AMİYOTROFİK LATERAL SKLEROZ
Yeşim PARMAN, Coşkun ÖZDEMİR
Son güncelleme tarihi: 05. 05. 2009
Giriş ve Epidemiyoloji
Amiyotrofik Lateral
Skleroz (ALS), diğer adıyla motor nöron hastalığı
(MNH) primer motor korteks,
beyinsapı ve medulla spinalisteki motor nöronların dejenerasyonuyla kendini
gösteren ilerleyici, ölümcül bir hastalıktır. Kortikospinal
yollar, beyinsapı ve spinal
motor nöronların tümünün tutulumu klinik tabloyu ve prognozu
belirlemekle birlikte, özellikle ölüme neden olan spinal
motor nöronların dejenerasyonu sonucu solunum kaslarının
tutulmasıdır. Birçok Avrupa ve Kuzey Amerika
çalışmasında ALSnin insidensi 1-3/100 000 olarak bildirilirken, prevalansı ise yılda 4-6/100 000dır.
Dünyada yaklaşık 90-100 bin, Türkiyede ise 3500-5000 ALS
hastası olduğu düşünülmektedir. Nedeni bilinmemekle birlikte
Doğu Pasifikte Guam
Adasında, Japonyada Kii Yarımadasında
ve Yeni Ginede Batı Papua gibi bazı
coğrafi bölgelerde insidens ve prevalansının dünyanın diğer
bölgelerine göre daha yüksek olduğu bildirilmektedir. ALS nin insidensi yaşla artar;
40 yaştan önce düşük, 75 yaş civarında ise en
yüksektir. Erkekler kadınlardan daha çok etkilenir. Bulber
başlangıçlı ALS yaşlı hastalarda, özellikle de
kadınlarda daha sıktır. Sporadik ALSnin birçok çalışmada ortalama
başlangıç yaşı 60-65 arasında değişmektedir,
ailevi olanda ise ortalama başlangıç yaşı bundan bir dekad öncedir. Çok nadir olarak 2 ve 3. dekadda
da görülebilir. Sporadik ALSde
erkek/kadın oranı 1.5/1 iken, ailevi ALSde
bu oran 1/1 dir. Ailevi olgular tüm hasta grubunun
%10nu oluşturur. Ailevi ALS hastalarında tanımlanan ilk gen 21.
kromozomda bulunan superoksit dismutaz 1 (SOD1) genidir. SOD1, tüm ailevi
olguların yaklaşık % 5inden sorumludur ve günümüze kadar
130dan fazla mutasyon tanımlanmıştır. Ailevi ve sporadik olgular arasında, klinik tablo ve nöropatolojik bulgular açısından belirgin farklar
gözlenmemektedir. Ailevi ve sporadik ALSde görülen motor nöron dejenerasyonunun ortak moleküler
mekanizmayı paylaştığı düşünülmektedir. Bu
nedenle genetik çalışmalar sayesinde oluşturulan transgenik hayvan modelleri hastalığın etyopatogenezinin anlaşılabilmesine ve tedavi
perspektiflerinin oluşturulabilmesine katkıda bulunacaktır.
Bazı faktörlerin ALS
oluşumunda etkili olduğu ileri sürülmüştür. Bunların
arasında travma, egzersiz, diyet, E vitamini alımı, şehirde
yaşamak, alkol tüketimi, sigara içmek, deri ve elektrikle ilintili sanayi
alanlarında çalışmak sayılabilir. Geçirilmiş poliomiyelit gibi viral infeksiyonların etken olabileceği öne sürülse de
kesin kanıt bulunamamıştır. Bazı meslek
gruplarında ALSye rastlanma oranının
yüksek olabileceği gözlenmiştir. Örneğin Birinci Körfez
Savaşında (Ağustos 1990-Temmuz 1991) görev yapan Amerikan Ordusu
askerleri arasında yapılan bir araştırmada ALSye rastlanma oranı oldukça yüksek bulunmuş,
ardından askeri personelin araştırma grubunu
oluşturduğu prospektif çalışmada
da bu meslek grubunda ALSden ölüm riskinin yüksek
olduğu saptanmıştır.
Çalışmalara göre
sağ kalım süresi ALS semptomlarının başlamasından
itibaren ortalama 2.5-3.5 yıldır. Semptomların başlama
bölgesinin prognozu belirlemede önemli bir faktör
olduğu da söylenmiştir. Buna göre başlangıçta bulber bölgeye ait semptomları olan hastaların
sağ kalım süresi, ekstremite tutulumu olanlara
göre daha kısadır.
Klinik Özellikler ve Tanı
a. Tanı kriterleri
Üst ve alt motor nöron tutulumu
bulgularının birlikte bulunması ALSnin
klinik özelliğidir. Çağımızda teknolojinin sunduğu
birçok olanağa rağmen ALS tanısının klinik ve
kliniği destekleyen elektrofizyolojik
bulguların bir araya gelmesiyle mümkün olduğunu söylemek
yanlış değildir. İyi bir klinisyen
hastalık öyküsü ve nörolojik muayeneyle hastalığın
tanısını koyabilir. Elektromiyografinin
(EMG) de yine hastalık öyküsü ve klinik muayene ışığında
yapılması son derece önemlidir. Ayırıcı
tanıda yer alan diğer hastalıklar için gerekli laboratuvar yöntemlerine başvurulması da
gereklidir. Bunlardan ilerde söz edilecektir. İlk kez 1990 da ALS için
tanı kriterleri oluşturulmuştur. El Escorial
Kriterleri (Madrid yakınlarında toplantının
yapıldığı yere atfen) adı verilen bu kriterlere son
hali 2000 yılında verilmiştir (Tablo 1). Hastaları
El Escorial Kriterlerinde yer alan kategorilere göre
değerlendirmek, günlük klinik uygulamada pratik olmasa bile, daha çok
çalışma ve araştırmalar için bir fikir birliği
sağlanması açısından önemlidir.
Tablo 1. Gözden geçirilmiş El Escorial
tanı kriterleri (Brooks ve ark., 2000)
___________________________________________________________________
ALS tanısı için gerekli olanlar:
A:1 Klinik, elektrofizyolojik
veya histopatolojik olarak alt motor nöron
tutulumunun kanıtlanması
A:2 Klinik muayene ile üst motor nöron tutulumunun
kanıtlanması
A:3 Öykü veya muayene ile belirti ve bulguların bir
vücut bölgesi içinde ya da diğer bölgelere
ilerleyici özellikte yayılması
Olmaması gerekenler:
B:1 Alt motor nöron ve/veya üst motor nöron tutulumunu
açıklayabilecek başka bir hastalığı telkin eden elektrofizyolojik ve histopatolojik
veriler
B:2 Var olan klinik ve elektrofizyolojik
bulguları görüntüleme yöntemleriyle açıklayabilecek veriler
Bu ilkeler çerçevesinde;
Kesin ALS
Olası ALS
Olası ALS-Laboratuvar
destekli
Mümkün ALS
___________________________________________________________________________
b. Belirti ve Bulgular
ALSli hastaların bir
bölümünde yakınma ve belirtiler bulber bölgeden,
diğer bir bölümünde ise taraflardan başlar. Bulber
başlangıçlı ALS formuna progresif bulber felç (palsy) (PBP),
taraflardan başlayana ise progresif müsküler atrofi (PMA) de
denir.
Bir çok hastada ilk göze çarpan
lokal zaaf ve atrofidir. Hastalığın
başlangıcında bazı hastalar özellikle gece belirgin olan
kramplardan yakınır. Kramplara fasikülasyonlar
da eşlik edebilir. Fasikülasyonlar tek ya da birkaç kas grubuna lokalize
olabileceği gibi tek bir ekstremiteyi
etkileyebilir, tüm vücuda yayılabilir. Bulber
başlangıçlı hastalarda ilk yakınma genellikle dizartridir, daha nadir olarak da disfajidir.
Bulber tutulumda alt fasyal
zaafın da katkıda bulunduğu nazone bir
konuşma ve spastik dizartri
karışımının, yani alt ve üst motor nöron tutulumunun
bulguları göze çarpar. Hastanın ilk fark ettiği ve dile
getirdiği yakınma ses değişikliği dir. Bu tabloya aynı anda başlayan taraf
zaafı eşlik edebileceği gibi, bulber
belirti ve bulguların başlamasından aylar sonra da ortaya
çıkabilir. Dilde zaaf ve atrofi, özellikle dil
ağız içindeyken gözlenmesi uygun olan fasikülasyonların
varlığı, boyun fleksiyon zaafı
tanı koydurucudur. Orbikülaris oris zaafına bağlı ağız kapama
güçlüğü, yumuşak damak fonasyonla iyi
kalkmasa bile farenks refleksinin kaybolmaması
genellikle sık görülen belirtilerdir. Ayrıca çene refleksinin
varlığı da araştırılmalıdır. Solunum
kaslarının tutulumu bulber
başlangıçlı ALS de değişkendir. Üstte sözü edilen alt
fasyal tutulumun sonucu olarak ağız
kapamadaki zaaf nedeniyle hastaların vital
kapasitelerinin değerlendirilmesi sağlıklı bir şekilde
yapılamayabilir.
Taraflardan başlayan ALS
de adından da anlaşılacağı gibi kol ya da bacaklarda, genellikle asimetrik olan zaaf ve atrofi ortaya çıkar. Zaman içinde kranyal
sinir tutulumu da tabloya eklenir. Hastaların %10-15 kadarı
hastalığın son evresine kadar bir miktar dizartri
ve disfajileri olsa da konuşma yetilerini
kaybetmezler. Buna karşılık erken evrede solunum yetmezliği
gelişen hastalar da görülebilir. Bazı hastalar uzun bir süre,
tanı açısından zorluk yaratabilecek, üst motor nöron bulguları
olmaksızın sadece taraf zaafı ve atrofiyle
kendini gösteren klinik özellikler sergileyebilirler (psödo-polinevritik form). Bu durumda en iyi tutum ayırıcı tanıda yer alan
hastalıkları dışladıktan sonra klinik izlemdir.
Primer lateral
skleroz (PLS) ilerleyici üst motor nöron tutulumuyla giden bir tablodur. Bu tür
bir klinik formda başlayabilen ALS tabloları olabileceğinden
tanı açısından şaşırtıcı olabilir.
Genel eğilim 3 yıl PLS tablosuyla giden durumda bu tanıda karar
kılmaktır. PLSnin prognozu
ALS ye göre çok daha iyidir.
ALSde okülomotor
tutulum, sfinkter kusuru, otonomik
ve duysal belirtiler genellikle görülmez. Kognitif
tutulum hastalığın başlangıcında rastlanan bir
özellik olmamasına rağmen ALS-demans sendromunda (tüm ALS hastalarının %5i) demans önde giden bir bulgudur.
c. Ayırıcı
Tanı
ALSnin ayırıcı
tanısında yer alan başlıca klinik tablo ve sendromlar Tablo 2de yer almaktadır.
Tablo 2. ALSnin ayırıcı
tanısında yer alan klinik tablo ve sendromlar
Klinik tablo/sendrom
Bulgular/ayırıcı tanı
___________________________________________________________________________
Kafa tabanı-Kranyoservikal
Bulber tutulum+uzun traktus
bulguları
bileşke lezyonları
(MR ve/veya BT ile ayırıcı tanı
yapılır)
Servikal
miyelopati
İlerleyici
zaaf+asimetrik AMN bulguları
(Radiküler tipte ağrı, bulber
tutulum yoktur
MR da spinal+ kök basısı bulguları
olur-en çok bu
tablo ile karışır)
Sirengomiyeli
ÜMN+AMN bulguları
(Spinal MRla tanı konur, ALSden ayrılır)
İnklüzyon cisim
miyoziti
İlerleyici zaaf+bulber bulgular+solunum
kaslarının
tutulumuna bağlı solunum yetmezliği
(EMG+kas biyopsisiyle ayırıcı
tanı yapılır)
Kramp/fasikülasyon/miyokimi
Kramplar, bazı durumlarda zaafın da eşlik ettiği
sendromları
fasikülasyon ve kasılmalar , Isaacs
Sendromu
(EMG ve VGKC antikorları ile tanı konur)
Multifokal motor
nöropati
Fokal asimetrik başlar, sadece AMN
bulguları
(EMG de motor sinirlerde ileti bloğu, IVIg ile
tedaviye
yanıt verir)
Kennedy
Hastalığı
Erkekleri tutar, yavaş ilerleyici bulber+taraf
(Xe
bağlı bulbo-spinal
atrofi)
zaafı
(Aile
öyküsü + hafif duysal nöropati+genetik
test-CAG tekrar artışı- ile tanı konur)
Kısaltmalar:
ÜMN üst motor nöron, AMN alt motor nöron, MR manyetik rezonans, VGKC voltaja
bağlı potasyum kanalı.
Tablo 2de belirtilen hastalıklar
dışında yer alan, ALSyi taklit
edebilecek ya da ALS ile karışabilecek,
daha nadir olarak gündeme gelen fakat literatürde yer alan bazı klinik
tablolardan da söz etmek gerekmektedir. İnfeksiyona
ya da başka etyolojik
faktörlere bağlı bu hastalıklardan bazıları ilaçla
tedaviye cevap verdiği için hastanın klinik tutulumuna, laboratuvar bulgularına göre ayırıcı
tanıda yer almalıdır. Bunlardan başlıcaları
HTLV1 miyelopatisi, HIV infeksiyonu,
poliomiyelit, Lyme
hastalığı ve kansere bağlı durumlardır. HTLV1 miyelopatisinde bilindiği gibi yavaş ilerleyici, sfinkter kusurunun da eşlik ettiği spastik paraparezi ortaya
çıkmaktadır. Nadir olarak ALSye benzer bir
tabloya neden olduğu da yazılmıştır. Bu tabloda dil ve
taraflarda fasikülasyon ve atrofi,
piramidal sendrom, EMGde
de yaygın denervasyon bulguları bulunur. Sfinkter kusurunun da eşlik ettiği bu klinik
özelliklere sahip 2 hastada yapılan otopside ALS ye özgü histopatolojik bulgulardan çok inflamasyona
rastlanmıştır. ALS ile arasında ilişki kurulan diğer
infeksiyöz durum HIV ile olandır. HIV infeksiyonu ve ALS sendromu olan
bir hastanın anti-viral tedaviye cevap
verdiği görülmüştür. Buna rağmen HIVin
ALSye benzer tablolarda patojenik
faktör olduğunu söylemek için elde kanıt yoktur. Bununla birlikte HIV
infeksiyonu açısından risk grubunda olan ALSli hastalarda HIV serolojisine
bakılmalıdır. Polio infeksiyonu aşısına rağmen halen
dünyada en sık rastlanan motor nöron hastalığıdır. Poliodan yıllar sonra ortaya çıkan, stabil giden ön boynuz hastalığının
kötüleşmesiyle karakterize post-polio sendromu ALS ile karışabilir. Hastanın
öz geçmişindeki polio öyküsü, çok
yavaş progresyon, ayrıca ÜMN
bulgularının bulunmayışı ile ALS den
ayrılır. Lyme
hastalığının ilerleyici motor nöron
hastalığına yol açtığı bildirilmiştir. Bir
olgu sunumu şeklinde sunulan tipik ALS tablosu gösteren hastanın laboratuvar bulguları çok fazla desteklemese de (BOS
proteini normal, hücre yok, sadece oligoklonal
bantlarda pozitiflik) Lyme hastalığı
açısından endemik bir bölgede
yaşadığı için Lymea özgü
antibiyotik tedavisiyle tamamıyla düzeldiği bildirilmiştir. ALSyi taklit edebilecek diğer tablolar paraneoplastik sendromlardır. Bazı hastalarda
anti-nöronal antikorların varlığı
da gösterilmiştir. Bunun dışında Hodgkin
ve non-Hodgkin lenfoma, makroglobulinemi, miyelom ve POEMSle de birlikte
bulunabileceğini gösteren olgu bildirimleri vardır. Kanser
varlığının ALSnin ortaya
çıkmasında etyolojik faktör
olabileceğini kanıtlayan kesin bulgular olmasa da, kansere
yönelik tedaviyle gerileyebilen ALS benzeri tablolar olduğundan, bu durum
göz önünde bulundurulmalıdır.
c. Tanı Yöntemleri
ALS için özgün bir tanı
yöntemi ya da laboratuvar
testi yoktur. Genel olarak klinisyenin
yaptığı ayırıcı
tanıda yer alan, ALS sendromuna yol açabilecek,
özellikle de tedavi edilebilecek hastalıkların ortaya konması
için gerekli olan testler istenmelidir. Elektrofizyolojik
testler (sinir ileti çalışmaları ve iğne EMGsi) yine de en önemli araştırma yöntemidir.
Rutinde istenen kan testleri (tam kan sayımı, sedimentasyon,
CPK, elektrolit ve karaciğer enzimleri gibi) ve kranyal
ya da spinal MR
dışında klinik tabloya göre diğer başka testler de
istenebilir (ayrıntısı Tablo 3 de verilmiştir).
Tablo 3. Rutin incelemeler dışında, klinik tabloya göre
istenebilecek testler
1- Kas biyopsisi
2- B12-Folat
3- Kan
gazları
4- Protein elektroforezi, immunfiksasyon
yöntemiyle serum immunelektroforezi
5- Anti-nöronal antikorlar
6- Ant-gangliozid antikorları (IgM
GM1)
7- Tümör belirteçleri
8- Toksinler içim
kan ve/veya idrar tahlili (kurşun, manganez)
9- HIV, HTLV1 serolojisi
10- Lyme hastalığı serolojisi
11- Heksozaminidaz düzeyi
12- Genetik test (SOD1 mutasyonu
için)
Tedavi Yaklaşımları
ALSnin bugün için geçerli
tedavisi yoktur. Hastalığın etyopatogenezini
aydınlatmaya yönelik birçok araştırma var olmasına
rağmen, yapılan çalışmalar hastalığı
iyileştirme yönünde olumlu sonuç vermemiştir. Günümüzde üstünde yoğunlaşılan tedavi
yaklaşımlarının bir bölümü mutant
SOD1in neden olduğu motor nöron dejenerasyonunun oluş
mekanizmasını model almıştır. Bir bölüm
çalışma da motor nöron dejeneresansına
kadar geçen süreçteki etapları tek tek gözden
geçirip, bu aşamalara müdahale etmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca direkt
olarak motor nöronu korumayı hedefleyen çalışmalar da
vardır. Mutant SOD1in ekspresyonunu hücrelere
zarar vermeden viral vektörler
aracılığıyla ortadan kaldırmaya yönelik
çalışmalar hayvan deneylerinde olumlu sonuç vermiştir. Bu yöntem
insanda denenme aşamasındadır. Nöronal
inklüzyonların varlığı, mitokondriyal disfonksiyon, mikroglia aktivasyonu gibi hastalık sürecinde ortaya
çıktığı kanıtlanan patolojik mekanizmalara
yönelik çalışmaların varlığı da
bilinmektedir. Bugün için ALS tedavisi için, etkisi kısıtlı da
olsa, geçerli olduğu bilinen Riluzole
motor nöron ölümüne neden olduğu kanıtlanan eksitotoksisite
teorisi sonucunda geliştirilmiştir. Riluzole
sodyum ve yüksek-voltajlı kalsiyum kanal blokajı yanında glutamat reseptör blokajı yaparak etkisini göstermektedir.
Öteden beri nörodejeneratif hastalıklar için söz
konusu edilen kök hücre tedavisi son günlerde ALS için de adından oldukça
söz ettirmektedir. Hastalara uygulanabilmesi için daha çok araştırma
ve çalışma yapılması gerekmektedir. Embriyonik
kök hücreler in vitro olarak motor nöron benzeri
hücrelere dönüşmektedir. Bu çalışmalar hayvan deneyi düzeyinde
olumlu sonuçlar verse de insanlara uygulamak ve varsa olumlu
sonuçlarını görmek için zamana ihtiyaç vardır. Daha çok kemik
iliği gibi nöral dokuya da dönüşme
yeteneği olan multipotent projenitör
hücrelerin kullanıldığı çalışmalar gelecek vaat
edebilir.
ALSde Bakım
Göz kasları hariç hemen tüm istemli
kasları tutan ve atrofiye yol açan bu kötü prognozlu, ağır kas hastalığında
henüz tedavi olanağı bulunmadığından bakım (management) büyük önem taşımaktadır. ALS
ortalama 3-4 yıl içinde eğer yardımcı solunum
olanakları kullanılmazsa, ölüme götürmektedir.
Tanıyı bildirmek ciddi bir sorundur ve
çok kötü bir prognoza sahip olan böyle bir
hastalığı, o hastalığı taşıyan kimseye
açıklamanın doğru olup olmadığı
tartışmalıdır. Bu sorunun cevabı, toplumların
kültürel özelliklerine göre değişmektedir. Birçok batı ülkesinde
hastalıkla ilgili gerçekler hastaya açıklanmaktadır. Bu, orada
olağan ve beklenen bir davranışken, bizim ülkemizde ise
çoğunlukla böyle bir gerçekle yüzleşmeye hazırlıklı
kişilik özellikleri bulunmayabilmektedir. Ülkemizde, nörologlar hastaya
genellikle ciddi bir hastalık olduğunu, uzun sürebileceğini
söylemekte, ancak birkaç yıl içinde öldürücü olabileceğini
açıklamamaktadır. Bunu uygun bir dille ve aile bireyleri içinde uygun
bulduğumuz kişi ya da kişilere
söylemeyi tercih etmekteyiz.
Bakım İlkeleri
ALS hastasının gerektiği gibi
bakımı, her şeyden önce bu konuda ciddi bir deneyimin varlığını
gerektirmektedir. Hastalık semptomlarının kontrolü, solunum ve
beslenme yetersizliği ile baş edebilmek, palyatif
bakım, öncelikli direktifler (advance directive), ötenazi, profesyonel ev vizitleri
ve supervizyonu (hospice)
konuları bu bölümde ayrı ayrı
işlenecektir. Başlangıçta şunu belirtmek çok yerinde olur:
ALS hastasının bakımı ancak multidisipliner
bir yapılanma içinde gerçekleştirilebilir. Bu çok yönlü
bakımın sadece nörolog tarafından yürütülmesi düşünülemez.
Nörolog, ekibin tanı koyan, var olan ilaç tedavisini düzenleyecek ve ekibe
öncülük edecek kişi olabilir. Bakım ekibinde tıbbın
değişik disiplinlerinden elemanlar yer alır. Bunları
hemşire, fizyoterapist, ortopedist, diyetisyen, sosyal hizmet uzmanı,
solunum terapisti, konuşma terapisti, psikolog olarak
sıralayabiliriz. Gerçekten gelişmiş ülkelerde ALS hastaları
tüm bu disiplinlerden gelen uzman kişiler tarafından birlikte
görülmekte ve izlenmektedir. Multidisipliner
bakım vazgeçilmez bir gereksinimdir. Böyle bir bakımı
gerçekleştirmek eğer iyi bir organizasyon yoksa hiç kolay olmaz. En
ideal bir organizasyon, multidisipliner hizmet veren
bir hastanenin kurulması ile gerçekleştirilebilir. Örneğin
Milanoda yakın bir tarihte nöromüsküler
hastalıklar için kurulan bir hastane tüm disiplinlerden tam gün
çalışan uzmanları kadrosunda bulundurmaktadır. Böylece bir
ALS hastası için ihtiyaç duyulacak nörolog, solunum terapisti,
konuşma terapisti, fizyoterapist, meşguliyet terapisti, palyatif bakım uzmanı, diyetisyen bir arada
bulunmaktadır. Eğer bakımda rol alacak uzman kişiler
ayrı, hele birbirinden coğrafi olarak uzak departmanlarda yer
alıyorlarsa, onlardan yararlanmak hasta için hiç de kolay değildir.
Bizim ülkemizde böyle bir organizasyon ve yapılanma yoktur. Tüm ihtiyaçları
karşılayacak merkezler de mevcut değildir. Sadece
nörologların bulunduğu bir klinik, bakım için uygun bir yer
olamaz. Bazı ülkelerde örneğin, İngilterede bazı nöroloji
klinikleri, gerekli bakım hizmetini vermek üzere (care
center) donatılmıştır. Bu
klinikler, hastanın hastaneden çıkıp evine dönüşünden sonra
onları izlemeye devam ederler.
Rehabilitasyonun çok üst düzeyde
gerçekleştirildiği bir ülke olan Danimarkada ALS
hastasının hastanedeki yatış süresi sona erince bir
çıkış programı hazırlanır ve ona ücretsiz bir
aspiratör sağlanır. Bu programa göre hastanın
yaşadığı bölge hemşiresi ile işbirliği
yapılır. Böyle bir hasta bakımı için yeterli deneyime sahip
olan hemşire hastayı izlemeyi sürdürür ve klinikle
işbirliği yapar. ALS bakımı konusunda iyi
yetişmiş, deneyim kazanmış hemşire çok önemli bir ekip
elemanıdır. Gelişmiş ülkelerde sadece ALS/MNH için
uzmanlaşmış, deneyim kazanmış hemşireler
bulunmaktadır. Bizim de bu tür elemanlara ihtiyacımız
olduğu açıktır.
ALS hastası hastalığın ileri
aşamalarında başlıca iki sorunla karşılaşır:
1) Solunum, 2) Beslenme yetersizliği;
Solunum
Solunum kasları ve diyafram
zayıfladığı zaman hastada sabahları başağrıları,
iştahsızlık, uyku düzensizliği, halsizlik, letarji gibi
belirtiler baş gösterir. Diyafram zayıflayınca özellikle yatar
durumda solunum yetersizliği ortaya çıkar. Böyle bir durumda solunum
terapisti spirometre ile solunum ölçümleri
yapmalıdır. Vital kapasitenin
düştüğü tespit edilince, hastaya bir solunum aleti ile ağız
ve burundan maske ile hava verme endikasyonu ortaya
çıkar. Bu tedavi non-invasif ventilasyon olarak
isimlendirilmektedir. Böyle bir hastanın yakından izlenmesi gerekir.
Aletin kullanım zamanları ve sürelerinin tayini gerekecektir. Solunum
yetersizliği böyle non-invasif
yöntemle kontrol edilemeyecek duruma gelebilir. O zaman yapılacak şey
trakeostomidir. Trakeostomi
arzu edilen bir şey değildir ancak böyle bir zorunluluk ortaya
çıkabilir. Bazı ülkelerde olabildiğince trakeostomiden
kaçınılmaktadır. Bu müdahale ile hastanın kolaylıkla locked-in durumuna girebileceği gerekçesi, bu
çekingenliğe yol açmaktadır. Trakeostomili
ALS hastası bir önceki duurumuna göre daha da
yakın bir ilgi ve bakımı gerektirir.
Terminal dönemde morfinin çok iyi bir çare
olduğu ileri sürülmektedir. Her ne kadar morfin solunum supresyonu yapsa da hastayı rahat ettirmekte, anksiyeteyi azaltmaktadır. Bu yüzden tercih edilen bir
tedavidir.
Beslenme ve Diyet Düzenlemesi
ALS hastasının beslenmesi çok önemlidir.
Yutma güçlüğü gösteren hastada dikkat edilecek şeyler vardır.
Salata, çiğ sebze, kuru bisküvi, sulu çorba, kuru gıdalar, sert
gıdalar- ceviz, fındık gibi-, baharatlı yemekler,
kılçıklı sebzelerden kaçınmalıdır. Beslenme
sıklığını arttırıp miktarı azaltmak bir
çare olabilir. İyi pişmiş sebze ve kesilmeye elverişli hale
gelmiş et, koyu çorba, püre daha kolay yutulabilir. Su yerine gazozlu,
gazlı içecekler tercih edilir. Gıda cinsinin hastalık prognozunu etkilemesi söz konusu değildir. Bu konudaki
iddiaların bilimsel bir kanıtı yoktur. Antioksidanlar için de
aynı şey geçerlidir.
ALS sıklıkla bulber
kasları tuttuğu için hastanın çiğnemesi, yutması
bozulmakta, beslenemez duruma gelmekte ve hızla kilo kaybetmektedir. Bu
durumda onu başka bir yoldan beslemek zorunluluğu ortaya
çıkmaktadır. Bu;
1) Nazogastrik tüp yolu ile
yapılabilir. Ancak bu uzun süre kullanılamaz.
2) En radikal çözüm PEG- perkütan
endoskopik gastrostomidir. Yani endoskopi
desteği ile karın duvarında yapılacak bir insizyonla bir tüp mideye yerleştirilir ve hasta bu
yolla beslenir. Bu yöntem kanserli ve felçli hastalarda
kullanılmıştır. ALS hastalarında da sıklıkla
bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Vital
kapasite % 50ye düşmeden önce yapılması tercih edilmelidir. PEG
de elbette deneyimli eller tarafından yapılmalı ve hasta
dikkatle izlenmelidir.
Fizyoterapi
Hasta bakımında fizyoterapistlerin rolü,
günlük aktiviteyi değerlendirmek, mobiliteyi
sağlamak gerekiyorsa bazı aletler kullanmak, tuvalet ve banyo
ihtiyaçlarının giderilmesi için evde gerekli adaptasyonları
gerçekleştirmektir. Kontraktürleri önlemek üzere
egzersiz programları yapmak, bunlara ek olarak solunum egzersizleri
uygulamak, yürümeyi sağlamak için gerekiyorsa baston ve ortez ( splints ) aletleri
kullanmak doğru olacaktır.
İletişim ve Konuşma
ALS hastası konuşamaz kendini ifade
edemez hale gelebilir. Bu durumda onun iletişim sağlayabilmesi için
uygulanacak çeşitli yöntemler vardır. En basiti harflerden
oluşan bir tabloda bir ışıkla harf seçip kelimeler
oluşturarak kendini ifade etmesidir. Tuşlara basılınca
kelimeler çıkaran sesli konuşma aletleri bulunmaktadır.
Bilgisayarı eğer eller güçsüzse göz hareketleri ile, ekrandaki
klavyeyi kullanarak mesaj verme olanağını sağlayan ileri
teknoloji de mevcuttur.
Psikolog Desteği
Hastaların bir bölümünde kognitif
bozukluklar, uyum zorlukları görülebilir. Anksiyete
gelişebilir. Kuşkusuz hem hasta kişi hem aile için bir
bakım planına ihtiyaç vardır. Öte yandan aile ile iyi bir
işbirliğine girmek zor olabilir. Yurdumuzun gerçeklerinden biri
halkımızın bilimsel yaklaşımlara yatkın olamayışıdır.
İrrasyonel inanışlar ülkemizde eğitimli kişilerde bile
oldukça yaygındır. İyi bir bakım yerine olmayan tedaviler
peşinde koşanlar çoğunluktadır.
Bakıcılar
Hastalar gibi onlara bakanlar da çok ciddi
sorunların yaratıcısı olabilirler, ALS hastası
bakımında bu sorunlar uluslararası toplantılarda önemle ele
alınmaktadır. Gittikçe ilerleyen ağır bir hastalık ve
ona sürekli bakım hizmeti veren insanlar söz konusudur. Bunlar
çoğunlukla kardeşi, kızı, eşi, annesi gibi aile
bireyleridir. Bazen bakım görevi bir günde 24 saate yaklaşabilir.
Bunun ağır bir yük olduğu kuşku götürmez. Mental, fiziksel, psikolojik sorunlar yaratan bir durumdur.
Sevdiklerine büyük bir özveri ile bakarken stres içine girmeleri mümkündür. O
nedenle desteğe ihtiyaçları vardır. Gelişmiş ülkelerde
bu amaçlar için çeşitli organizasyonlar geliştirilmekte ve
gönüllülerden oluşan destek grupları önemli hizmetler vermektedir.
Hastaları ziyaret ederek moral destek sağlamakta, sorunları ve
çareleri paylaşmaktadırlar.
Soluklanma, dinlenme amaçlı bakım (respite care) olarak ifade
edilebilecek bir yaklaşımda da bir kişi ya
da bir grup bakıcı ya da bakım
verenlerin yerini almakta ve onları bir süre (saatler, günler)
dinlenmeleri, ferahlamaları için hastanın bulunduğu yerin
dışına göndermektedir. O sürenin sonunda
yorgunluklarını, yıpranmışlıklarını
geride bırakmış olarak bakım görevine dönmeleri
amaçlamaktadır.
Hasta kaybedildikten sonra sevdiklerinin
kaybına uğrayan (matem, büyük kayıp: breavement)
aileye bir sempati ve destek ziyareti de uygulanmaktadır. Ülkemizde
aile bağları çok güçlüdür, ancak bu türlü gönüllü hizmetleri
gerçekleştiremiyoruz.
Palyatif Bakım
Hafifletici çare gibi ifade edilecek bu
yaklaşımda tedavi edemediğimiz ALS hastalarında
semptomları olabildiğince kontrol edebilmek, hastayı
olabildiğince rahat ettirmek büyük önem taşımaktadır.
Örneğin hastada kramplar rahatsız edici olabilir. Bunun
için karbamazepin, baklofen
kullanılabilir. Var olan fasikülasyonlar
kafeinle, alkolle artar, beta blokerler ve karbamazepin yararlı olabilir. Bazı hastalarda hipersalivasyon vardır. Bu, atropin
damlası ve amitriptilin ile kontrol altına
alınabilir. Bazen botulinum toksini
uygulamasına kadar gitmek gerekebilir. Bütün bu şikayet ve semptomları
yönetebilecek, terminal dönem bakımı konusunda
uzmanlaşmış doktor ve hemşirelerin oluşturduğu
ekipler bulunmaktadır ve palyatif bakım bir
uzmanlık dalı haline gelmektedir. Kanserli hastalarla başlayan
bu gelişme ALS gibi ağır seyreden, ölüme götüren hastalarda da
uygulanmaktadır. Bu elemanlar çok defa hospice
adı verilen bakım merkezlerinde görev yapmaktadırlar.
Hastanın son dönemini olabildiğince acısız,
ağrısız geçirebilmesi çok önemlidir. Bu uzman kişiler
ağrı, anksiyete, solunum yetersizliği,
uyku düzensizliği, salya akması, psikolojik bozukluklar gibi
çeşitli semptomların kontrolü için gerekli olanları
yapmaktadırlar. Terminal dönemde morfin sıkça
kullanılmaktadır. Ötenazi bu hastalar için gündemde olan bir
sorundur. Ancak bugün için sadece Hollanda da yasal bir yöntem olarak
kullanılmaktadır.
Öncelikli Direktifler (Advance
Directives)
Bu da ALS bakımında çok ciddi bir
şekilde ele alınan ama bizim çok yakın
olmadığımız bir kavramdır. Peşin ya da öncelikli direktifler olarak tercüme edebiliriz.
Hastanın ilerleyen hastalığının, güçsüzlüğünün
ileri bir aşamasında isteklerini ifade edemeyecek bir duruma
geldiğinde bu döneme ait istediklerini ve reddettiklerini yazılı
olarak belirtmesi amaçlanmaktadır. Bu belge elbette hukuki bir değer
taşımaktadır ve yasal geçerliliği vardır. Tedavilerin
bazılarını reddetme hakkı vardır. Ancak tıbbi
olarak, bilimsel olarak uygun olmayan bir tedavi isteme hakkı yoktur.
Bilinci kapandığı zaman uygulanacak temel bakım tedbirlerini
(ısıtma, beslenme ) reddedemez ya da ölümü
çabuklaştıracak ilaç isteyemez. Spesifik bir tedavi isteğinde
bulunamaz, ancak örneğin, trakeostomi
istemediğini söyleyebilir. Hastanın peşin (öncelikli) direktif
belgeleri imzalayabilmesi için mental kapasitesinin
yeterli ve 18 yaşından büyük olması gerekmektedir. Hasta fikrini
değiştirebilmekte ve imzaladığı belgeyi yeniden
düzenleyebilmektedir. Bizim ülkemizde hospice, palyatif bakım uzmanı, öncelikli direktif
gibi yapılanma ve kavramlar henüz yoktur. Bu hastalık için
kurulmuş merkezlerimiz yoktur. Hastalar teşhis konulduktan sonra
oldukça zor durumda kalmaktadır ve bakım ekipleri kurulmuş
değildir. Bugün için tanıyı koyan nörologun kişisel girişimleri
ile solunum aleti ve PEG gibi tedbirler az sayıdaki hasta için
gerçekleştirilmektedir. İstanbuldaki Türkiye Kas
Hastalıkları Derneği bir evde bakım ekibi için
girişimde bulunmuştur. Bu hizmetin iyice geliştirilmesi,
kurumlaşması ve tüm ülkeyi kapsaması için devletin,
Sağlık Bakanlığının, Sosyal Hizmet ve Çocuk
Esirgeme Kurumunun ilgisi ve desteğine ihtiyaç vardır.
Alternatif Tedavi
Bilimsel, konvansiyonel
tedavilerin dışındaki tedavi girişimleri bu adla
anılmaktadır. Doğal çareler, bazı otlar, bitkisel tedaviler
güvenli olmayabilir. Bir hekimin görevi sadece olumlu etkisi bilimsel
yöntemlerle ispatlanmış olan ilaçları kullanmaktır. Böyle
kanıtların bulunmadığı maddeleri, otları
alternatif tedavi adı altında kullanmak doğru olamaz. Bilimsel
mantığı kullanamayan ve bir umut ihtiyacı içinde olan
hastalar bu tedavileri kolaylıkla benimseyebilirler. Yazık ki böyle
bilim dışı öneri ve uygulamalar yurdumuzda oldukça
yaygındır ve neredeyse denetimsizdir. Yine yararlı
olduklarına dair hiç bir kanıt bulunmayan refleksoloji,
bioenerji, homeopati, magnetik yatak, akupunktur gibi tedaviler geniş bir
kullanım alanı bulmakta ve bazı hekimlerce
kullanılmaktadır. Bir hastalıkta bir ilacın etkinliği
çok defa yıllar süren çalışma, araştırma ve denemelerle
ortaya çıkabilir. Hayvan deneylerinden sonra yeterli sayıdaki hastanın
bir bölümüne aktif ilaç, kontrol grubuna etkisiz madde (plasebo)
verilerek, randomize hasta seçimi ve çift kör yöntemi
ile tedavi süresi sonunda kıyaslama yapılarak ilacın
etkinliği, bunun derecesi ya da etkisizliği
saptanabilir. Bu ciddi hastalık için tedavi çalışmaları
aralıksız sürmektedir. Kök hücre tedavisi, kuşkusuz
gerçekleşmesinin gecikmemesini dilediğimiz bir umuttur. Bugün
yapılacak en doğru şey hastalar için mümkün olan en iyi
bakım olanaklarını yaratabilmek, yaşam kalitesini
yükseltmek ve bunun için devletin desteğini alabilmek olmalıdır.
KAYNAKLAR
1. Leigh PN. Amyotrophic Lateral Sclerosis. İçinde: Eisen AA, Shaw P
(Eds).
Motor Neuron Disorders and Related
Diseases. Handbook of Neurology Vol 82.
Amsterdam, Elsevier 2007: 249-278
2. Brown R, Swash M, Psinelli P (Eds). Amyotrophic Lateral Sclerosis. 2nd
Ed. London, Informa-healthcare, 2006