezi sinir sistemi bulguları ile birlikte olan ya da olmayan bir spinal
tüberküloz menenjiti (tüberküloz araknoiditi) şeklinde seyredebilir. Bu
olgulardaki meningeal inflamasyon da tüberküloz menenjitini oluşturan
mekanizmalarla ortaya çıkar. Omurilik ve sinir kökleri yoğun iltihabi eksüda ve
ardından gelişen fibrotik değişikliklerin oluşturduğu bası ve pial arterlerin
tıkanmasına bağlı infarktlar nedeniyle lezyona uğrar. Klinik tablo genellikle
omurilik basısı bulgularına eklenen mültipl radiküler tutulma ve bazen silik
kalabilen genel infeksiyon belirtilerinden oluşur. BOS’ta tüberküloz
menenjitinde görülen bulgular vardır. Bazı hastalarda protein düzeyi çok ileri
derecede artmıştır.
Spinal
araknoiditler diğer kronik seyirli menenjitlere, subaraknoid kanamaya
veya miyelografi, spinal ve epidural anestezi, spinal kanala yönelik cerrahi
girişimler gibi iyatrojenik nedenlere bağlı olarak ta gelişebilir. Kronik araknoidal
iltihaba sekonder bağ dokusu artışı, omurilik ve sinir köklerinin fibrotik
bandlar ve kistik BOS lokülasyonları tarafından sıkıştırılmasına bağlı bir
miyeloradikülopati gelişmesine yol açar. Genellikle yavaş gelişen bir
paraparezi, alt ekstremiteler ve perianal bölgede duyu kaybı, radiküler ağrılar
ile sfinkter kusuru söz konusudur. Tendon refleksleri genellikle asimetrik
olarak azalmış veya kaybolmuştur. Tanı, spinal MR incelemesi ve bazen
miyelografi ile konur.
Şekil 8 A ve Şekil 8B. Uzun zaman önce yağda eriyen kontrast madde ile
miyelografi yapılmış olan hastada spinal araknoidit. Birbirini izleyen T2
ağırlıklı iki sagital MR kesitinde orta-alt lomber bölgede dural kese
içerisinde düzensiz ve yer yer birbirine yapışık görünümde olan sinir kökleri
arasındaki beyin omurilik sıvısı kısmen örtülmüş görünmektedir.
Spinal epidural abse: Omuriliği etkileyen
infeksiyon hastalıkları arasında üzerinde önemle durulması gereken ciddi bir
acil cerrahi durumdur. Olguların %50 den fazlasında etken Staphylococcus
aureustur. İnfeksiyon epidural aralığa vertebra ostemiyelitinden komşuluk
yolu ile ya da uzak bir infeksiyon (akciğer infeksiyonu, endokardit, deri
infeksiyonları vb.) odağından hematojen yolla ulaşır. İltihabın burada
yerleşmesini genellikle hafif derecede olan bir sırt-bel travması
kolaylaştırabilir. Kronik hastalık durumları ve intravenöz ilaç bağımlılığı
diğer kolaylaştırıcı etkenlerdir. Epidural abseler diskusektomi operasyonlarına
ya da çeşitli nedenlerle yapılan lomber ponksiyonlara sekonder olarak ta
gelişebilir. Abse bölgesinde vertebralar üzerinde lokal ağrı, radiküler
ağrılar, bazen ense sertliği, baş ağrısı ve ateş olur. Genellikle hızlı
yerleşen bir paraparezi (veya pleji), sfinkter bozukluğu ve seviye gösteren
duyu kusuru olur. Sedimentasyon yüksekliği ve lökositoz tanıya yol
gösterebilir. Tanı spinal MR (yoksa bilgisayarlı tomografi) ile konur (Şekil
9). Abse cerrahi girişimle acil olarak boşaltılmalı, ek olarak yüksek doz
antibiyotik uygulaması yapılmalıdır. Müdahalede gecikilmesi halinde nörolojik
tablo kalıcı olabilir.
Şekil 9 A ve Şekil 9B. Spinal
epidural abse. T2 ağırlıklı transvers kesitlerde epidural abse (gri ok)
tarafından spinal kanalın ön ve yanına doğru sıkıştırılan dural kese ve içindeki
omurilik (yatay beyaz ok) görülmektedir. 9B’deki siyah nokta posterior
paraspinal yumuşak dokular içindeki infeksiyonun neden olduğu hiperintens
sinyal değişikliğine işaret etmektedir
İNFEKSİYÖZ
OLMAYAN İNFLAMATUVAR MİYELOPATİLER (Otoimmün Transvers Miyelit)
Akut transvers miyelite
omuriliğin bir kaç segmenti ya da daha geniş bir kesimi boyunca uzanan, daha
çok beyaz maddeyi tutarak oldukça yaygın şekilde inflamasyon, demiyelinizasyon
ve bazen nekrotik değişikliklere neden olan patolojik süreçler yol açar. İnsidensi
milyonda 1 ile 5 arasındadır. İnfeksiyon ve aşılanma sonrası gelişen
miyelitlerle multipl skleroz seyrinde ortaya çıkan miyelitler de bu grup
içinde ele alınabilir. Akut idyopatik transvers miyelit terimi ise, aynı
patolojik sürecin gösterilebilen neden olmaksızın geliştiği durumlar için
kullanılır. Ortak yönlerinin omurilik beyaz maddesindeki miyeline yönelen
anormal bağışıklık yanıtı olduğu düşünülen bu tablolar arasında ayrım yapmak
genellikle zordur (Tablo 2)
Tablo 2.
İnfeksiyona bağlı olmayan iltihabi akut-subakut miyelopati sendromlarının
ayırıcı tanısı (DM Wingerchuk, 2008)
|
Muhtemelen otoimmün, idyopatik |
“İdyopatik” akut transvers miyelit Multipl skleroz Akut disemine ensefalomiyelit (ADEM) İnfeksiyon ve aşılanma sonrası miyelitler |
|
Bilinen bir antijenle ilişkili primer miyelit |
Nöromiyelit spektrumu hastalıkları (akuaporin-4) |
|
Diğer sistemik hastalıklarla birlikte miyelit |
Bağ dokusu hastalıkları Behçet hastalığı Nörosarkoidoz Paraneoplastik sendromlar |
Akut transvers miyelitte en sık
olarak dorsal medulla spinalis tutulur. Klinik tablo saatler, günler veya bir
kaç hafta içinde ilerleyip yerleşen asandan (alt ekstremitelerden gövdeye,
bazen daha sonra ellere yayılan) uyuşukluk hissi ve kuvvetsizlik ile sfinkter
kusurundan oluşur. İlk günlerde sırt ağrısı sıktır. Bu yerleşim şekli ve hızlı
gelişen akut transvers miyelitlerde alt ekstremitelerde tendon reflekslerinin
alınamaması Guillain-Barré sendromu ile karıştırılmasına neden olabilir. Akut
transvers miyelitte genellikle gövde üzerinde net bir duyu seviyesi ve belirgin
sfinkter kusuru olması, bir çok kez nörolojik bulguların asimetrik, taban
derisi refleksinin ise ekstansör bulunması bu iki sendromu birbirinden ayırt
ettirir. Elektrofizyolojik testler ayırıcı tanıya yardımcı olur.
Bu klinik tablo ile getirilen
bir hastada ilk yapılması gereken, cerrahi tedavisi mümkün olan bir omurilik
basısını araştırmaktır. Bu amaçla tercih edilen inceleme, alanı nörolojik
bulguların işaret ettiği düzeye göre ayarlanmış bir spinal MR incelemesidir.
Vertebra grafilerine, bilgisayarlı tomografi ve miyelografiye daha nadir
durumlarda ya da MR incelemesi olanağı bulunmadığında başvurulur. Akut
transvers miyelitli bir hastanın MR incelemesinde omurilik içinde bir veya bir
kaç kaç segment boyunca uzanan (bazen de umulmadık şekilde longitudinal
olarak omuriliğin çok uzun bir kesimini etkileyen), T2 ağırlıklı kesitlerde
hiperintens olan ve kontrast madde tutabilen sinyal değişikliği odakları
görülebilir. Lezyon bölgesinde omurilik genişlemiş olabilir. Bu durumda
intramedüller bir tümörün ayırıcı tanısı gerekir. BOS normal olabilir ya da
milimetreküpte 10-100 mononükleer hücre ve hafif protein artışı görülebilir.
BOS glükoz düzeyi normaldir. Ayırıcı tanı amacı ile sifilize yönelik serolojik
testler, BOS’ta virüs kültürü, IgG indeksi ve oligoklonal band araştırması
gerekebilir.
Postinfeksiyöz ve postvaksinal miyelitlerde bazı viral
infeksiyonlar ya da aşılamalarla zamansal bir ilişki vardır. Bu infeksiyon ve
aşılamaların insan vücuduna sunduğu antijenlere karşı oluşturulan bağışıklık
yanıtının, özellikle medulla spinalisin miyelinli yapılarını hedef alarak
hastalığı geliştirdiği düşünülmektedir. Akut transvers miyelitli hastaların
yaklaşık üçte birinde önceki bir kaç hafta içinde geçirilmiş viral
infeksiyonlar kaydedilir. Buna karşılık omuriliğe ait belirti ve bulguların
ortaya çıktığı sırada var olan ateş, infeksiyöz bir miyeliti ya da spinal
epidural abseyi düşündürmelidir.
Hemen tüm
insan virüslerinin miyelite öncülük edebildiği bildirilmiştir. Epstein-Barr ve
sitomegalovirüs gibi büyük DNA virüsleri, hepatit B, varicella, entero- ve
rinovirüsler en sık karşılaşılanlardır. Mycoplasma pneumonia, hastalığı
tetiklediği bildirilen tek bakteriyel patojendir. Ancak bu bakterinin doğrudan
infeksiyonla miyelit yaptığına ilişkin kanıtlar da vardır. Postvaksinal
miyelitlerden çiçek ve kuduz aşıları sorumlu tutulmuştur. Çiçek aşısı günümüzde
uygulanmamaktadır. Kuduz aşısının beyin dokusu içeren kültürler yerine insan
doku kültürlerinde üretilmesi ile bu aşıya bağlı miyelitler de hemen hemen
ortadan kalkmıştır. Miyelit gelişimi ile ilişkisi olduğu bildirilmiş diğer
aşılar arasında kızamık, kızamıkçık, hepatit B ve kabakulak aşıları
sayılabilir. Postinfeksiyöz ya da postvaksinal miyelitler genellikle bir kaç
gün gibi kısa bir sürede yerleşirler. Haftalar süren ve ardından az ya da çok
iyileşmenin görüldüğü tek bir atak halinde seyrederler ve tekrarlamazlar.
Multipl skleroz ilk belirti olarak bir
miyelitle başlayabilir (Bakınız: Merkez Sinir
Sisteminin Miyelin Hastalıkları). Bir akut
miyelitin multipl sklerozun ilk klinik belirtisi olma olasılığı önceleri %5-15
arasında verilirken, MR gibi daha duyarlı araştırma yöntemlerinin klinik
uygulamaya girmesiyle bu olasılık daha yüksek oranlarda bildirilmeye
başlanmıştır. Multipl sklerozun daha nadir olduğu ülkelerde bu oran düşüktür.
Bu hastalıkta ortaya çıkan spinal demiyelinizan lezyonlar genellikle küçüktür
(1-2 omurilik segmenti yüksekliğinden az) ve genellikle omuriliğin periferinde
yerleşirler. Bu nedenle daha çok tam olmayan bir Brown-Séquard sendromu ya da
Lhermitte belirtisi gibi parsiyel miyelit ataklarına neden olurlar (Şekil
10).
Şekil 10 A ve Şekil 10 B.
Multipl sklerozlu bir hastanın T2 ağırlıklı sagital (A)
ve transversal (B) MR kesitlerinde servikal medulla spinalis yerleşimli demiyelinizan
lezyonlar (oklar) görülmektedir..
Uzun süre multipl sklerozun bir
varyantı olduğu düşünülen nöromiyelitis optika ya da Devic hastalığı,
günümüzde optik nevrit ve karakteristik ‘longitudinal olarak yaygın
transvers miyelit’i (longitudinally extensive transverse myelitis=LETM)
oluşturan ayrı bir inflamatuvar demiyelinizan hastalık olarak ele
alınmaktadır. LETM, MR incelemesinde omuriliğin 3 vertebra segmenti
yüksekliğinden daha fazla bir kesimini tutar. Patolojik incelemede omurilikte
santral yerleşimli, demiyelinizasyonun yanısıra nekroz, polimorf ve eozinofil
lökositler, hiyalinize damarlar ve immünglobulin, kompleman birikimleri
içerdiği görülen lezyonlar, genellikle simetrik şiddetli paraparezi ve sfinkter
kusuruna sebep olur. Kranyal MR incelemesinde tipik multipl skleroz plakları
görülmez ya da bu hastalığa özgül olmayan beyaz madde değişiklikleri izlenir.
BOS’ta polimorf nüveli lökositlerin baskın olduğu belirgin bir pleositoz ve
protein yüksekliği vardır. Yakın zamanda merkez sinir sisteminin en yaygın su
transport proteinlerinden olan Akuaporin-4’e karşı antikorların bu hastalığı
ortaya çıkaran başlıca etmen olduğu gösterilmiştir. Anti-akuaporin-4
antikorların (anti-AQP4 veya NMO-IgG) varlığı günümüzde Devic hastalıği
için bir tanı kriteri ve yüksek atak tekrar riskinin belirteci olarak
kullanılmaktadır.
Transvers miyelit tablosu ile
hekimin karşısına en sık olarak çıkabilen sistemik inflamatuvar hastalıklar arasında
sistemik lupus eritematozus, sarkoidoz, Sjögren sendromu ve Behçet hastalığı
sayılabilir (Bakınız: Sistemik Hastalıkların Nörolojik
Komplikasyonları, Merkez Sinir
Sisteminin Miyelin Hastalıkları). Skleroderma
ve mikst bağ dokusu hastalığı da araştırılması gereken romatolojik
hastalıklardandır. Transvers miyelit tanısı alan tüm hastalar, bu sistemik
otoimmün hastalıkların klinik ve serolojik bulguları açısından
değerlendirilmelidir. Transvers miyelitin söz konusu sistemik hastalıklarla
ilişkili olduğu hastalarda tekrarlayıcı nörolojik atak riski daha yüksektir ve
bu hastalar kronik immünmodülatuvar tedavi uygulaması açısından
değerlendirilmelidir.
Akut transvers miyelitlerin
tedavisinde intravenöz yolla yüksek doz kortikosteroidler kullanılır (örneğin,
metilprednizolon 1000mg/gün, 5 gün süre ile). Ağır seyirli ve steroid
tedavisine yanıtsız olgularda plazmaferez ya da kombine tedaviler
(kortikosteroid, plazmaferez ve İV siklofosfamid gibi) yararlı
olabilmektedir. Nörolojik defisitlerin prognozu hastadan hastaya değişir.
Çok hızlı şekilde ve ağrı ile birlikte yerleşen, nörolojk kaybın ağır olduğu
olgularda prognoz daha kötüdür. Yaklaşık olarak hastaların üçte biri sekelsiz
olarak iyileşir, üçte birinde orta derecede, diğer üçte birinde ise ağır
nörolojik sekeller kalır. Multipl skleroz tanısına varılan ya da
tekrarlayıcı merkezi sinir sistemi hastalığı gelişme riski yüksek görülen
hastalarda yeni ataklara karşı uygun önleyici tedaviler planlanır (Bakınız:
Merkez Sinir Sisteminin Miyelin Hastalıkları).
OMURİLİĞİN DAMARSAL
HASTALIKLARI
OMURİLİĞİN KAN
DOLAŞIMI
Omuriliği
besleyen arterler aort ile subklavya ve internal ilyak arterlerlerin
dallarından çıkan segmental damarlardan kaynaklanır. Subklavyanın omuriliği
besleyen en önemli dalı vertebral arterlerdir. Bu arterlerden kaynaklanan
segmental arterler anterior median ve posterior lateral spinal arterlerin
rostral başlangıcını oluşturarak servikal medulla spinalisin beslenmesini
sağlarlar. Dorsal ve lomber omurilik aort ve internal ilyak arterlerden
kaynaklanan segmental arterlerle beslenir. Sakral omuriliği lateral sakral
arterlerin segmental dalları besler.
Bir segmental
arter önce anterior ve posterior ramuslara ayrılır. Posterior ramus bir
spinal arter verir. Spinal arter intervertebral foramenden girer, durayı
delerek anterior ve posterior radiküler dalları ile spinal ganglionu ve sinir
köklerini besler. Anterior radiküler arterlerin birçoğu küçüktür ve omuriliğe
kadar ulaşmaz. Ancak bunlardan 4-10 tanesi geniştir ve medulla spinalisin
kanlanmasını sağlar. Bunlardan arteria radicularis magna (Adamkiewicz
arteri) genellikle omuriliğin alt 2/3 ünün kanlanmasını sağlar. Ancak,
radikülomedüller arterlerin sulama alanları çok değişkendir ve bunlardan
birinin tıkanması halinde ne kadar bir omurilik alanında infarkt gelişeceği
önceden kestirilemez (Şekil 11).
Şekil 11.
Omuriliğin arterleri
Şekil 12. Omuriliğin
venleri
Anterior
spinal arter, anterior sulkus içinde tüm omurilik boyunca uzanır. Bu arterin
derin penetran dalları spinal ön boynuzları ve arka boynuzların ventral
kesimlerini sular. Beyaz maddenin öndeki üçte ikisi anterior spinal arter tarafından
doğrudan ya da oluşumuna katkı yaptığı pial anastomotik damar ağı (vazokorona
arterleri) tarafından beslenir. Böylece, pratik olarak medulla spinalisin ön
2/3 lük kısmı anterior spinal arterden kan alır. Arka 1/3 ü ise iki adet
posterior spinal arterin penetran dalları ya da anastomotik pial damar ağı
tarafından kanlandırılır. Medulla spinalisin içinde anterior ve posterior
spinal arterlerin penetran dalları ile bu yapıyı çevreleyen anastomotik damar
ağı dallarının kanlandırdığı bölgeler arasında“watershed” alanları vardır.
Kollateral dolaşımın değikenliği dolayısıyla omuriliğin bütün bölgeleri dolaşım
açısından yeterince korunmalı değildir. Bu nedenle şiddetli bir genel dolaşım
yetersizliğinde kollateral dolaşımın yeterli olmadığı bölgelerde (sıklıkla
orta-üst dorsal bölge) iskemik nekroz gelişebilir.
Anterior ve
posterior medülller venler, radiküler venlere dökülerek medulla spinalisin
venöz kanını boşaltır. İnternal vertebral venöz pleksus ekstradural aralıkta
yer alır (Şekil 12). Omuriliği drene eden ince duvarlı valfsiz venlerden
oluşmuştur. Eksternal venöz pleksus ise vertebral kolonu çevreler ve internal
vertebral venöz pleksusla yoğun bağlantı içindedir. Bu venöz pleksus sistemi
(Batson pleksusu) pelvik venlerle ve beynin kan dönüşünü sağlayan venöz
sinüslerle bağlantı içinde olduğundan intrapelvik tümörlerin omuriliğe ve
(akciğerlere uğramadan) beyne metastaz yapmasından sorumlu tutulmuştur.
OMURİLİĞİN
İSKEMİK HASTALIKLARI
Damar hastalıkları beyindekinin
tersine omurilikte nadir olarak görülür. Spinal arterlerin aterosklerozu
nadirdir ve emboliler ender olarak bu damarları tıkar. Spinal iskemik bir
lezyon daha sık olarak, ekstravertebral damarların omuriliğe sundukları kanın
azalması sonucunda ortaya çıkar. Aortun spontan diseksiyon veya rüptürü,
travması, aorttan çıkan damarların aterosklerotik ya da embolik nedenlerle
tıkanması, aortun 30 dakikadan uzun süre klampe edildiği ve özellikle torakal
bölümüne yönelik olan cerrahi girişimler bu nedenler arasında sayılabilir.
İleri sistemik hipotansiyonla seyreden kalp durması veya ağır kanama gibi
klinik durumlarda omuriliğin kanlanmasının emniyet altında olmadığı watershed
bölgelerinde (özellikle alt dorsal bölge) infarktlar oluşabilir. Vertebral
anjiografi ve aortografiye bağlı iskemik miyelopatiler bildirilmiştir. Aorttaki
aterom plaklarından kaynaklanan sistemik kolesterol embolileri miyelopatiye
neden olabilir. Fibrokartilajinöz emboliler omurgayı etkileyen
travmalarda intervertebral disk nukleus pulposusunun vertebra korpusunun içine
fıtıklanması ve buradan venöz dolaşıma geçerek radiküler venlere ulaşması
sonucunda akut bir transvers miyelopatiye neden olurlar. Dekompresyon
hastalığında (caisson hastalığı) epidural venlerde serbest hale geçen azot
gazı kabarcıkları omuriliğin venöz dolaşımını bozarak iskemik-hemorajik bir
miyelopatiye neden olur. Poliarteritis nodoza gibi vaskülitlerde ve sistemik
lupus ertematozusta iskemik bir miyelopati ortaya çıkabilir. Spinal
meninkslerin etkilendiği kronik menenjitlerde de iskemik miyelopati
gelişebilir.
Omuriliğin infarktları
genellikle anterior spinal arter alanında gelişir. Lezyon düzeyinin altında
akut olarak orta çıkan felç, ağrı ve ısı duyusu kaybı ve sfinkter kusuru olur.
Sıklıkla sırt veya ensede ağrı ile başlar ve felcin yerleşimi miyelitlere
oranla daha hızlıdır. Genellikle başlangıçta bir spinal şok dönemi olur.
Posterior spinal arterlerin alanında infarktlar seyrek görülür. Travma veya
vertebral arter diseksiyonuna bağlı olarak geliştikleri bildirilmiştir.
Spinal infarktlar MR
incelemesinde lezyonun yerleşmesinin bir kaç gün sonrasından itibaren T2
ağırlıklı kesitlerde hiperintens odaklar olarak izlenebilir. Kronikleştiğinde
T1 ağırlıklı kesitlerde hipointens miyelomalazik bir lezyon halinde görülebilir.
Omurilik infarktlarında tedavi
genel olarak semptomatiktir. İlk günlerde genel bakım, yatak ve mesane bakımı,
daha sonra paraplejik hastaya yönelik fizyoterapi çalışmalarından oluşur. Bazı
hastalarda motor fonksiyon önemli ölçüde geri dönebilir. Antikoagülasyon ve
kortikosteroidlerin bilinen yararı yoktur. Vaskülit veya meningeal
infeksiyonların seyrinde gelişen iskemik miyelopatilerin tedavisinde asıl
hastalığa yönelik tedavi uygulanır. Dekompresyon hastalığında hastanın acil
olarak yeniden basınç ortamına alınması ve ardından yavaş yavaş dekompresyona
tabi tutulması, kalıcı ağır nörolojik defisit gelişmesini engeller.
OMURİLİĞİN
KANAYICI HASTALIKLARI
Omurilik içine kanama (hematomiyeli)
beyin kanamalarına oranla çok daha nadirdir. Hemotomiyeli nedenleri arasında
spinal travmalar, vasküler malformasyonlar ve antikoagülan kullanımı gibi
kanama eğiliminin arttığı durumlar sayılabilir. Akut yerleşen bir parapleji ve
seviye gösteren duyu kusuru söz konusudur. BOS’un kanlı ve santrifüjden sonra
ksantokromik olması kanayıcı bir miyelopatiyi düşündürür. Ancak günümüzde MR
gibi gelişmiş görüntüleme yöntemlerinin yaygın şekilde kullanılması ve omurilik
basısının söz konusu olduğu durumlarda nörolojik belirtiler üzerine olası
kötüleştici etkileri bulunması nedeni ile lomber ponksiyona bu tabloda nadiren
başvurulmaktadır.
Subdural ve epidural hematomlar
da benzer nedenlerle ortaya çıkar ve hemen hemen aynı klinik belirtileri verir.
Bunlar hızlı gelişen bir kompresif miyelopatiye yol açtıklarından derhal uygun
görüntüleme yöntemleri ile lokalize edilmeleri ve cerrahi olarak boşaltılmaları
gerekir.
Omurilik ve spinal meninkslerin
vasküler malformasyonları arteriovenöz malformasyonlar ve spinal
dural arteriovenöz fistüller olarak ikiye ayrılır. Arteriovenöz
malformasyonlar da intramedüller malformasyonlar ve intradural
perimedüller malformasyonlar olarak iki grupta ele alınır. Dural
arteriovenöz fistüller orta-ileri yaşlarda ortaya çıkan progresif bir
miyelopatiye neden olurlar. Semptomlar bazen egzersizle beliginleşir. Dural
fistüller venöz sisteme drene olduğundan, yarattıkları kronik venöz
hipertansiyonun omurilik iskemisine yol açtığı düşünülmektedir. Bu gruptaki
vasküler malformasyonlarda kanama çok nadirdir. Buna karşılık, nörolojik
belirtilerin daha genç yaşlarda ortaya çıktığı arteriovenöz malformasyonlar
spinal subaraknoid kanamaya veya akut kanayıcı bir miyelopatiye neden olurlar.
İntradural arteriovenöz malformasyonlarda basamaklı şekilde ilerleyen
semptomlar görülebilir. Spinal MR incelemesi ve miyelografide bir vasküler
malformasyondan şüphe edilmesini sağlayan bulgular elde edilebilir. Lezyonun
yerleşimi, besleyici ve boşaltıcı damarları selektif anjiografi ile belirlenir
(Bakınız: Sinir Sistemi Semiyolojisi/Nöroradyoloji).
Özellikle progresif seyirli olgularda vasküler malformasyona endovasküler yolla
veya cerrahi girişim ile müdahale edilir.
OMURİLİĞİN SUBAKUT KOMBİNE
DEJENERASYONU (NÖRO-ANEMİK SENDROM)
Dünyada en sık rastlanan
metabolik miyelopati olan subakut kombine dejenerasyon, 1900 yılında Russel
tarafından tanımlanmış, ancak ön planda B12 vitamini eksikliğine bağlı olduğu
daha sonra anlaşılmıştır. B12 vitamini yetersizliği toplumda, özellikle yaşlı
popülasyonda oldukça yaygın durumdadır. Bu vitaminin yetersizliğine gastrik
parietal hücreler tarafından salgılanan intrensek faktörün eksikliği ya da daha
nadir olarak malabsorbsiyon oluşturan gastrointestinal hastalıklar (çölyak
hastalığı, geniş gastrik ve ileal rezeksiyonlar, barsak kör lupları vb), diphyllobothrium
latum infestasyonu gibi durumlar neden olur (Tablo 3). B12 vitamini
eksikliği olan annenin sütü ile beslenen bebeklerde de görülebilir. Nörolojik
belirti ve bulguları olan hastaların bir kısmında B12 vitamini yetersizliğinin
hematolojik belirtisi olan megaloblastik anemi görülmez.
Tablo 3. B12
vitamini yetersizliğinin belli başlı nedenleri (Kaynak 2’den değiştirilerek)
|
Diyetle yetersiz alım |
Sıkı vejeteryen diyet, malnutrisyon |
|
İntrensek faktör yetersizliği |
Pernisiyöz anemi, gastrektomi, gastrik atrofi |
|
Emilim bozukluğu |
Crohn hastalığı, Çölyak hastalığı, geniş ileum rezeksiyonu |
|
Konjenital hastalık |
Transkobalamin yetersizliği |
|
Kronik ilaç kullanımı |
H-2 antagonistleri, proton pompa inhibitörleri, antidiabetik (metformin) |
|
Diğer nadir hastalıklar |
Kronik pankreatit, tiroid hastalığı, diphyllobothrium latum infestasyonu |
B12 yetersizliğinden beyin,
omurilik, optik sinirler ve periferik sinir sistemi etkilenir. En ağır hasar
omurilikte, özellikle servikal ve üst dorsal bölgenin arka ve lateral
kordonlarında ortaya çıkar. İlk olarak miyelin kılıflarında şişme, intramiyelin
vakuoller ve miyelin lamellerinde ayrılma ortaya çıkar. Patolojik süreç devam
ederse miyelin dejenerasyonunu gliozis ve akson hasarı izler.
Hastalar ekstremitelerinde
paresteziler, yorgunluk hissi ve ağırlıktan yakınır. Hastalık ilerledikçe
spastik-ataksik yürüyüş ortaya çıkar. Sfinkter kontrol kusurları ve erektil
disfonksiyon sıktır. Nörolojik muayenede arka kordon ve piramidal traktusların
tutulmasına ait bulgular ile bazen buna eklenen polinöropatinin bulguları
saptanır. Kognitif ve davranışsal bozukluklar ile görme kusurları tabloya
eklenebilir. Tedavisiz kalan hastalar ağır paraparezi ile tekerlekli iskemle
veya yatağa bağımlı hale gelebilirler. B12 vitamininin ön planda miyelin hasarı
ile giden sinir sistemi hastalığına nasıl sebep olduğu tam olarak
bilinmemektedir. Bu vitamininin miyelin kılıfı için önemli maddelerden olan
metilmalonil CoA’nın süksinil CoA ya dönüşmesinde temel koenzim olduğu,
S-adenozil-L-metionin aracılığı ile miyelin bazik protein metilasyonunda ve
böylece lamellar miyelin yapısının stabilitesinin sağlanmasında rol aldığı
gösterilmiştir.
Nörolojik bulguları ile subakut
kombine dejenerasyon düşünülen bir hastada megaloblastik aneminin bulunması
tanı koydurucu olur. Bu tanıdan şüphe edilen tüm hastalarda B12 serum düzeyine
bakılmalıdır. 100 pg/100 mL’den düşük serum düzeyleri genellikle nörolojik
bulgularla birliktedir. Bazı hastalarda hematolojik değerler ve serum B12
düzeyi normalken de nörolojik belirtilerin ortaya çıkabileceğini unutmamak,
şüpheli olgularda serum metilmalonik asit ve homosistein düzeylerine bakmak
gerekir (kobalamin, metilmalonik asit ve metionin/homosistein metabolizmasının
koenzimi olduğundan enzimatik blok nedeni ile düzeylerinde artış görülür). MR
incelemesinde omurilikte sinyal artışı görülebilir (Şekil 13).
Somatosensoriyel uyandırılmış potansiyeller arka kordon iletimindeki aksamayı
göstererek klinik bulguları hafif olguların saptanmasına ya da tedavi yanıtının
izlenmesine yardımcı olabilir.
Şekil 13.
Omuriliğin subakut kombine dejenerasyonu. Birbirini izleyen T2 ağırlıklı
transvers MR kesitlerinde omurilik arka kordonunda sinyal artışı izleniyor
(ok).
Erken tanı konup tedavi
edilmesi halinde nörolojik defisitleri geri dönüşümlü olabilen, geç tedavi
edilen olguların ise ağır sekelli kaldıkları bu hastalığın tanısı bir çok kere
yüksek derecede şüpheci bir klinik yaklaşımla mümkün olur. Laboratuvar
sonuçları negatif kalan, ancak klinik bulguları subakut kombine dejenerasyonu
düşündüren hastalarda deneme tedavisi yapılması önerilir. Tedavide IM 1000 mg/gün siyanokobalamin
uygulanır. Bu doz, vitaminin vücutta depolanmasını sağlamak amacıyla ilk
7-14 günde her gün, sonraki 1 ay içinde haftada bir, daha sonra ise devamlı
olarak ayda bir uygulanır. Uzun süreyle yüksek dozda uygulanan oral tedavinin
de (2000 mg/gün) etkili olduğu
bildirilmiştir. B12 vitamini tedavisi ile aynı zamanda başlanan folat tedavisi
hematolojik tabloyu düzeltmekle birlikte nörolojik belirtileri
kötüleştirebilir. Bu nedenle, B12 tedavisinin başlangıcından en az 2 hafta
sonra tedaviye folat eklenmelidir.
Nitrözokside anestezi veya
rekreasyonel amaçla uzun süreli ve tekrarlayıcı olarak maruz kalınması,
özellikle B12 depoları yetersiz kişilerde akut-subakut yerleşimli bir
miyelopatiye yol açar. Bunun nedeni nitrözoksidin metilkobalaminin merkezindeki
kobaltı geri dönüşsüz olarak okside etmesidir. Tedavisinde B12 vitamini ve
metionin kullanılır. Bakır yetersizliğinde de subakut kombine dejenerasyona
benzer progresif bir miyelopati bildirilmiştir.
SİSTEMİK KANSERLERİN SEYRİNDE
GÖRÜLEN MİYELOPATİLER
(Ayrıca bakınız: Nöro-Onkoloji)
Metastatik lezyonlar: Genellikle ekstradural
aralıkta gelişerek omurilik basısına neden olurlar. Vertebra metastazı epidural
aralığa yayılarak ya da patolojik vertebra fraktürleri nedeniyle medulla
spinalis basısı oluşabileceği gibi, tümör dokusu epidural aralığa doğrudan
hematojen yolla ya da paravertebral bölgeden intervertebral foramenler yolu ile
de ulaşabilir.
Omurga kanalı
içinde yerleşen tümörler ve diğer yer kaplayıcı lezyonlar 1. Medulla spinalis
içinde yerleşenler (intramedüller), 2. Vertebralarda ve ekstradural
aralıkta yerleşenler (ekstramedüller ekstradural), 3. Duranın içinde
leptomeninksler ve sinir köklerinden kaynaklananlar (ekstramedüller
intradural) olarak 3 gruba ayrılabilir. En sık görülen intramedüller primer
tümörler epandimomalar ve astrositomalardır. Primer ekstramedüller tümörlerin
en sık rastlananları genellikle intradural aralıkta yerleşen nörofibroma ve
meningiomalardır. Metastatik lezyonlar ekstramedüller ve nadiren intramedüller
tipte olur. Ekstradural metastazlar (karsinoma, lenfoma ve miyeloma) muhtemelen
tüm spinal tümörlerin en sık görülenleridir.
Sistemik malin hastalıkların
seyri sırasında gelişen miyelopatiler arasında metastazlara bağlı olanlar,
diğer nedenlere bağlı miyelopatilere oranla çok daha sıktır. Bu nedenle,
malin hastalığı olan kişilerde hızlı ya da yavaş progresif seyirli ve özellikle
sırt ve ense ağrısı ile birlikte olan bir miyelopati geliştiğinde öncelikle
omurilik basısı araştırmaya yönelik görüntüleme incelemeleri yapılmalıdır (Şekil
14). Metastatik bir miyelopatinin sistemik kanserin ilk belirtisi
olabileceği de unutulmamalıdır. Spinal kanal içine diğer bir metastaz şekli
tümörün leptomeninksler üzerindeki yayılımıdır (leptomeningeal metastaz veya
meningeal karsinomatoz). Bu durumda merkez sinir sisteminin çok odaklı
tutulmasınını yansıtan bulguların yanısıra yaygın ve asimetrik radiküler
bulgularla karşılaşılır (Şekil 15).
Şekil 14. C7
vertebra korpusunun metastaza bağlı çökmesi ve epidural omurilik basısı. T1 (A)
ve T2 (B) ağırlıklı sagital kesitler.
Şekil 15.
Leptomeningeal metastaz. Sagital T1 ağırlıklı kontrastsız (A), T1
ağırlıklı kontrastlı (B), T2 ağırlıklı (C), Transversal T1
ağırlıklı kontrastsız (D) ve T1 ağırlıklı kontrastlı (E) MR
kesitlerinde, lumbosakral sinir kökleri üzerinde nodüler şekilde kontrast tutan
metastatik lezyonlar görülmektedir.
Radyasyon miyelopatisi: Medulla spinalisin
ışınlama alanına girdiği radyoterapi uygulamalarından kaynaklanan iyatrojenik
bir hastalıktır. İnsidensi total radyasyon dozu, fraksiyon başına doz ve
radyasyona maruz kalan doku volümüne bağlıdır. Total dozu 6000 rad’ın altında
kalan ve günde 200 rad’ı aşmayan uygulamalarda miyelopatiden sakınılabildiği
gösterilmiştir. Sinir dokusunun radyasyona bağlı doğrudan hasarı ve omuriliği
besleyen damarlardaki değişikliklerin miyelopatiden sorumlu olduğu ileri
sürülmüştür.
Radyasyonun omurilik üzerine
bilinen akut bir etkisi yoktur. Geç dönemde ortaya çıkan omurilik hasarları
erken ve geç gecikmiş miyelopati olarak sınıflandırılabilir. Erken gecikmiş
radyasyon miyelopatisi radyasyon uygulamasından haftalar sonra ortaya
çıkar. Ekstremitelerde boyun fleksiyonuyla artan paresteziler ve Lhermitte
fenomeni görülür. Medulla spinaliste demiyelinizasyon ve
oligodendrositlerdeki azalmaya bağlı olarak geliştiği düşünülmektedir. Geç
gecikmiş radyasyon miyelopatisi (Şekil 16) iki ayrı formda
görülür. Progresif miyelopati şeklinde olanı radyasyon tedavisinden 12-15 ay
sonra ortaya çıkar. Klinik tablo genellikle bir Brown-Sequard sendromu şeklinde
başlar ve tam bir transvers miyelopatiye doğru yavaş progresyon gösterir.
Patolojik incelemede omurilik gri ve beyaz maddesini tutan nekroz alanları
görülür. Progresif alt motor nöron tipi zaaf ile giden form ise radyasyondan
3-14 ay sonra ortaya çıkar. Ön boynuz hücrelerindeki patolojik değişikliklere
bağlıdır. Ekstremitelerde asimetrik atrofi, kuvvetsizlik ve fasikülasyonlarla
seyreder. Radyasyon miyelopatilerinde başlıca ayırıcı tanı sorununu metastatik
tümörler oluşturur. Ağrısız seyir radyasyon miyelopatisi tanısını
kolaylaştırmakla birlikte uygun spinal görüntüleme yöntemlerine başvurulması
gerekir. Geç gecikmiş radyasyon miyelopatisinin tedavisinde kortikosteroidler,
warfarin, pentoksifilin ve E vitamininden, hiperbarik oksijen uygulamalarından
yararlanan bazı hastalar bildirilmiş olmakla birlikte, nörolojik tablonun
progresif seyrini etkilediği gösterilmiş bir tedavi yöntemi mevcut değildir.
Şekil 16. Servikal omurilikte radyasyon miyelopatisi. T2 ağırlıklı
sagital MR kesitinde tüm servikal bölgede genişlemiş olan omuriliğin içinde
hiperintens sinyal değişikliği izleniyor.
Paraneoplastik miyelopatiler: Paraneoplastik
nörolojik sendromlar, bir sistemik malin hastalığın seyri sırasında sinir
dokusunda gösterilebilir bir tümör infiltrasyonu, metastaz ya da tümör
dışı diğer nedenler olmaksızın ortaya çıkarlar. Bir çoğunda nöral dokuya karşı
oluşturulmuş antikorlar mevcuttur. Paraneoplastik miyelopatiler yalnız
başlarına ya da ensefalomiyelit, serebellar dejenerasyon ve periferik nöropati
gibi diğer paraneoplastik nörolojik sendromlarla birlikte olabilir.
Bilinen sistemik tümörü olan hastalarda ya da bu tümör saptanmadan önce ortaya
çıkabilirler. En sık görülen şekli nekrotizan bir miyelopatidir. Küçük
hücreli akciğer kanseri, lenfoma veya lösemi ile birlikte olabilir. Klinik
tablo Brown-Sequard sendromu şeklinde asimetrik başlayabilir, bilateral
simetrik şekle dönüşerek arefleksik paraplejiye doğru ilerler. Bazı olgularda
anti-Hu antikoru gösterilebilir. Bu antikorun saptandığı ve bilinen kanseri
olmayan hastalarda küçük hücreli akciğer kanserinin dikkatle araştırılması
gerekir. Diğer bir paraneoplastik miyelopati formu başlıca lenfomalarla
birlikte olur ve ön boynuz hücrelerinin dejenerasyonuna yol açar. Klinikte
öncelikle bacakları tutan, alt motor nöron tipinde subakut seyirli ilerleyici
kuvvetsizlik görülür.
MEDULLA SPİNALİSİ ETKİLEYEN
HEREDOFAMİLYAL HASTALIKLAR
Bir çok genetik
nörodejeneratif hastalığın belirti ve bulgularının bir kısmı medulla spinalisi
oluşturan yapıların hasarına bağlıdır. Burada omurilik tutulmasının ön planda
olduğu bir hastalık grubundan söz edilecektir.
Herediter spastik
parapleji (HSP) (Familyal spastik parapleji,
Strumpell-Lorrain sendromu): 1880’de Strumpell’in tanımladığı,
daha sonra Lorrain tarafından etraflı şekilde tartışılmış olan bu sendromun
prevalansı 2-10/100.000 olarak bildirilmiştir. Bacaklarda çok yavaş ilerleyen
simetrik spastisite ve kuvvetsizlik, yürüme güçlüğü, artmış tendon refleksleri
ve ekstensör taban derisi refleksinden oluşan bir klinik tablo söz konusudur.
İdrar aciliyeti gibi sfinkter kusurları, alt ekstremite distallerinde uyuşmalar
ve bozulmuş vibrasyon duyusu gibi duyusal semptomlar bulunabilir. Komplike
olmayan tiplerinde sadece bu belirti ve bulgulara rastlanırken, komplike
formlarında epileptik nöbetler, demans, kas atrofileri, ekstrapiramidal
bulgular, periferik nöropati ve katarakt gibi ek anormallikler görülür.
Kortikospinal
traktuslar ve daha az oranda arka kordonlarda, bu traktusların distal
kesimlerinde en belirgin olan aksonal dejenerasyon söz konusudur. HSP’nin
genetik geçişi ileri derecede heterojendir. Dominant geçişli formlar
resesiflere göre daha sıktır.
Dominant
geçişli komplike olmayan HSP nin en sık görülenleri kromozom 2p21-p22??
lokalizasyonundaki SPG4 lokusu (yaklaşık %45
olgu, spastin geni) ve 14q11-q21 lokalizasyonunda
SPGA3 lokusu (yaklaşık %10 olgu, atlastin geni) ile ilişkilidir.
Otozomal resesif HSPlerin yaklaşık yarısı 15q13-q15 üzerindeki SPG11
lokusu (Spataksin geni, spastik parapleji ve ince korpus kallozum) ile
ilişkilidir (Bu konuda ayrıntılı bilgi için bakınız: Kaynak 9). Sık görülen
formların bazılarına ilişkin genetik incelemeler gelişmiş laboratuvarlarda
ticari olarak yapılabilmektedir.
HSP’nin doğal
gidişini değiştirecek bilinen bir tedavi yoktur. Bununla birlikte klinik gidiş
oldukça iyidir. Adölesanstan sonra başlayan olgularda genellikle yavaş bir
progresyon izlenirken erken çocuklukta başlayanlarda fark edilir bir progresyon
görülmeyebilir. Komplike olmayan HSP’lerde üst ekstremitelerde ve bulber
kaslarda kuvvetsizlik, konuşma ve yutma güçlüğü, kranyal sinir tutulmaları, kas
atrofisi ve fasikülasyonlar, periferik nöropati bulguları görülmez. Böyle
bulguların görüldüğü hastalarda diğer tanı olasılıklarını düşünmek gerekir.
Spinal ataksiler:
Bakınız: Ataksiler.
SERVİKAL SPONDİLOTİK MİYELOPATİ
İntervertebral disklerin
dejenerasyonu, bunların geriye, spinal kanal içine doğru bombeleşme ve
protrüzyonlar yapmaları, bunlarla birlikte vertebra korpuslarının disklere komşu
köşelerinden geriye doğru uzanan osteofit oluşumlarının gelişmesi iskelet
yaşlanmasının başlıca sonuçlarından biridir. Servikal spondiloz dediğimiz
patolojik süreç spinal kolonun boyunda en hareketli olduğu yerlerde daha
belirgin olarak ortaya çıkar ve en sık C4-C5, C5-C6 ve C6-C7 aralıkları
düzeyinde görülür. Bu patolojik sürecin omurga kanalını ve intervertebral
foramenleri belirgin derecede daralttığı durumlarda omurilik ve spinal sinir
kökleri progresif seyirli bir hasara uğrar. Spinal kanalın yapısal olarak dar
olması ve/veya ligamentum flavum hipertrofisi gibi faktörler de omurga
kanalının daralmasına katkıda bulunur. Bu yapısal ve dejeneratif faktörlerin
etkisi ile daralmış olan spinal kanalın içinde sıkışan omurilik, gündelik
hayatın tekrarlayıcı boyun hareketleri sırasında kronik travmaya maruz kalır.
Yüksekten düşme ve trafik kazası gibi majör travmalar omurilikteki zedelenmeyi
akut olarak arttırarak servikal spondilotik miyelopatiyi belirginleştirebilir
ya da o güne kadar hasarlanmamış omurilikte patolojik süreci başlatabilir.
Servikal spondilotik miyelopatide, omuriliğin sıkışmanın doğrudan etkisinin
yanısıra vasküler yetersizliğe bağlı iskemi nedeniyle de hasar gördüğü
düşünülmektedir. Omurilik atrofiye uğrayarak düzleşmiş, parenkiminde demiyelinizasyon
ve nekrozla giden değişiklikler ortaya çıkmıştır.
Klinik belirti ve bulguları,
boyunda ağrı ve hareket kısıtlılığı, üst ekstremitelerde ağrı ve uyuşmalar, alt
ekstremitelerde spastisite, kuvvet kaybı ve bazen ataksi şeklinde
özetlenebilir. Boyunda hareketle belirginleşen ağrı hekimin dikkatini servikal
bölgeye çekebilir. Ancak bu yakınma bazı olgularda çok geri plandadır ya da
hastanın ileri yaşına bağlı olduğu kanısını uyandıracak şekilde çok süregen bir
niteliktedir. Üst ekstremitelerdeki ağrı ve uyuşmalar, sinir köklerinin
intervertebral foramenler çevresinde protrüzyona uğrayan disk ya da osteofitler
tarafından basıya uğratılması ile ortaya çıkar. Genellikle unilateral ya da
belirgin derecede asimetrik olan bu yakınmalar boyundan omuza, skapula
medialine ve kola vuran ağrılar şeklindedir. Hasta basıya uğrayan radiksin (en
sık olarak C5, C6 veya C7) dermatomunda parestezilerden yakınır. Bu
paresteziler özellikle el parmaklarında belirgindir ve hangi parmağa vurduğuna
bakılarak tutulan radiks hakkında fikir edinilebilir (örneğin: başparmağa vuran
uyuşmalar Þ C6). Nörolojik muayenede hasara uğrayan sinir kökü veya köklerine uygun
dermatomlarda duyu kusuru, bu radikslerin taşıdığı reflekslerin azalması veya
kaybı ile ileri durumlarda uygun miyotomlarda kas kuvvetsizliği ve atrofisi
gözlenir.
Servikal spondilotik
miyelopatide omurilik hasarı genellikle asimetrik bir paraparezi şeklinde
kendini gösterir ve lezyonun yerleşimi ile şiddetine bağlı olarak bir
kuadripareziye doğru ilerleyebilir. Alt ekstremitelerde artmış tendon
refleksleri ve ekstensör taban derisi refleksi bulunur. İlerlemiş olgularda
bacaklarda spastisite gelişir. Duyusal belirti ve bulgular ayaklardaki uyuşma
ve karıncalanmalar ile vibrasyon ve pozisyon duyusunda belirgin olan azalmadır.
Bazı olgularda Lhermitte belirtisi görülebilir. Hastalık ağırlaştıkça
spastisite ve kuvvetsizlik nedeni ile yürüme ileri derecede bozulur ve sfinkter
kusurları eklenir.
Servikal spondilotik
miyelopatideki belli başlı tanı güçlüklerinden birisi, spondiloza bağlı çeşitli
ağırlıktaki radyolojik değişikliklerin genel popülasyonda çok sık görülmesidir
(50 yaşın üzerindeki kişilerde %80). Bu nedenle, spondiloza bağlı sinir dokusu
hasarının varlığına karar verirken, hastada gerçekten nörolojik tutulmayı
yansıtan belirti ve bulguların var olduğu görülmeli ve bu bulguların radyolojik
yöntemlerle gösterilen spondilotik değişikliklerin ağırlık ve lokalizasyonu ile
açıklanabildiği konusunda yaterli kanaate sahip olunmalıdır.
Servikal vertebra
grafileri spondilozun kemik değişikliklerini ve intervertebral aralıklardaki
daralmayı gösterebilir. Lateral grafiler spinal kanalın yapısal genişliği
hakkında bilgi verir. Kesin bir kural olmamakla birlikte sagital çapın 12
mm.den dar olması miyelopati olasılığını arttıran yapısal dar spinal kanalın
göstergesi olarak alınabilir. Spinal bilgisayarlı tomografi ile osteofit
oluşumları ve disk protrüzyonları iyi bir şekilde görüntülenir. MR incelemesi
bu bilgilere ek olarak omuriliğin çapı ve üzerindeki bası etkisinin ağırlığı
hakkında bilgi sağladığı gibi, bazen parenkim içindeki patolojik sinyal
değişikliklerini gösterebilir. Parenkim içinde T2 ağırlıklı kesitlerde
hiperintens, T1 ağırlıklı kesitlerde izo- ve bazen hipointens sinyal
değişikliklerinin görülmesi spondilotik miyelopati tanısını çok kuvvetlendirir.
Ancak bu değişikliklerin görülmemesi tanıyı reddettirmez. Servikal spondilotik
miyelopati düşünülen bir hastada olanak varsa incelemeye MR incelemesi ile
başlamak iyi bir seçimdir (Şekil 17 ve 18).
Elektromiyografi servikal sinir kökü tutulmaları ile miyelopati sonucu gelişen
spinal ön boynuz hasarının dağılımı, ağırlığı ve zamanı hakkında bilgi verir.
Somatosensoriyel uyandırılmış potansiyel incelemeleri (SEP) arka kordon
hasarının gösterilmesi ve takibinde kullanılabilir. Motor uyandırılmış
potansiyel incelemeleri (MEP) inen motor yollardaki iletim kusurunu servikal
medulla spinalisin bir bölgesine lokalize ederek MR incelemesinde görülen
bulguların klinik tablodan gerçekten sorumlu olup olmadığı konusunda karar
verilmesine yardımcı olabilir (Bakınız: Uyandırılmış
Potansiyeller)
Şekil 17. T2 ağırlıklı sagital
kesitte özellikle C4-C5 ve C5-C6 düzeylerinde omuriliğin
geriye protrüzyon yapan dejenere diskler ve bunlara eşlik eden osteofitler
tarafından sıkıştırıldığı görülmektedir. Omurilik parenkimi içinde hiperintens
sinyal değişikliği dikkati çekmektedir
Şekil 18. Şekil
17’deki olgunun transversal T2 ağırlıklı MR kesitinde omuriliğin ön-arka
çapında
belirgin derecede basıldığı ve içinde hiperintens sinyal değişikliğinin
geliştiği izlenmektedir.
Ayırıcı tanıda dikkate alınması
gereken en önemli hastalıklardan biri amiyotrofik lateral sklerozdur
(ALS, Bakınız: Motor Nöron Hastalıkları).
Bu hastalıkta sıklıkla üst ekstremitelerde asimetrik zaaf ve atrofi, altta
piramidal bulgular olması ayırıcı tanı sorunu yaratır. Servikal spondilotik
miyelopatinin duyusal belirti ve bulgularının olması tanıya yardımcı olur.
Ancak, bazı ALS olgularında az veya çok spondilotik radyolojik değişikliklerin
görülmesi ciddi bir güçlük nedenidir. Elektromiyografide yaygın spinal önboynuz
hastalığının gösterilmesi ALS tanısı için en önemli laboratuvar bulgusudur.
Servikal spondiloz ve disk hastalığı ile karıştırılan ve sık rastlanan bir
başka hastalık ta karpal tünel sendromudur. Tek ya da iki yanlı belirti
verebilen bu sendromda ellerde uyuşma ve kol ağrıları olması tanı güçlüğü
yaratabilir. Gereğinde elektromiyografi ile ayrıcı tanı sağlanır.
Servikal spondilotik
miyelopatide tedaviye klinik bulguların ağırlık ve seyri ile omurilik basısının
şiddetine göre karar verilir. Çok yavaş progresyon gösteren veya uzun süreler stasyoner
kalan, omurilik basısının bağıl? olarak hafif olduğu kişilerde ve hareketi
kısıtlı yaşlı hastalarda omurga mobilizasyonunu kısıtlayan boyun atelleri
hastalığın progresyonunu yavaşlatmak için yeterli olabilir. Buna karşılık çok
hareket ve seyahat eden genç hastalar, nörolojik tablonun hızlı seyrettiği
olgular ve radyolojik omurilik basısının şiddetli olduğu olgularda cerrahi
dekompresyon yapılması uygun olur. Çok seviyeli basısı olan olgularda posterior
yaklaşımla laminektomi, bir ya da iki disk aralığındaki basılarda ise anterior
yaklaşım tercih edilir. Cerrahi sonrasında hastaların önemli kısmında belirti
ve bulgular geriler, bir bölümünde ise hastalık progresyonunun durması
sağlanır.
ÜST EKSTREMİTE
DİSTALİNİN JÜVENİL MÜSKÜLER ATROFİSİ (Hirayama Hastalığı)
K. Hirayama tarafından 1959’da
tanımlanan bu hastalıkta elde ve önkolda yavaş ilerleyen, unilateral veya
asimetrik şekilde bilateral kas kuvvetsizliği ve atrofisi ortaya çıkar.
Genellikle hızlı boy atma dönemindeki gençlerde görülür (onlu ve erken yirmili
yaşlar). Önkoldaki atrofiden genellikle C6 innervasyonlu brakioradialis
kası kurtulur (oblik amiyotrofi). Duyu kusuru yoktur veya motor belirti
ve bulgulara oranla çok geri plandadır. Klinik tabloya yol açan spinal önboynuz
hasarından, özellikle boyun fleksiyonu sırasında dural kesenin öne doğru aşırı
deplasmanı nedeniyle omuriliğin ezilip düzleşmesi ve bundan kaynaklanan iskemik
değişikliklerin sorumlu olduğu düşünülmektedir (Şekil 19).
Şekil 19.
Hirayama hastalığı. T1 (A) ve T2 (B) ağırlıklı sagital MR
kesitlerinde orta-alt servikal omurilikte atrofi ve hiperintens sinyal
değişikliği (T2a) izlenmektedir. Omuriliğin sağ tarafında belirgin olan incelme
(C, T2 ağırlıklı transversal kesit), boyun fleksiyonunda dural kesenin
öne doğru aşırı deplasmanı ile birlikte artmakta, posterior epidural aralık
genişlemektedir (D ve E). F ve G: Sağ önkol ve elde
atrofi. Önkoldaki atrofiden brakioradialis kasının etkilenmemiş olduğuna dikkat
ediniz.
Motor nöron hastalıklarının
çeşitli formlarında da üst ekstremiteleri tutan ilerleyici alt motor nöron
hasarı bulguları görüldüğünden, bu iki tablonun ayırt edilmesi güçtür. Bununla
birlikte, Hirayama hastalığında alt motor nöron tutulması bulguları bacaklara
ve kranyal alana yayılmaz, piramidal bulgular görülmez ve hastalığın ilerlemesi
(sürekli progresyon gösteren motor nöron hastalıklarının aksine) birkaç yıl
progresyon gösterdikten sonra genellikle durur (5 yılda olguların %73’ünde).
Motor nöron hastalıklarında elektromiyografi ile yaygın ön boynuz hasarı
bulguları gözlenirken, Hirayama hastalığında bu bulgular servikal segmentlere
sınırlı kalır. Ayırıcı tanıda prognozu kötü olan dejeneratif önboynuz hastalığı
bulunduğu için, üst ekstremitede asimetrik kuvvetsizlik ve atrofi ile baş vuran
genç olgularda bu iyi prognozlu hastalığın düşünülmesi önem taşımaktadır.
Benzer dağılımda kas atrofileri yapan siringomiyeliler ise, tipik duyu
kusurunun önde gelen bir bulgu olması ile ayırt edilir.
Hirayama hastalığının
tedavisinde progresyonun önlenmesi için spinal dekompresyon operasyonu
yöntemleri tanımlanmıştır. Bununla birlikte, olguların büyük kısmında
progresyon spontan olarak durduğundan, nörolojik tablonun ilerleyici olduğu
dönemde aşırı kol ve boyun hareketine neden olan egzersiz ve işlerin
engellenmesi, hareketi kısıtlayıcı boyunluklar verilmesi çoğu olgu için yeterli
görünmektedir.
1. Adams RD, Victor M, Ropper AH.Principles of Neurology. 6th ed. New York: Mc
Graw-Hill, 1997: 1227-1277.
2. Berger JR (Ed). Spinal Cord Disorders. AAN Continuum. 2005: 11 (June)
3. Brazis PW, Masdeu JC, Biller J: Localization in Clinical Neurology. 2nd
ed. Little Boston: Brown and Company, 1990:69-92.
4. Byrne TN, Waxman SG: Spinal cord compression. Philadelphia: FA Davis, 1990.
5. Fink, JK: Hereditary spastic paraplegia. Neurol Clin N Am 2002;20: 711-726.
6. Flaherty M: Spinal cord anatomy and syndromes. American Academy of
Neurology. Syllabi-on-CD- ROM. 5 PC 003. Myelopathies. AAN, 2008.
7. Harting JK: The global spinal cord ’97. http://www.neuroanatomy.wisc.edu/sc97/text/SC/contents.htm
8. Hirayama
K: Juvenile Muscular Atrophy of Distal Upper Extremity. Internal Medicine
2000;39:283-290
9. Pestronk A: Spinal cord disorders. http://neuromuscular.wustl.edu/spinal.html
10. Wingerchuk DM:
Infectious myelopathies. American Academy of Neurology. Syllabi-on-CD- ROM. 5
PC 003. Myelopathies. AAN, 2008
11. Wingerchuk DM:
Inflammatory and immune mediated myelopathies. American Academy of Neurology.
Syllabi-on-CD- ROM. 5 PC 003. Myelopathies. AAN, 2008
12. Woolsey RM, Young
RR (eds): Disorders of the spinal cord. Neurol Clin. 1991; 9 No: 3 (Aug).