HAREKET BOZUKLUKLARI
Murat Emre,
Haşmet A. Hanağası, Hüseyin A. Şahin, Jale Yazıcı
Son Güncelleştirme Tarihi: 12/2008
Hareket
bozuklukları kavramı klinikte iki ayrı anlamda kullanılmaktadır. Bu kavram bir
yandan istemsiz veya anormal elemanter hareket bozukluklarını ifade ederken bir
yandan da bu anormal hareketlerin altında yatan hastalıkları ifade etmektedir.
Örneğin tremor fenomenolojik olarak iyi tanımlanmış elemanter bir hareket
bozukluğudur, esansiyel tremor ise bu elemanter bozukluğun altında yatan
hastalıklardan bir tanesidir. Bu grup hastalıklarda tutulan fonksiyonel sistem
ve anatomik yapıları göz önüne alarak hareket bozuklukları hastalıklarına ekstrapiramidal
sistem hastalıkları veya bazal ganglia (bazal ganglionlar,
BG) hastalıkları da denilmektedir. Klinikte ortaya çıkan semptomları normal
yapı ve işleyiş çerçevesinde daha iyi anlayabilmek için bu bölümde önce bazal
ganglianın anatomisi ve fizyolojisi kısaca gözden geçirilecektir.
EKSTRAPİRAMİDAL SİSTEM VE BAZAL
GANGLİA
Ekstrapiramidal
sistem deyimi motor işlevlerin yürütülmesinde piramidal sistem dışında, ona
benzer şekilde anatomik ve fizyolojik olarak tanımlanabilen ikinci bir sistemin
var olduğu düşüncesiyle, nöroanatominin tarihsel gelişimi esnasında tanımlanmış
bir deyimdir; kelime itibarıyla da "piramidal sistemin dışında kalan
sistem" anlamına gelir. Yani bir anlamda ne olduğuyla değil ne olmadığıyla
tanımlanmış bir sistemdir. Daha sonraki yıllarda anatomik bütünlük anlamında
böyle bir sistemin olmadığı anlaşılmışsa da bu deyim yine de
kullanılagelmiştir. Ekstrapiramidal sistemin ana oluşumu bazal ganglionlardır.
Motor yolları
kabaca ikiye ayırmak mümkündür: inen yollar ve geri dönen (re-entran yollar).
İnen yollar doğrudan yaptırıcı, uygulatıcı yollar iken (kortikospinal, kortikopontin,
kortikobulber) geri dönen yollar kontrol edici ve modülatör bir işlev görürler.
İki tane ana geri dönen yol ya da devre mevcuttur: kortiko-bazal
ganglia-talamo-kortikal yol ve kortiko-serebellar-talamo-kortikal yol. Bu iki
ana yol birbirine paralel ve birbirinden bağımsız olarak organize
edilmişlerdir, kendi içlerinde de bağımsız, paralel alt devreler vardır.
Korteksten aşağıya inen yaptırıcı yolların kaynağını primer motor korteks
oluşturur. Korteksten bazal gangliaya ulaşan motor yolların kaynağını ise
lateral premotor alan, suplamanter motor alan ve singulat motor alan oluşturur.
Bu bölgeler yapılacak olan hareketle ilgili motor programların hazırlanması,
sıralanması ve duyusal bilgilerin entegrasyonu (bu sayede yapılacak olan
hareketle ilgili motor emirlerin o ekstremitenin o anki durumuyla uyumlu hale
getirilmesi) görevlerini yürütürler. Bu bölgelerden bilgi alan bazal
ganglionlar ekstrapiramidal sistemin ana yapısını oluşturan, beynin
derinliklerinde simetrik olarak yerleşmiş çekirdek gruplarından oluşurlar (Şekil
1). Yukarıda da bahsedildiği gibi BG yaptırıcı değil yönlendirici, kontrol
edici, modülatör bir işlev görürler. BG'ın motor, kognitif ve davranışsal
işlevleri vardır. BG oluşturan ana yapılar Tablo
Şekil 1. Motor
sistemin belli başlı yapıları arasındaki ana ilişkilerin, geri-dönen ve
desendan yolların şematik görünüşü.
Şekil
2. Bazal
ganglia ve ilişkili yapıları gösteren koronal kesit (Washington Üniversitesi,
Radyoloji Bölümünün izniyle alınmış ve üzerine eklemeler yapılmıştır).
Şekil 3. Normal insanlarda ve Parkinson
hastalığında bazal ganglia-talamus-korteks bağlantılarının aktivite durumu.
Normalde direkt ve indirekt yollardaki aktivite dengedeyken nigrostriatal
yollardaki (SNc den putamane giden yollar) dejenerasyon sonucu direkt yoldaki
aktivite azalırken indirekt yoldaki artar. Bu değişikliğin net etkisi bazal
gangliadan talamusa ulaşan baskılayıcı sinyallerin artması şeklindedir (SNc:
Substantia nigra pars compacta, SNr: Substantia nigra pars reticulata, GPE:
Globus pallidus externus, GPİ: Globus pallidus internus, STN: subtalamik
nukleus, VL: Talamus-ventrolateral nukleus)
Tablo
1. Bazal Ganglionlar
|
·
Striatum |
|
·
Globus pallidus (eksternus ve
internus) |
|
·
Substantia nigra (pars compacta
ve pars reticulata) |
|
·
Subtalamik nukleus (Korpus
Luysii) |
Putamen ve
nukleus kaudatus'a birlikte neostriatum adı da verilir. BG'ları oluşturan bu
yapılar içinde birbirine paralel, ancak birbirinden bağımsız olarak organize
olmuş devreler vardır. Bu paralel devreler içindeki bilgi akışı, bilgi alıp
verdikleri bölgeler farklıdır. Günümüzde, kortiko-subkortikal devreler olarak
da adlandırılan bu devrelerden dört tanesi tanımlanmıştır: iskeleto-motor, okulomotor, asosiyatif ve limbik. Bu devrelerin her biri serebral korteksin farklı
bölgelerinden bilgi alırlar, BG içinde farklı bağlantı yolları izledikten sonra
talamus üzerinden tekrar bilgi aldıkları bölgeye bilgi yollarlar. İskeletomotor
devre motor korteks, premotor alan, suplamanter motor alan ve paryetal
kortekslerden gelen bilgilerin putamene ulaşmasıyla, okulomotor devre
prefrontal korteks ve suplamanter göz alanlarından gelen sinyallerin nukleus
kaudatusun gövde kısmına, asosiyatif devre frontal dorso-lateral ve
frontal-orbital bölgelerden gelen sinyallerin nukleus kaudatusun baş kısmına ve
limbik devre de singulat korteksten gelen sinyallerin ventral striatuma
ulaşmasıyla başlangıçlarını alırlar. Bu sinyaller BG'yı oluşturan diğer
yapılardaki ara istasyonlardan geçip bilgi işleme tabi tutulduktan sonra
işlenmiş bilgi talamus üzerinden aynı bölgelere geri döner. Her ana devrenin
içinde alt devreler de vardır, örneğin iskeleto-motor ana devrenin alt
devreleri farklı motor alanlardan bilgi alıp o bölgeye bilgi verirler.
Bağlantılarına göre hücrelerin ateşleme şekilleri de farklılıklar gösterir.
Ana
görevi kontrol, ince ayar ve modülasyon olduğu düşünülen BG bu işlevleri yerine
getirebilmek için kontrol edip, ince ayarını yapacağı bölgelerden bilgi almak
(aferent uyarılar) ve o bölgelere bilgi vermek (eferent uyarılar) durumundadır.
BG'ın aferent girdilerinin büyük kısmı frontal korteksten (motor korteks,
premotor alan, suplamanter motor alan, singulat korteks, dorso-lateral ve
orbito-lateral frontal korteks) bir kısmı da paryetal korteksten gelir. Bu
aferent sinyallerin BG'lara giriş yaptığı ana oluşum striatum’dur. BG'da işlem
gören bilgilerin çıkış kapısı da sınırlı olup çıkış sinyalleri globus pallidus
internus (GPi) ve substantia nigra pars reticulata (SNr) tarafından iletilir.
BG'ların eferent sinyallerinin çok büyük kısmı talamusa, küçük bir kısmı ise
beyinsapındaki pedinkulopontin nukleusa giderler. Son yıllarda BG'ların iskeleto-motor
devresinin iç organizasyonu daha iyi anlaşılmıştır. Buna göre biribirine zıt
ancak birbirini tamamlayan işlevler gören iki alt devre ya da yol mevcuttur, direkt
yol ve indirekt yol. Direkt yolda korteksten putamene giren sinyaller BG
içindeki diğer yapılara uğramadan doğrudan çıkış kapısına yani GPi ve SNr’ya
yönelirler ve talamus üzerinden kortekse geri dönerler. İndirekt yolda ise
korteksten putamene giren sinyaller Globus pallidus eksternus (GPe), subtalamik
nukleus (STN) ara istasyonlarından geçtikten sonra çıkış kapısına, yani GPi
/SNr ya yönelirler ve talamus üzerinden kortekse geri dönerler.
BG hücreleri
birbirleriyle haberleşmek için diğer nöronlar gibi nörotransmiterler ve
nöromodülatörler kullanırlar. BG'da kullanılan nörotransmiterlerin sayısı
oldukça sınırlıdır. Birçok sinaptik bağlantıda kullanılan, BG'da büyük
miktarlarda bulunan GABA (gama amino bütirik asit) bastırıcı, inhibe edici; bir
amino asit olan glutamat ise uyarıcı, eksitatör olarak etki ederler. Dopamin,
D1 tipinde reseptörlerine bağlandığında uyarıcı, D2 tipi reseptörlerine
bağlandığında ise bastırıcı etki yapar. Asetilkolin ise modülatör olarak görev
yapar, yani tek başına uyarıcı ya da baskılayıcı değildir, ancak
uyarılabilirliği değiştirir. BG hücrelerinin birçoğunda bu klasik nörotransmiterlerin
yanında P maddesi, enkefalin gibi nöropeptidler de bulunurlar.
BG'ın
işlevlerinin tam olarak ne olduğu ve bu işlevleri ayrıntılarıyla nasıl yerine
getirdiği kesin olarak belli değildir. Ancak yukarıda bahsedilen devrelere
uygun olarak BG'ın ana stratejik işlevlerinin frontal korteksin büyük kısmının
işleyişinin ince ayarı ve modülasyonu, iskeleto-motor ve okulomotor
hareketlerin kontrolu, limbik sistemin modülasyonu ve asosiyatif işlevlerin
modülasyonu olduğu düşünülmektedir. Hareket bozukluklarına olan ilgisi
dolayısıyla BG'ın motor işlevleri aşağıda biraz daha ayrıntılı olarak ele
alınacaktır.
BG'ın motor
işlevleriyle ilgili bilgiler bir taraftan hayvan deneylerinden bir yandan da bu
yapıları tutan dejeneratif hastalıklar ya da bu yapılarda oluşan destrüktif
lezyonlar sonucu ortaya çıkan klinik semptomlar göz önüne alınarak elde
edilmişlerdir. Ayrıca fonksiyonel nörogörüntüleme çalışmaları da bu bilgilerin
elde edilmesinde önem taşımaktadır. Dikkat edilmesi gereken bir konu hayvan
deneyleri sonuçlarının insanlara bire bir uygulanamayacağı gözlemidir. Bu durum
büyük olasılıkla kısmen yapısal kısmen de işlevsel farklılıklardan
kaynaklanmaktadır. Bütün bu bilgilerin ışığında BG'ın motor işlevleri şu
şekilde özetlenebilir: hareketlerin başlatılması ve planlanması, hareket hız ve
büyüklüğünün ayarlanması, öğrenilmiş motor programların (yürüme, bisiklete
binme gibi) otomatik olarak uygulanması, ardısıra veya simultan hareketlerin
uygulanması, kas tonusunun ayarlanması. BG'ı tutan hastalıklarda ortaya çıkan
belirtiler bu işlevlerin değişik ağırlık ve dağılımda bozulması şeklindedir.
BG'ın adı geçen fonksiyonları bir “ölçekleme” ve “odaklama” işlevi görerek
gerçekleştirdiği düşünülmektedir. Bu düşünceye göre BG istirahat halinde talamusa
uyguladıkları sürekli bir inhibisyonla korteksin uyarılabilirliğini kontrol
altında tutar. Bir hareket yapılmak istendiğinde BG motor korteksten medulla
spinalise gidecek emirlerin kopyalarını alır, kendisine paryetal korteksten
ulaşan proprioseptif, bilinçsiz derin duyu sinyalleriyle kıyaslar, gerekli
düzeltmeleri talamus üzerinden kortekse geri yollar. Böylelikle hareketin hız
ve büyüklüğünün iskeloto-motor sistemin o anki durumuna ve amaca uygun olarak
istenilen sınırlar içinde kalmasını sağlar, yani “ölçekler”. Diğer taraftan da
kortikal seviyede başlatılan hareket paternini istenilen hareketleri, seçilen
motor programları direkt yolla kolaylaştırıp kuvvetlendirirken, ilgili ancak
istenmeyen, çelişen motor paternleri indirekt yolla baskılayarak “odaklar”.
Yukarıda bağlantıları anlatılan direkt yol dopamin D1 reseptörleri tarafından kontrol
edilir. Direkt yol aktif hale geldiğinde oluşan net etki BG çıkış sinyallerinin
hareketi istenen kas grubu için azalmasıdır. Bu çıkış sinyalleri nitelik
itibarıyla baskılayıcı oldukları için azalmaları sonucunda talamus daha az
inhibe olur ve korteksin ilgili bölümlerinin talamus tarafından inhibisyonu
azalır. İndirekt yol ise dopamin D2 reseptörleri tarafından kontrol edilir. Bu
yol aktif hale geldiğinde oluşan net etki BG çıkış sinyallerinin artması
şeklindedir. Böylelikle talamus daha çok inhibe olur ve talamustan kortekse
giden uyarıcı sinyaller azalır, kortekse bir negatif “feed-back” gider. Hareket
bozukluklarından Parkinson hastalığının ve diğer bazı hastalıkların
patogenezinde önemli bir rol oynayan dopaminin bu bağlamdaki rolü ise şöyle
özetlenebilir. Dopamin D1 reseptörlerine bağlandığında direkt yolu uyarır,
böylece BG çıkış sinyalleri azalır ve kortekse talamustan giden pozitif “feed-back”
artar. Dopamin D2 reseptörlerine bağlandığında ise bu reseptörleri üzerinde
taşıyan hücreler üstünde inhibitör bir etki yapar, böylece D2 reseptörleri
tarafından kontrol edilen indirekt yol inhibe olur. Uyarıldığında net etki
olarak BG çıkış sinyallerini arttıran bu yolun inhibisyonuyla BG çıkış
sinyalleri azalır, bu yolun sağladığı talamustan kortekse giden negatif “feed-back”
baskılanır. Sonuç olarak dopamin direkt yolu uyarıp indirekt yolu baskılayarak
talamokortikal çıkış sinyallerini her iki yoldan artırır ve korteks aktive
olur.
Direkt ve indirekt
yollarla motor işlevlerin bu şekilde gerçekleştiği varsayımına dayanan model ve
bu modeldeki dopaminin rolü BG hastalıklarının bazı semptomlarını
açıklayabilmektedir. Örneğin bu model dopamin eksikliğinde hareketleri
başlatmak ve uygulamakta güçlük olacağını ön görmektedir. Altında dopamin
eksikliği yatan Parkinson hastalığında gerçekten de ana belirtilerden biri
budur. Benzer şekilde bu modele göre STN'un harabiyetinde (normalde STN aktif
hale geldiğinde BG çıkış sinyallerini artırır, böylelikle de talamo-kortikal
aktiviteyi baskılar) artmış, istemsiz hareketlerin ortaya çıkması gerekir.
Gerçekten de STN'un harabiyetinde klinikte istemsiz hareketlerle karakterize hemiballismus
tablosu ortaya çıkar. Ancak direkt ve indirekt yollar modeli Parkinson
hastalığında görülen rijidite gibi bazı semptomları açıklayamamaktadır.
HAREKET
BOZUKLUKLARININ SINIFLAMASI
Hareket
bozukluklarını tabloya hakim olan anormal veya istemsiz hareketin niteliğine
göre hipokinetik (hareketin azaldığı) ve hiperkinetik (hareketin arttığı)
sendromlar olarak iki büyük gruba ayırmak teşhise klinik yaklaşımı
kolaylaştırması açısından yaygın kullanım bulmuştur. Bu gruplardaki
hastalıkları tek tek incelemeye geçmeden önce hareket bozukluğu olan hastaya
fenomenolojik (belirtiye yönelik) yaklaşım ele alınacaktır.
İstemsiz veya
anormal hareketler şikayetiyle gelen bir hastada ilk yapılacak şey tutulan
vücut bölgesi veya bölgelerinin belirlenmesidir. Hareket bozukluğunun vücudun
tek bir bölgesinde, birbirine komşu birden çok bölgede, birbirinden bağımsız
birden çok bölgede ya da tüm vücutta yaygın olması, distal veya proksimal
ağırlıklı olması tutulumun niteliği, yeri ve altta yatan etyoloji konusunda önemli
bilgiler sağlar. İkinci önemli unsur hareket bozukluğunun istirahat ve harekete
bağımlı olup olmadığıdır. Örneğin esansiyel tremor tipik olarak hareket
esnasında ortaya çıkar, istirahatte kaybolur, Parkinson tremoru için ise bunun
tersi söz konusudur. Hareketin hızı hareket bozukluğunun fenomenolojik
tanımlanmasında çok önemlidir. Miyoklonus şimşek gibi hızlı, kore hızlı, atetoz
ise yavaş-akıcı hareketlerdir. İstemsiz hareketin ritmik olup olmadığı,
devamlılığı, hangi şartlarda ortadan kaybolduğu diğer önemli unsurlardır.
Örneğin tremor tanımı itibarıyla ritmik bir harekettir, kore ve genel olarak miyoklonus
ise aritmik hareketlerdir. Bazı hareket bozuklukları sadece belli postürlerde
ortaya çıkarlar veya şiddetlenirler (hasta sadece ayaktayken ortaya çıkan
ortostatik tremor gibi), bu yüzden hareketin postüre bağımlılığı
sorgulanmalıdır. Hareket bozukluklarının çoğu uykuda kaybolurken bazıları
uykuda da devam eder (palatal tremor gibi), bazıları ise sadece uykuya geçerken
ya da uyku esnasında ortaya çıkarlar (huzursuz bacaklar sendromu, uykunun
periyodik ekstremite hareketleri gibi); dolayısıyla hareketin uykuya
bağımlılığı da gözden geçirilmelidir. Diğer önemli unsurlar istemsiz veya
anormal hareket ortaya çıkmadan önce oluşan duyusal belirtilerin varlığı,
istemsiz hareketin istemli olarak bastırılabilirliği, hareket bozukluğunu
başlatan, kötüleştiren veya düzelten faktörlerin varlığıdır. Örneğin tik
bozukluklarında hastalar tikin oluştuğu bölgede hareketten hemen önce bir
rahatsızlık hissi, bir gerilim hissettiklerini, hareketi bu hissi rahatlatmak
için istemli olarak kendilerinin yaptıklarını söylerler ve bu hareketi belli
bir müddet istemli olarak baskılayabilirler, ancak bu baskılama kalktığında tik
hareketini kısa bir süre daha sık yaparlar. Distonilerde distonik hareketin
olduğu bölgeye uygulanan duyusal bir uyarı (örneğin spazmodik tortikolliste
çeneye hafifçe dokunma gibi) istemsiz hareketin kısmen de olsa baskılanmasını
sağlar. Hareket bozukluklarının teşhisinde ilk basamak yukarıda sözü edilen
bütün bu unsurları göz önüne alarak temel hareket bozukluğunu fenomenolojik
olarak tanımlamak ve adlandırmaktır (tremor, distoni, bradikinezi vb).
HİPOKİNETİK HAREKET BOZUKLUKLARI
Bu gruptaki
hastalıklara akinetik-rijid sendromlar da denir. Bu hastalıklarda hakim tablo
hareketlerin azalması, güçleşmesi, yavaşlaması ve eşlik eden kas tonusundaki
artıştır. Akinetik-rijid sendromların prototipi Parkinson sendromudur.
Parkinson
sendromunu oluşturan semptomlar bradikinezi-akinezi, rijidite, bazen eşlik eden
postüral instabilitedir. Bu belirtilere istirahat tremoru eşlik edebilir, ancak
bu şart değildir. Bradikinezi hareketleri başlatmakta güçlük, uygulamada
yavaşlık ve zorluk, genel olarak hareketlerin fakirleşmesi olarak tanımlanır.
Kelime itibariyle akinezi hareketleri hiç yapamama olarak tanımlansa da
pratikte sıklıkla bradikinezi ile eş anlamlı olarak kullanılır. Rijidite
agonist ve antagonist kasların eşzamanlı olarak kasılmalarına bağlı olarak
ortaya çıkan, o bölgenin pasif hareketi esnasında bir kurşun boruyu bükercesine
devamlı bir direnme şeklinde kendini gösteren kas tonusundaki artışı ifade
eder. Postüral instabilite ayakta veya otururken normalde otomatik olarak
devreye giren, alınan vücut pozisyonun devamını sağlayan postüral reflekslerin
bozulması veya kaybıdır. Postüral instabilite sonucu hastalar oturdukları
yerden desteksiz kalkmada zorluk çekerler, otururken veya ayakta spontan veya
hafif itmeler, tökezlemeler sonucu öne, arkaya veya yana düşme eğilimi
gösterirler. Düşmenin yönüne göre buna antero-, retro- veya lateropulsiyon
denir. Parkinson sendromunda görülen tremor tipik olarak istirahat halinde
ortaya çıkan, tutulan ekstremitenin kullanılmasıyla geçici de olsa kaybolan,
belli bir postürün korunması esnasında tekrar ortaya çıkan, yavaş frekanslı
(4-6 Hz), kaba bir tremordur. Sıklıkla başparmak ve işaret parmağının
birbirlerine ritmik sürtmesi olarak ortaya çıkar ve bu niteliğiyle hap yapma
veya para sayma tremoru olarak da adlandırılır. Parkinson sendromu tanısı
koymak için tüm bu belirtilerin bir arada olması gerekmez. Bazı hastalarda
sadece bradikinezi ve rijidite saptanıp akinetik-rijid sendrom tanısı konurken
diğer hastalarda buna tremor veya postüral instabilite ya da her ikisi
eklenebilir, bazı hastalarda ise tabloya tremor hakim olabilir.
Parkinson
sendromunu etyolojiye yönelik olarak dejeneratif ve semptomatik olarak iki ana
gruba ayırmak mümkündür (Tablo 2).
Dejeneratif kökenli Parkinsonizm tablosu da üçe ayrılabilir: İdyopatik Parkinson Hastalığı (İPH), Parkinson
artı (Parkinson plus) sendromları ve Parkinsonizmin eşlik edebildiği diğer
dejeneratif hastalıklar. Bu hastalıklarda altta yatan patoloji dejeneratif
hücre kaybıdır ve etyolojik bir başka sebep saptanmaz. Parkinson artı
(Parkinson plus) sendromlarının bu isimle anılmasının sebebi bu gruptaki hastalıklarda
yukarıda belirtilen klasik dört bulguya ilave bulgu ve belirtilerin
saptanmasıdır. Göz hareket bozukluklarından otonomik bulgulara, ataksiden
demansa kadar değişen ve geniş bir spektrum oluşturan bu ilave bulgular tek tek
hastalıklar anlatılırken irdelenecektir. Ayrıca Tablo 2’de görüldüğü gibi pek çok dejeneratif kökenli hastalığa
Parkinsonizm bulguları eşlik edebilir. Semptomatik Parkinson sendromunda ise
altta yatan etyopatogenez BG'ın doğrudan beyin hasarı yaratan ya da ikincil
olarak beyni etkileyen hastalıklar sonucu tutulmasıdır. Başka bir deyişle bu
durumda Parkinsonizm bulguları altta yatan bir başka patolojinin semptomlarını
oluştururlar ve çok çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkabilirler.
Tablo 2. Parkinson sendromunun sınıflaması
|
Dejeneratif 1- İdyopatik Parkinson hastalığı (İPH) 2- Parkinson artı sendromları ·
Multisistem atrofisi ·
Progresif supranükleer felç ·
Kortikobazal dejenerasyon ·
Lewy Cisimcikli Demans 3- Parkinsonizmin
eşlik edebildiği diğer dejeneratif hastalıklar ·
Spinoserebellar ataksi tip 2,3,17 ·
Huntington Hastalığı ·
Bilateral striapallidodentat kalsinozis (Fahr Hastalığı) ·
Hemiparkinson-hemiatrofi sendromu ·
Frontotemporal demans-parkinsonizm kompleksi ·
Dentatorubropallidoluysian atrofi ·
Pallidal dejenerasyonlar ·
Striatal nekrozla giden mitokondriyal hastalıklar ·
Pantotenat kinaza eşlik eden nörodejenerasyon ·
Nöroakantositoz |
Semptomatik 1- Vasküler
(küçük damar hastalığına bağlı subkortikal ensefalopati, multi-lakünler,
bazal ganglia ve beyinsapının hemorajileri ve infarktları) 2- Normal
basınçlı hidrosefali 3- Yer
kaplayıcı lezyonlar 4- İlaca
bağlı (nöroleptikler, dopamin boşaltıcı ilaçlar, kalsiyum kanal blokerleri,
antiemetikler, valproik asit, lityum) 5- İntoksikasyonlar
(karbon monoksit, manganez, potasyum permanganat, efedrin kötü kullanımı, cıva
ve diğer ağır metaller, organik çözücüler, tiner, karbon disulfid, MPTP,
siyanid) 6- İnfeksiyonlar
(ensefalitler, prion hastalığı, nörosifiliz, toksoplazmoz) 7- Metabolik
nedenler (hipoksi, hipoparatiroidizm, ekstrapontin miyelinozis, kronik
karaciğer hastalığı, Wilson Hastalığı) 8- Kafa
travması, dementia pujilistika (boksörlerde) 9- Demiyelinizan
hastalıklar 10- Psikojenik
Parkinsonizm |
İDYOPATİK
PARKİNSON HASTALIĞI
Nörodejeneratif
hastalıklar arasında Alzheimer hastalığından sonra en sık rastlanılan ikinci
hastalıktır. Değişik ülke ve ırklarda yapılmış istatistikler bu hastalığın
prevalansının genel popülasyonda binde 2-3, 55 yaş üzerinde ise %1 civarında
olduğunu göstermiştir. Hastalığın başlangıç yaşı ortalama 50-60 yaş aralığında
olup prevalansı ilerleyen yaşla artmakla birlikte Parkinson hastalığı genç
yaşlarda da başlayabilir; tüm hastaların %5'inde hastalık 40 yaşından önce
başlar. Bu durumda genç başlangıçlı, 20 yaşın altında başlayan hastalarda ise juvenil
Parkinson hastalığından söz edilir.
Parkinson
hastalığındaki patolojik değişiklikler Substantia Nigra pars compacta'daki
melanin içeren dopaminerjik hücrelerin kaybı, kalan hücrelerin içinde de Lewy
cisimciği olarak adlandırılan, ağırlıklı olarak alfa-sinüklein ve ubiquitin adı
verilen proteinler içeren küresel inklüzyon cisimciklerinin saptanması
şeklindedir. Klinik belirtilerin ortaya çıkması için dopaminerjik hücre
kaybının %60-70 seviyelerinde gerçekleşmesi gerekmektedir. Parkinson hastalığının
patolojik olarak kesin teşhisinin konulması için mutlaka bu değişikliklerin
saptanması gereklidir. Son zamanlarda yapılan çalışmalar Parkinson hastalığına
ait ilk patolojik bulguların olfaktor bulbus ve beyinsapı yapılarından başladığını,
daha sonra substantia nigra pars
compacta’ya yayıldığını ve hastalığın
ileri evrelerinde ise kortikal yapılara ulaştığını göstermiştir.
Hastalığın
etyolojisi ve hücre kaybına yol açan patofizyolojik olayların niteliği henüz
tam olarak anlaşılamamıştır. Sadece çevresel faktörlerin ya da sadece genetik
faktörlerin hastalığa sebep olduğu yönündeki görüşler hastalığın tarihsel
gelişimi içinde zaman zaman ağırlık kazanmış olsa da şu an hakim olan görüş her
iki faktörün de rol oynadığı yönündedir. Bu görüşe göre sporadik PH genetik yatkınlık taşıyan insanlarda çeşitli
çevresel faktörlerin etkisi sonucu ortaya çıkmaktadır. Son zamanlarda bulunan
genetik ve biyokimyasal veriler ışığında hastalığın patogenezinde, hücre içinde
yıpranmış proteinlerin yıkım sürecinde oluşan aksamaların rol oynadığı görüşü
ağırlık kazanmıştır. Bu görüşün ana kaynağı bugüne kadar saptanan, monojenik
kalıtımsal tüm PH tiplerinde sorumlu genlerin yıpranmış proteinlerin yıkım
sürecinde rol alan molekülleri kodluyor olmasıdır. Bu görüşle uyumlu olan bir
başka bulgu da PH’nın patognomonik
bulgusu olan Lewy cisimciklerinin içinde çeşitli protein birikintilerinin
saptanmasıdır. Bu süreçteki ana mekanizmanın ise, yıpranmış proteinlerin
yıkımından sorumlu olan ubiquitin-proteozom yolunun genetik ve/veya çevresel
nedenlerle hasara uğraması olduğu düşünülmektedir. Parkinson hastalığında
bugüne kadar gösterilebilmiş, üzerinde az çok fikir birliğine varılmış
biyokimyasal anomalilerden biri mitokondriyal işlev bozukluğudur; bu da
hücrenin enerji metabolizmasını aksatarak enerjiye bağlı tüm süreçleri (örneğin
hücre içi protein trafiği ve yıkımı) etkileyebilir. Ayrıca lizozomal
disfonksiyonun (ki bu da protein yıkımında rol oynar) ve inflamasyonun da
Parkinson hastalığının etyopatogenezinde rolü olduğu düşünülmektedir. Epidemiyolojik
çalışmalarda saptanan risk faktörleri; ileri yaş, birinci derecede akrabalarda
Parkinson hastalığının varlığı, özgeçmişte anlamlı kafa travmasının bulunması
ve kırsal alanda yaşamadır. Kırsal yaşamın tarımsal ilaçlara maruziyeti arttırdığı,
bu ilaçların ise dopaminerjik hücrelerde ölüme yol açtığı düşünülmektedir. Yine
böyle çalışmalarda saptanan koruyucu faktörler ise sigara kullanımı ve belli
bir miktarın üzerinde kahve içilmesidir. Bu faktörlerin hangi mekanizmalarla
hastalık riskini arttırdığı ya da azalttığı henüz bilinmemektedir.
Parkinson
hastalığının genetik özellikleri son on yıl içinde çok daha iyi anlaşılmaya
başlamıştır. Genç başlangıçlı Parkinson hastalarında yapılan, tek yumurta
ikizleriyle çift yumurta ikizlerinin karşılaştırıldığı bir çalışmada tek
yumurta ikizlerinden birinde hastalık saptandığında diğerinde de hastalığın
ortaya çıkma riskinin çift yumurta ikizlerine kıyasla anlamlı olarak arttığı
saptanmıştır. Bu bulgu hastalıkta genetik faktörlerin etkili olduğu yönünde
kuvvetli bir kanıt sağlamıştır. Ailevi Parkinson hastalığında yapılan
araştırmalar sonucunda, mutasyonu halinde doğrudan hastalığa yol açan genetik
lokuslar Tablo 3’de görülmektedir. Ancak
ailevi Parkinson hastalığı tüm Parkinson hasta popülasyonunun %10-15'inden
azını oluşturmaktadır. Ayrıca bugüne
kadar saptanan genetik bozukluklar da ailevi Parkinson hastalarının ancak bir
kısmında bulunmaktadır. Bu bulgu Parkinson hastalığına sebep olan başka genetik
mutasyonların varlığını düşündürmektedir.
Tablo 3. Ailevi Parkinson Hastalığı ve İlişkili Genler
|
Gen ürünü |
Lokus |
Kalıtım |
Mutasyonlar |
Klinik Özellikler |
|
α-sinüklein |
PARK1 (4q21) |
OD |
A30P, E46K, A53T |
Demans, otonomik disfonksiyon |
|
Parkin |
PARK2 (6q25.2-27) |
OR |
Çok çeşitli mutasyonlar, eksonik
delesyonlar, duplikasyonlar ve triplikasyonlar |
Erken başlangıç, yavaş progresyon,
iyi L-dopa cevabı |
|
Bilinmiyor |
PARK3 (2p13) |
OD |
- |
Tipik PH kliniği |
|
α-sinüklein |
PARK4 (4q21) |
OD |
Multiplikasyonlar |
Demans, levodopa cevabı az, otonomik
disfonksiyon |
|
UCH-L1 |
PARK5 (4p14) |
OD |
I93M, S18Y |
Tipik PH kliniği |
|
Pink-1 |
PARK6 (1p35) |
OR |
G309D, eksonik delesyonlar |
Erken başlangıçlı PH, yavaş
progresyon |
|
DJ-1 |
PARK7 (1p36) |
OR |
Homozigot ekson delesyonu, L166P |
Erken başlangıçlı PH, yavaş
progresyon |
|
LRRK2 |
PARK8 (12q12) |
OD |
G2019S (en sık), R1441C/G/H,
Y1699C, I2020T, G2385R, diğerleri |
Baskın olarak PH kliniği |
|
ATP13A2 |
PARK9 (1p36) |
OR |
Fonksiyon kaybı mutasyonları |
Erken başlangıç, demans, piramidal
dejenerasyon, spastisite, bakış felci |
|
Bilinmiyor |
PARK10 (1p32) |
Bilinmiyor |
- |
Tipik PH kliniği |
|
GIGYF2 |
PARK11 (2q36-37) |
OD
(?) |
- |
Tipik PH kliniği |
|
Bilinmiyor |
PARK12 (Xq21-25) |
X’e
bağlı |
- |
- |
|
OMI/HTAR2 |
PARK13 (2p13) |
OD |
A141S, G399S |
Tipik PH kliniği |
(OD: Otozomal dominant, OR:
Otozomal resesif, PH: Parkinson Hastalığı)
Parkinson
hastalığının kardinal klinik belirtileri bradikinezi, rijidite, tremor ve
postüral instabilitedir. Ancak Parkinson hastalığı teşhisi koymak için bu dört
bulgunun da bir arada olması gerekmez, özellikle hastalığın başlangıcında bu
bulguların sadece biri ortaya çıkabilir. Hastalık sıklıkla asimetrik olarak,
vücudun bir yarısında başlar. İlk belirtiler sıklıkla bir ekstremitede
istirahat tremoru, bir elin özellikle ince hareketlerde beceriksizleşmesi,
tutuklaşması, yavaşlaması ya da tüm hareketlerin, özellikle yürümenin yavaşlaması,
vücudun öne doğru eğilmesi şeklindedir. Bu belirtiler kural olarak sinsi
başlayıp yavaş yavaş ilerlerler, zamanla hastalık vücudun diğer yarısına da
geçer. Hastalar spontan olarak ya da sorulduğunda yazılarının değişip
küçüldüğünü, düğme iliklemek ya da açmak gibi ince işlerde zorluk çektiklerini,
gece yatakta dönmenin, yerlerinden kalkmanın güçleştiğini, hareketlerinin,
yürümelerinin yavaşladığını, ayaklarını sürterek yürüdüklerini, harekete
başlamada güçlük çektiklerini buna karşın kaba kas kuvveti gerektiren işlerde
güçsüzlük farketmediklerini söylerler. Terleme, salivasyon ve derinin
yağlanması artabilir, hastalığın başlangıcında omuz, sırt, ekstremite ağrıları
olabilir. Omuz ağrısı başlangıç bulgusu olarak oldukça sıktır, bu tip
hastaların teşhisi ağrıya odaklanıldığı için gecikebilir. Hasta yakınları yüzün
donuklaştığını, sesin hafif çıktığını ve konuşmanın anlaşılmasının güçleştiğini
bildirebilirler. Parkinson hastalığının premotor bulguları olarak da kabul
edilen REM uykusu davranış bozukluğu (uykunun rüya safhası olan REM uykusu
sırasında canlı rüyalara bağlı olarak konuşma, bağırma, atma, sıçrama, çırpınma
şeklinde hareketler), koku duyusunun
kaybı (anosmi) ve konstipasyon hastaların çoğunda görülür. Bu bulgular motor
bulguların başlamasından yıllarca önce ortaya çıkabilirler. Uygun zihinsel
testlerle bakıldığında hastaların bir çoğunda hafiften ağıra kadar uzanan
zihinsel işlev bozuklukları saptanır. Özellikle yaşlı hastalarda ve hastalığın
ilerleyen yıllarında hastaların bir kısmında Parkinson Hastalığı demansı
gelişebilir, bu oran hastalığın 15-20. yıllarında %50-80 gibi çok yüksek
rakamlara ulaşabilir.
Muayenede
bradikinezinin ifadesi olarak maske yüz, hipofonik, zor anlaşılan bir konuşma,
ardısıra veya tekrarlayıcı el, ayak hareketlerini başlatmada güçlük, yavaşlama,
beceriksizlik, hareketin amplitüdünde azalma ve değişkenlik saptanır;
ekstremite bulguları sıklıkla asimetriktir. Hasta özellikle alçak
sandalyelerden güç kalkar, yürümeyi başlatmada güçlük çekebilir, yürümesi küçük
adımlarla, yavaş, gövde öne doğru eğiktir, ayaklarını sürüyebilir ve bir ya da
her iki kolunu sallamaz. Kas gücü normal sınırlardadır ve piramidal bulgulara
rastlanmaz. Hastada düşük frekanslı, kaba bir istirahat tremoru görülebilir, bu
tremor tipik olarak istemli hareketler esnasında kaybolur, belli bir postürün
korunması esnasında tekrar ortaya çıkabilir, genelde hastanın işlevselliğini
bozmaz. Tremor tek taraflı ya da bir tarafta baskın olabileceği gibi bacak ve çeneyi tutmak üzere yaygın da olabilir.
Tutulan ekstremitelerin pasif hareketi esnasında rijidite tarzında, yani bir
kurşun boruyu bükercesine sürekli bir dirençle karşılaşılır, rijidite el
bileğini hareket ettiren kaslarda olduğunda dişli çark belirtisi alınır.
Bununla kastedilen el bilekten itibaren yukarı aşağı hareket ettirildiğinde
birbirini döndüren iki dişli çarkın her dişlisinin atlayışında görülen kesik
kesik bir direnç hissinin alınmasıdır. Benzer bir duyguyu rijidite olmadan,
muayene edilen elde mevcut olan bir istirahat tremoru da verebilir. Rijidite
karşı ekstremitenin kuvvetle innerve edilmesi (örneğin karşı eli yumruk yapma)
esnasında artar. Postüral instabilite mevcutsa hasta spontan olarak, özellikle
yokuş veya merdiven çıkarken ya da inerken düşebilir, ayaklar hafif ayrık
şekilde dururken hafiçe öne, arkaya veya yana doğru itelendiğinde de kendisini
yakalamakta güçlük çeker, tutulmazsa blok halinde itilen yöne doğru düşebilir.
Diğer nörolojik muayene bulguları arasında baskılanamayan nazopalpebral refleks
(burun köküne vurulduğunda refleks olarak oluşan göz kırpmanın istemli olarak
baskılanamaması), artmış snout refleksi (dudakların üzerine vurulduğunda
dudakların öne doğru büzülmesi), pozitif palmomental refleks (avuçiçi kuvvetle
çizildiğinde o taraf submental bölgenin kasılması) gibi canlı yüz refleksleri
sayılabilir.
Parkinson
hastalığının semptomatik tedavisindeki ana yaklaşım azalmış dopaminerjik geçişi
arttırmaya yönelik bir substitüsyon tedavisidir. Bu amaçla en sık kullanılan
ilaçlar Levodopa içeren preparatlardır. Levodopa dopaminin ön maddesidir,
dopamin kan beyin bariyerini geçemediğinden onun yerine levodopa verilir.
Levodopanın çevre dokularda dopamine çevrilerek periferik yan etkilerin ortaya
çıkmasını önlemek ve beyine geçen levodopa miktarını arttırmak amacıyla levodopa
bu maddenin dopamine çevrilmesini sağlayan enzim olan dopa dekarboksilazın
periferik tip inhibitörleri (benserazid veya karbidopa) ile birlikte
kullanılır. Bu maddeler kan beyin bariyerini geçmedikleri için levodopanın
beyinde dopamine çevrilmesini engellemezler. Levodopa preparatları Parkinson
hastalığında en etkili ilaçlardır. Ancak yüksek dozlarda ve uzun süre
kullanıldıklarında zamanla alınan motor cevapta dalgalanmalar, hastanın doza
bağlı veya ondan bağımsız olarak açılıp kapanması, istemsiz hareketler (diskineziler)
gibi yan etkiler ortaya çıkarlar. Bu yüzden Parkinson hastalığının modern
tedavisinde özellikle de hasta erken yaşta ise bu preparatlarla tedaviye
başlamayı geciktirme eğilimi vardır. Dopaminerjik geçişi artırmaya yönelik
olarak kullanılan ikinci grup ilaçlar dopamin agonistleridir. Bu ilaçlar
dopamin reseptörlerine bağlanarak dopaminin etkisini taklit ederler.
Bromokriptin, lisurid, pergolid, piribedil, kabergolin, ropinirol, piramipeksol
gibi ilaçlar bu gruptandır. Bir başka dopamin agonisti olan apomorfin etki
süresinin kısalığı ve yanlızca subkutan uygulanabilmesi nedeniyle “açık-kapalı”
dalgalanmaları olan ileri evre Parkinson hastalarında kullanılmaktadır. Tedavide
bugünkü yaklaşım eğer hastanın yaşı 65-70 yaşından önce ve eşlik eden ciddi bir
sistemik hastalığı veya demansı yoksa tedaviye bir dopamin agonistiyle başlayıp
ihtiyaç halinde bir levodopa preparatı eklemek yönündedir. Ancak agonistlerin
etkisi genelde levodopa kadar güçlü olmadığından ve bu ilaçlar genelde yavaş
titrasyona ihtiyaç gösterdiklerinden bazen, özellikle hızla etki alınmak
istenen ağır hastalarda tedaviye doğrudan levodopa preparatlarıyla başlamak
gerekebilir. Dopamin agonistlerinin yan etkileri genelde levodopaya göre daha
fazladır. Tedavide kullanılan diğer ilaçlar bazal ganglionlarda dopamin ile
asetilkolin arasında normalde varolan ve asetilkolin lehine bozulan dengeyi
tekrar sağlamak için verilen antikolinerjik ajanlar (biperiden, bornaprin, triheksifenidil)
ve dopaminin sinaptik aralıkta daha uzun süre kalmasını sağlamaya yönelik
olarak verilen, dopamini yıkan ana enzim olan monoaminooksidaz-B'yi (MAO-B)
inhibe eden ajanlardır (selejilin ve rasajilin). Antikolinerjikler yaşlı
hastalarda kullanılmamalıdır. Rasajilin ve selejilin hastalığın başlangıcında,
az ve hafif bulguları olan hastalarda başlangıç tedavisi olarak bir süre tek
başlarına kullanılabilirler. Son yıllarda kullanıma çıkan bir başka ilaç grubu
ise çevre dokularda ve beyinde levodopayı metabolize eden bir diğer enzim olan katekol-O-metil
transferazı (COMT) inhibe eden ve böylelikle beyine geçen levodopa miktarını
arttıran ve levodapanın yarı ömrünü uzatan ajanlardır (entakapon, tolkapon). Entakapon’un
levodopa ve karbidopa ile kombine edildiği bir üçlü kombinasyon da mevcuttur.
Son yıllarda
Parkinson hastalığının cerrahi tedavisi de tekrar popülarite kazanmıştır.
Seçilen cerrahi hedefler ön plandaki semptomlara göre değişir ve talamus,
globus pallidus internus ve subtalamik nukleusu içerir. Uygulanan teknik ise ya
bu bölgelerin yüksek frekanslı ses dalgalarıyla yakılması ya da hedef bölgelere
yerleştirilen derin elektrotlar vasıtasıyla uygulanan yüksek frekanslı elektrik
uyarılarıyla (derin beyin stimülasyonu) bu bölgedeki, aktivitesi anormal olarak
artmış hücrelerin aktivitelerini azaltmaya yöneliktir. Derin beyin stimülasyonu
yöntemi için günümüzde en çok tercih edilen hedef subtalamik nukleustur.
İdyopatik
Parkinson hastalığı kural olarak yavaş ilerleyen bir hastalıktır. Dopaminerjik
tedavinin kullanılmaya başlamasıyla hastaların prognozu anlamlı olarak düzelmiş
ve ortalama yaşam beklentileri uzamıştır. Bununla birlikte prognoz hastadan
hastaya ciddi farklılıklar gösterir. Hastaların yaklaşık üçte biri tüm hastalık
boyunca tedaviye cevap verip önemli bir kısıtlama olmadan yaşamlarını
sürdürürken bir kısmında tedavi cevabı zamanla bozulur, bir kısmı ise
başlangıçtan itibaren tedaviye kısıtlı cevap verirler. Bu son gruptaki
hastaların büyük bir kısmının, başlangıçta klinik olarak idyopatik Parkinson
hastalığından ayırt edilemese dahi aşağıda bahsedilecek Parkinson artı
sendromlarına dahil olduğu düşünülmektedir.
PARKİNSON
ARTI SENDROMLARI
Bu gruptaki
hastalıkların ortak özellikleri Parkinson sendromunun klasik bulgularının
(bradikinezi, rijidite, tremor, postüral refleks bozuklukları) yanına başka
bulgu ve belirtilerin eklenmesidir, Parkinson artı ismi de bu ilave bulgulara
atfen konulmuştur ve hastada klasik bulgulara ilave bulgular olduğunu ifade
eder. Bu grupta kimileri oldukça nadir görülen bir çok hastalık vardır,
deskriptif bir deyim olduğu için de grubun sınırlarını net olarak çizmek mümkün
değildir. Bu hastalıklardan aşağıda kısaca bahsedilecektir.
Multisistem
Atrofisi
Bu hastalık
parkinson artı sendromları arasında en sık görülenlerden biridir. Multisistem
atrofisi (MSA) deyimi patolojik anatomik bulguları birbirine benzeyen, klinik
bulguları kısmi örtüşme gösteren birkaç klinik tabloyu tanımlamak için
kullanılır. Geçmişte striatonigral
dejenerasyon, sporadik
olivopontoserebeller atrofi ve Shy-Drager
sendromu olarak adlandırılan tablolar bugün tek bir isim altında toplanıp
multisistem atrofisi olarak anılmaktadırlar. Buna sebep yukarıda da
bahsedildiği gibi bu tabloların patolojik özelliklerinin benzerliğidir. Bu
hastalarda substantia nigra, striatum, inferior oliva, pons, medulla spinalisin
otonom sinir sistemine ait olan intermedyolateral kolonu ve Onuf nukleusunda
hastadan hastaya değişen miktarlarda nöron kaybı ve gliozis gözlenir. Hangi
çekirdeğin ne ölçüde tutulduğuna göre de klinik tablo ekstrapiramidal
(parkinsonizm), serebellar (ataksi, dismetri), pontin (piramidal, okülomotor)
ve otonomik bulguların (inkontinans, ortostatik hipotansiyon) değişen ölçüde
birlikteliği olarak ortaya çıkar. Hastalığın hücresel düzeydeki patolojisi glia
hücrelerinde görülen, alfa-sinüklein içeren sitoplazmik bir inklüzyon cismidir.
Kesin patolojik teşhis için bu cisimciklerin görülmesi şarttır, ancak bunlar
nadiren başka nörodejeneratif hastalıklarda da görülebilir ve MSA'ya özgün
değildir.
Başlangıçta
birbirinden farklı antiteler olarak tarif edilen üç değişik klinik tablo MSA
adı altında toplandıktan sonra da bu tablolara MSA'nın üç alt-tipi gözüyle
bakılıyordu. Son olarak gelinen nokta MSA'yı MSA-P ve MSA-C olarak ikiye ayırıp
orijinal ismi Shy-Drager olan tabloyu ayrı bir antite olarak ayırmamak yönündedir.
Bunun sebebi otonomik bulguların az ya da çok tüm MSA hastalarında bulunması ve
böylece ayırt edici bir özellik taşımamasıdır. MSA-P olarak tanımlanan tablo ön
planda parkinsonizmin bulunduğu, otonomik bulguların az ya da çok eşlik etiği,
serebellar ve piramidal bulguların ise ya hiç bulunmadığı ya da geri planda
olduğu tablolardır. MSA-C de ise ön planda serebellar ve pontin bulgular olup
parkinsonizm bulguları geri plandadır.
MSA-P (eski
deyimle striatonigral dejenerasyon) orta-ileri yaşlarda bir parkinsonizm tablosuyla
başlar ve başlangıçta idyopatik Parkinson hastalığından ayırmak çok güç
olabilir. Tipik olarak bu hastalar dopaminerjik tedaviye ya hiç cevap
vermezler, ya kısmi cevap verirler ya da başlangıçta iyi olan tedavi cevabı
bir-iki yıl içinde kaybolur. Parkinsonizm tablosunda sıklıkla rastlanan
özellikler aksiyal rijidite, postüral bozukluklar ve antekollis olarak
adlandırılan başın öne eğilmesidir. Başlangıçtan itibaren ya da zamanla
otonomik bulgular tabloya eklenir. Bu bağlamda idrar inkontinansı, erektil
impotans, ortostatik hipotansiyon, terleme bozuklukları görülebilir. Ortostatik
hipotansiyon hastanın ayakta durmasını olanaksız kılacak kadar ağır olabilir,
hasta ayağa kalktığında baş dönmesi ve fenalaşma hissi tarif eder. Bazı
hastalarda ataksi gibi serebellar bulgular da saptanabilir. MSA-C (eski deyimle
sporadik olivopontoserebeller atrofi) de hakim olan bulgular sinsi başlayıp
yavaş ilerleyen gövde ve yürüme ataksisi, dismetri, göz hareketleri
bozuklukları gibi serebellar ve pontin bulgulardır. Otonomik şikayetler,
piramidal bulgular ve rijidite, bradikinezi gibi parkinsonizm bulguları tabloya
eşlik edebilir.
MSA'de görülen
parkinsonizm, tedaviye İPH'dan daha kötü cevap verir. Levodopa preparatları ve
dopamin agonistleri kullanılabilir, ancak yukarıda bahsedildiği gibi cevap
sıklıkla kısıtlıdır. Bazen amantadin diğer dopaminerjik ilaçlardan daha etkili
olabilir. Ağır ortostatik hipotansiyon olan hastalarda sıkı varis çorapları, ya
da vücutta su ve tuz tutulmasını sağlayan fluorokortizon kullanılabilir.
MSA'nın prognozu İPH'dan daha kötüdür, teşhisten sonra ortalama yaşam süresi
sekiz yıl civarındadır.
Progresif
supranükleer felç (palsy) (PSP)
Prevalansı
yüksek olmamakla birlikte PSP parkinson artı sendromları arasında göreceli
olarak sık rastlanılanlardan biridir. İlk tanımlayan araştırıcıların adına
atfen bu hastalık Steele-Richardson-Olszewski
hastalığı olarak da adlandırılır. Patolojisindeki belirleyici özellik beyin
sapının santral gri maddesindeki değişik yapılarda, bazal ganglionları oluşturan
özellikle pallidum, subtalamik nukleus, substantia nigra gibi oluşumlarda nöron
kaybı ve gliozis, bu bölgelerdeki nöronların içinde de tau proteini içeren nörofibriler
yumakların görülmesidir; bazen patoloji diğer bazal ganglia yapılarını ve hatta
bazı kortikal bölgeleri tutacak şekilde yaygınlaşabilir.
PSP'nin klinik
tablosu akinetik-rijid bir parkinsonizmle birlikte supranükleer tipte bakış
felci ve subkortikal tipte bir demans olarak özetlenebilir. Hastalığın
başlangıcında dengesizlik ve sık, sebepsiz düşmeler oldukça karakteristiktir. Hastalığın
başlangıcından itibaren görünürde bir sebep olmadan ortaya çıkan düşmeler PSP
yi düşündürmelidir. Konuşma erkenden etkilenebilir, ses alçak tonda, konuşma
dizartrik ve zor anlaşılır hale gelir. Hastalar gözlerini oynatamamaktan, görme
güçlüğü veya çift görmeden yakınabilirler. Kişilik değişiklikleri, mental
yavaşlama, dikkat ve buna bağlı bellek bozuklukları erkenden ortaya çıkabilir.
Muayenede özellikle aksiyal tipte, yani boyun ve gövde kaslarını tutan bir rijidite
ya da distoni ve postüral refleks bozuklukları, ekstremitelerde bradikinezi
saptanır. Bazı hastaların klinik tabloları hastalığın ilk yıllarında İPH'na
benzeyebilir (asimetrik başlangıç, istirahat tremorunun varlığı, iyi L-dopa
cevabı, yavaş progresyon). Bu hastalarda
zamanla klasik PSP bulguları ortaya çıkar. Bazı hastalarda yavaşlamış dil
hareketleri, canlı yüz refleksleri, kontrolsuz, duygusal komponenti olmayan
ağlama ve gülme ile karakterize psödobulber parezi görülebilir. Bu hastalık
için tipik olan göz hareketleri bozukluklarıdır. Hastalarda özellikle vertikal
bakış kısıtlanır, hasta sıklıkla aşağıya, bazen de yukarıya ve hastalık
ilerledikçe yanlara istemli olarak bakamaz, bakmak istediğinde gözler yerine
başını tüm olarak o yöne çevirir. Hastanın başı pasif olarak aşağı ve yukarı
oynatıldığında gözlerin serbestçe aşağı-yukarı hareket ettiği gözlenir (taş
bebek fenomeni), bu da göz hareketlerinin nükleer seviyede sağlam olduğunu
ancak supranükleer kontrolün bozulduğunu gösterir. Nöropsikolojik incelemede
hastaların özellikle dikkat, mental hız ve yürütücü işlevlerde bozulma
gösterdiği gözlenir.
Klasik PSP
tablosundaki hastalar dopaminerjik tedaviye ya hiç yanıt vermezler ya da sadece
kısmi fayda görürler. Bazı hastalar amantadin veya antikolinerjiklerden kısmen
faydalanabilirler. Sürekli ve yavaş bir ilerleme gösteren hastalığın prognozu
kötüdür, başlangıçtan itibaren ortalama yaşam süresi 5-6 yıl civarındadır.
Kortikobazal Dejenerasyon
(KBD)
Adından da
anlaşılacağı gibi bu hastalık serebral korteks ve bazal ganglionların birlikte
tutulumu ile karakterizedir. Nöropatolojik özelliği beynin özellikle frontal ve
bazen paryetal bölgelerindeki kortikal piramidal nöronların şişmesi,
balonlaşması ve akromazisi (soluklaşması) ile karakterize asimetrik kortikal
atrofi, substantia nigra pars compactadaki melanin içeren hücrelerin kaybı ve
ilave olarak daha birçok subkortikal, beyinsapı ve bazen serebellar yapılarda
hücre kaybı ve gliozis olarak özetlenebilir.
Kortikal
bölgelerin ve bazal ganglia yapılarının birlikte tutulmasına bağlı olarak bu
hastalıkta çeşitli kortikal ve ekstrapiramidal bulgular bir arada görülürler.
Bu birlikteliğin yanı sıra en önemli özellik bulguların belirgin ölçüde
asimetrik olmasıdır. Hastalık orta-ileri yaşlarda kortikal veya ekstrapiramidal
bulgularla başlayabilir. Ekstrapiramidal bulgular genellikle asimetrik
rijidite, bradikinezi, distoni olarak ortaya çıkan akinetik-rijid bir
sendromdur. Rijidite ve distoni hastanın elini kullanmasını çok güçleştirecek
ağırlıkta olabilir. Buna sıklıkla postüral instabilite ve dizartri eklenir,
bulgular zamanla diğer tarafa da yayılırlar. Kortikal bulguların en sık ve en
belirgin olanı apraksidir. Apraksi bazen ağır tutulum gösteren tarafta rijidite
ve distoniden dolayı muayene edilemez, daha az tutulan tarafta daha kolay
gösterilebilir. Bunun yanında yabancı el (alien
hand/limb) olarak adlandırılan, bir ekstremitenin vücuda ait olmadığı hissi
ve bu ekstremitenin istemdışı, iradeden bağımsız, bazen amaçlı gibi görünen
hareketleri ortaya çıkabilir. Diğer kortikal bulgular miyoklonus ve kortikal
tipte duyu kusurunu (elin üzerine yazılan harfleri, içine konulan eşyaları
tanıyamama) içerir. Hastaların birçoğunda diseksekütif sendrom olarak da
adlandırılan frontal tipte bir demans oluşur. Bazen supranükleer tipte bir
bakış felci gelişebilir ve PSP ile karışabilir. Görülebilecek diğer bulgular
canlı yüz refleksleri, yakalama refleksi gibi ilkel refleksler, disfaji bazen
de serebellar belirtilerdir.
KBD'lu hastalar
dopaminerjik tedaviye iyi cevap vermezler. Miyoklonus klonazepam'dan, distoni
baklofen'den yararlanabilir. Kontraktür gelişmesini önlemek için fizyoterapi ve
ergoterapi önemlidir. Hastalık başladıktan sonra sürekli ve yavaş bir şekilde
ilerler, prognozu kötüdür, başlangıçtan itibaren yaşam beklentisi 6-8 yıldır.
Lewy Cisimcikli
Demans
Lewy Cisimcikli
Demans (LCD) ekstrapiramidal belirtilerle demansın bir arada olduğu bir başka
hastalıktır. Patolojik özelliği İPH'da tarif edilen ve İPH'da sadece Substantia
nigra pars compacta hücrelerinde görülen hücre kaybı, gliozis ve Lewy
cisimciklerinin bazen serebral kortekse, bazen diğer beyinsapı ve limbik
bölgelere bazen de bu yapıların tümüne yayılmasıdır.
Bu hastalık önce
parkinsonizm ile ya da önce demansiyel bulgularla başlayabilir, bu iki grup
bulgudan biri bir süre tabloya hakim olabilir, ancak teşhis için hastada her
iki sendromun bir arada bulunması gerekir. Parkinsonizm tablosu İPH'dakinden
farklı değildir, bradikinezi, rijidite, tremor, postüral instabilite
görülebilir, düşmeler göreceli olarak daha sıktır. Demans diseksekütif tipte,
yani frontal loba atfedilen işlevlerin ön planda tutulması şeklindedir; dikkat
bozukluğuna ikincil olarak bellek bozukluğu ve sıklıkla görsel-mekansal
işlevlerin bozukluğu da görülür. Hastalığın en önemli özelliklerinden birisi
klinik tablonun dalgalanmalar göstermesidir, hastalar bazı günler bazen de aynı
gün içinde belirgin olarak daha iyi veya daha kötü olurlar. Diğer belirtiler
arasında dopaminerjik tedaviden bağımsız olarak ortaya çıkan görsel halüsinasyonlar,
klasik nöroleptiklere aşırı duyarlılık, senkoplar, ani uyuklamalar sayılabilir.
Lewy cisimcikli
demanslı hastaların parkinsonizm belirtileri en azından başlangıçta
dopaminerjik tedaviden yararlanırlar, zamanla bu cevap azalıp kaybolabilir.
Demansiyel belirtilerin Alzheimer hastalığında kullanılan asetilkolinesteraz
inhibitörlerinden yararlanabileceği bildirilmiştir. Halüsinasyonların ve diğer davranışsal
semptomların tedavisinde klasik nöroleptiklerden (haloperidol gibi)
kaçınılmalı, gerekirse klozapin veya ketiapin gibi atipik nöroleptikler
kullanılmalıdır.
Parkinsonizm
tablosunun eşlik ettiği diğer nörodejeneratif hastalıklar Tablo 2’de
verilmiştir. Bu hastalıkların bazılarından bu bölümün ilerisinde ve kitabın
diğer bölümlerinde bahsedilmiştir.
Beynin hücresel yapısını doğrudan etkileyen
dejeneratif hastalıklar dışında beynin işleyişini, anatomisini, nöronal
bağlantılarını ikincil olarak etkileyen birçok durumda parkinsonizm
görülebilir. Bunlar arasında ilaçlar, zehirlenmeler, vasküler nedenler,
hipoksi, travma, infeksiyonlar, normal basınçlı hidrosefali ve beyin tümörleri
gibi yer kaplayıcı lezyonlar sayılabilir. Diğer bir semptomatik parkinsonizm
nedeni psikojenik parkinsonizmdir. Semptomatik
parkinsonizm nedenlerinden göreceli olarak sık rastlananları ayrıntılara girilmeden
kısaca ele alınacaktır.
İlaçlara bağlı parkinsonizm en sık nöroleptik ilaçların
(ör. haloperidol) kullanımı sonucu görülür ve bu ilaçların dopaminerjik
reseptörleri blokajı sonucu ortaya çıkar. Benzer özellik taşıyan dopamini
boşaltıcı ilaçlar, antiemetikler, kalsiyum kanal blokerleri ve valproik asit de
parkinsonizme yol açabilir. Belirtiler
genelde subakut yerleşir, tabloya genelde akinetik-rijid bir sendrom hakimdir
ve belirtiler kural olarak ilacın kesilmesiyle birkaç ay içinde kaybolurlar.
Özellikle küçük damar hastalığı sonucu bazal
ganglionları besleyen perforan arterlerin tıkanmasıyla vasküler tipte bir
parkinsonizm ortaya çıkabilir, tipik olarak bulgular alt ekstremitelerde,
yürüme ve dengede daha belirgindir ve dopaminerjik tedaviye iyi cevap
vermezler. Karbon monoksit zehirlenmesi veya yaygın hipoksi (ağır sistemik
hipotansiyon gibi) sonucu akinetik-rijid bulguların ön planda olduğu bir
parkinsonizm tablosu ortaya çıkabilir, benzer tablolar maden işçilerinde
manganez zehirlenmesi sonucu tanımlanmıştır.
Ağır kafa travmaları sonrasında özellikle akinezinin
ön planda olduğu, bazen rijiditenin de katıldığı tablolar görülebilir; bunun
bir alt-tipi tekrarlayan kafa travmalarının sonucu olarak boksörlerde gelişen,
tabloya demansın da katıldığı dementia pugilistica (punch-drunk) sendromudur. İnfeksiyonlara
bağlı olarak gelişen parkinsonizmin prototipi yüzyılın başında salgın olarak
ortaya çıkan von Economo ensefaliti sonrası görülen parkinsonizmdir. Bunun
dışında viral, bakteriyel, fungal infeksiyonlar sonucu nadiren parkinsonizmin
geliştiği de bildirilmiştir. Normal basınçlı hidrosefali beyin-omurilik
sıvısının (BOS) geri-emiliminde oluşan bozukluklara bağlı olarak BOS
retansiyonu, ventriküllerin genişlemesi ve yakınından geçen liflere baskı
yapması sonucunda gelişir, klinik tablosu özellikle vücudun alt yarısını,
postürü ve yürümeyi etkileyen parkinsonizm, diseksekütif tipte demans ve idrar
inkontinansı olarak ortaya çıkar. Bazal Ganglionların motor bölgelerinde oluşan
tümörler ve diğer yer kaplayıcı lezyonlar parkinsonizm tablosuna yol
açabilirler. Kronik subdural hematomlarda bazen yürüme ve denge bozuklukları,
bradikinezi gelişip parkinsonizmi andırabilir.
Yukarıda sözü edilen bütün bu sebepler parkinsonizmin
ayırıcı tanısında göz önünde bulundurulmalı ve klinik şüphe varsa uygun
inceleme metodları kullanılarak araştırılmalıdır.
HİPERKİNETİK HAREKET BOZUKLUKLARI
Bu gruptaki hareket bozukluklarının ortak özelliği
tabloya istemdışı, kendiliğinden oluşan hareketlerin hakim olması, istemli
hareketlerin yürütülmesinde kontrolsüz kasılmaların, amaç dışı hareketlerin
ortaya çıkması ya da her iki tip bozukluğun bir arada bulunmasıdır.
DİSTONİ
Distoni istemsiz, süreğen, bükücü, döndürücü
nitelikte kas kasılmalarıyla karakterize, tekrarlayan istemdışı hareketlere
veya geçici ya da kalıcı anormal postürlere yol açan bir hareket bozukluğudur.
Amaca uygun motor davranışların yapılabilmesi ya da belli bir postürün
korunabilmesi için birbirlerine zıt çalışan kasların (agonist ve antagonist
kaslar) eşzamanlı kasılmaları sonucu gelişir. Kasılma genellikle yavaş,
döndürücü niteliktedir. Fakat koreik veya miyoklonik distoni olarak
adlandırılan ani ve hızlı kasılmalar da görülebilir. Distoni özellikle
hastalığın başlangıcında, tutulan vücut bölgesi istemli olarak kullanıldığında
ortaya çıkar veya fazlalaşır. Diğer bir vücut bölgesinin istemli hareketleri
esnasında da distonik bölge daha çok kasılır ("overflow" ya da
"taşma" fenomeni). Uykuda ise, hareket bozukluklarının çoğunda olduğu
gibi, kaybolur. Distonik bölgeye uygulanan hafif bir duyusal uyarı esnasında
(örneğin spazmodik tortikolliste çeneye uygulanan hafif bir bası esnasında)
distonik kasılmalar geçici olarak kaybolur; buna "duyusal hile"
(sensory trick) adı verilir.
Distoniler, tutulan kas gruplarının dağılımına,
başlangıç yaşına ve etyolojilerine göre sınıflandırılmaktadır (Tablo 4).
Distonik sendromla karşılaşan hekimin bu sınıflandırmayı gözönünde
bulundurması, tercih edilecek tanısal girişim ve tedavi seçenekleri bakımından
önemli ipuçları sağlar.
Mevcut inceleme yöntemleri ile altında yatan başka
bir hastalık saptanamayan, kısmen genetik bozukluklara bağlı, distoninin tek ya
da ana semptom olduğu distonilere primer-idiyopatik distoni adı verilir. Bazal
ganglia yapılarını etkileyen nörolojik ya da sistemik herhangi bir hastalığın
belirtilerinden biri olarak ortaya çıkan distonilere ise semptomatik distoni
denir. Değişik kriterlere göre yapılan distoni sınıflamaları aşağıdaki tabloda
gösterilmiştir.
Tablo 4. Distonilerin
sınıflaması
|
I-Tutulum yerine göre ·
Fokal (örneğin blefarospazm, yazıcı krampı) ·
Segmental (örn. oromandibuler ve larengeal distoni) ·
Multifokal (örn. kranyal kaslar ve ekstremite
distonisi) ·
Hemidistoni (aynı taraf kol ve bacak distonisi) ·
Jeneralize (tüm ekstremiteler ve kranyal kaslar) |
|
II- Başlangıç yaşına göre ·
Erken (juvenil) ·
Adölesan ·
Geç |
|
III- Etyolojiye göre ·
Primer (İdyopatik) ·
Sekonder (Semptomatik) |
Sık
rastlanılan primer (idyopatik) distoni türlerinden aşağıda bahsedilecektir.
İdyopatik Torsiyon Distonisi: İdyopatik
distoni, bazı yazarların tanımlamalarına göre idyopatik torsiyon distonisi
(İTD), her yaş grubunda görülebilen, altta yatan başka bir hastalık bulunmayan
distonilerin genel ismidir. Başlangıç yaşı 1. ve 4. dekadda tepe noktasına
ulaşır. Birinci dekadda başlayan ve çocukluk çağı distonileri başlığı altında
toplanan distoniler, genellikle bir ekstremiteden, sıklıkla da bacaklardan
başlayıp aylar ya da yıllar içinde diğer ekstremitelere, bazen kranyal kaslara
yayılır. Kırk yaşın üzerinde başlayan distoniler ise sıklıkla fokal veya
segmental özelliktedir, öncelikli olarak da kranyoservikal kasları tutar.
Nadiren, çocukluk çağında fokal/segmental, erişkinde ise ekstremitelerde başlayan
distoniler görülebilir. Nöroloji pratiğinde, erişkin yaş distonilerini klinik
görünüm ve tutulan kas gruplarına göre adlandırmak, idyopatik torsiyon
distonisi terimini ise çocukluk çağında başlayan distoniler için kullanma
eğilimi vardır.
Çocukluk çağında görülen idyopatik torsiyon
distonilerinin çoğu otozomal dominant kalıtımla geçmektedir. Bu tip
distonilerin, özellikle Musevi kökenli ailelerde daha sık görülen bir tipinde
sorumlu gen 9. kromozomun uzun koluna lokalize edilmiş ve mutasyonu sonucu distoniye
sebep olan bu gene DYT1 geni adı verilmiştir. DYT1 geni bir ısı şoku ATP
bağlayıcı protein olan torsin A’yı kodlar. İzleyen yıllarda sorumlu genin başka
kromozomlara lokalize olduğu aileler de bildirilmiştir. DYT1 mutant genini
taşıyan ailenin her bireyinde hastalık ortaya çıkmamaktadır. Bu, genin
penetransının düşük olmasından (%30-40) ileri gelmektedir. Bugüne kadar genetik
bir bozukluğun saptanamadığı çoğu İTD’lerinin klinik görünümleri az çok
birbirine benzer. Hastalık genellikle alt ekstremitelerden, yavaşça başlar,
özellikle yürüme esnasında bacakların distonik kasılmaları göze çarpar, yürüme
güçleşir ve düşmeler görülebilir. Zamanla kasılmalar aksiyal, kranyal kaslara
da yayılır ve jeneralize olabilir. Jeneralize ve şiddetli olgularda yürüyüş, konuşma
ve kalıcı postür bozuklukları gelişir. Distonik kasılmalar istemli hareket,
stres ve yorgunluk ile artar. Ağrı nadirdir.
Dopa Yanıtlı Distoni (DYD, Segawa Hastalığı): Otozomal
dominant geçişli olan bu hastalıkta 14. kromozomun uzun kolunda bulunan GTP
siklohidrolaz geninde çeşitli mutasyonlar saptanmıştır. Genin penetransı %30-40
civarındadır. Hastalık çocukluk çağında ve genellikle alt ekstremitelerde
distoni ile başlar. Parkinsonizm ve piramidal bulgular da eşlik edebilir.
Kranyal alan tutulumu şimdiye kadar bildirilmemiştir. En önemli özelliği
yakınmaların diurnal dalgalanma göstermesi (sabah yakınmalar belirgin olarak
azken gün içinde belirgin kötüleşme görülmesi) ve düşük doz L-dopa (50-250 mg)
tedavisine çok iyi yanıt vermesidir. Nadiren L-dopa dozunu yükseltmek gerekir.
Tanısal açıdan da önemli olan bu dramatik özellik, mutant genin, dopamin
sentezi için gerekli olan enzimlerden birini (eritro-dihidrobiopterin
triptofaz) kodlamasından kaynaklanır; buna bağlı olarak sentez edilen dopamin
miktarında azalma vardır. Gün boyu dopamin kullanıldıkça zaten normalden az
olan dopamin depoları çabuk tükenir ve yakınmalar akşama doğru artar. Çocukluk
çağında karşılaşılan her türlü primer distonide, DYD olasılığına karşı mutlaka
L-dopa tedavisi denenmelidir.
Primer distoniler arasında farklı genetik
özelliklere sahip hızlı başlangıçlı distoni-parkinsonizm, X'e bağlı
distoni-parkinsonizm ve miyoklonik distoni de bulunmaktadır.
Fokal Distoniler
Bu tip
distonilerde vücudun sadece bir bölgesi tutulur ve distoni tutulan vücut
bölgesine göre adlandırılır. Daha çok erişkinlerde görülen bu tip distonilerin
sık karşılaşılanlarından aşağıda bahsedilecektir.
Blefarospazm: Palpebral ve
periorbital kasların, tekrarlayıcı ve istemsiz kasılmaları sonucu oluşan göz
kapanması şeklinde ortaya çıkan bir fokal distonidir. 50-60 yaş arasında başlar
ve kadınlarda erkeklere oranla 3 kez fazla görülür. Kasılmalar daima
bilateraldir. Yalnızca göz kırpma frekansının artması şeklinde hafif
olabileceği gibi, işlevsel körlüğe yol açacak kadar sık ve şiddetli göz
kapanmaları şeklinde de seyredebilir. Uykuda kaybolan kasılmalar, emosyonel
stres, okuma, yukarı veya aşağı bakış sırasında ve parlak ışıkta artar. Bazı
manevralarla kasılmanın şiddeti azaltılabilir ya da durdurulabilir. Esneme,
alna bastırma, çiğneme, şarkı söyleme gibi hastadan hastaya değişen bu
manevralara "duyusal hile" (sensory trick) adı verilir. Blefarospazm
çoğu hastada idyopatiktir. Ancak beyinsapı, diensefalon ve striatum
lezyonlarına bağlı semptomatik blefarospazm da görülebilir.
Oromandibulolingual Distoni: Çiğneme ve
dil kaslarının istemsiz, distonik kasılmalarıdır. Temporal, masseter ve medyal
pterygoid kaslar alt çeneyi kapatan, lateral pterygoid kas ise çeneyi açan
kaslardır. Ağırlıklı olarak tutulan kasa göre alt yüz bölgesinde şekil ve işlev
bozukluğu ortaya çıkar; çene konuşma veya yeme esnasında kilitlenip açılamaz ya
da ağız istemsiz olarak açılır, hasta ağzını kapatamaz, çene öne veya yana
kayabilir. Benzer şekilde dilde yanlara, yukarı ve aşağı doğru kasılma olur,
bazen dil ağız içinden dışarı çıkabilir. Platisma kasının tutulumu sonucu
boyunda kasılmalar görülebilir. Masseter kaslarının tutulumu trismus ve bruksizme
(diş gıcırdatma) yol açar. Dudaklarda büzülme, bazen ağız komissürlerinde
yanlara doğru çekilme görülebilir. Kasılmalar bazen ağrılıdır. Çiğneme ve yutma
zorluğuna bağlı olarak beslenme bozukluğu gelişebilir. Özellikle dil kaslarının
tutulumu, dilin katkısı ile çıkan l, k, r gibi harflerin, perioral kasların
tutulumu dudakların katkısı ile çıkan b, f, m, p gibi harflerin telaffuzunu
zorlaştırır, dolayısıyla konuşma bozulur. Bu hastalar ciklet çiğnemek, dil
altına leblebi koymak, çeneye dokunmak gibi manevralarla kasılmaların şiddetini
azaltabilirler.
Oromandibulolingual distoni blefarospazm ile birlikte
görüldüğünde, kranyal sinirlerce innerve edilen kasların distonisi anlamında
kranyal distoni (Meige's sendromu) olarak adlandırılır.
Larengeal Distoni (Spazmodik Disfoni): Larenks
kaslarının distonisidir. Sıklıkla 30-50 yaşları arasında ortaya çıkar,
kadınlarda erkeklerden fazla görülür. Tuttuğu kas grubuna göre iki tipi vardır
ve klinik olarak bunları birbirlerinden ayırmak çoğu kez mümkündür. Adduktor
tip larengeal distoni vokal kordların aşırı adduksiyonuna bağlıdır. Hasta
konuşurken zorlanır, ses boğuk, kısık çıkar, hasta normal başladığı bir
cümlenin sonuna doğru boğulur gibi olur, sık sık nefes almaya gereksinim duyar.
Larengeal distonilerin çoğu bu tiptedir. Abduktor larengeal distoni ise
posterior krikoaritenoid kasların konuşma sırasında anormal kasılmaları sonucu
vokal kordların uzun süre açık kalması nedeniyle gelişir. Hasta ses çıkarmakta
zorlanır, adeta fısıldar tarzda konuşur. Buna karşın gülme, esneme gibi aynı
kas gruplarının aktivasyonunu gerektiren eylemlerde sorun yaşanmaz. Bu nedenle
larengeal distoniyi "eyleme özgü" (task-specific) distoniler sınıfına
koyanlar da vardır. Nadiren her iki kasın birlikte kasıldığı da görülür.
Yakınmalar emosyonel stres ile artar. Diğer çoğu distonik sendromun tersine
yakınmaları hafifleten etkili duyusal hile yoktur.
Servikal Distoni (Spazmodik Tortikollis): Boynun ve
başın normal postürünü koruyan ve hareketini sağlayan kasların distonisidir.
Daha çok 40 yaşın üzerinde görülür ancak gençlerde de olabilir. Kadınlarda
erkeklerden 2 kat fazladır. Yakınmalar hasta olan tarafta hafif bir gerginlik
ve çekilme hissi ile başlayıp aylar bazen yıllar içinde yerleşebilir. Ağırlıklı
olarak tutulan kasın işlevine göre baş karşı tarafa dönebilir (tortikollis),
yana (laterokollis), öne (anterokollis) veya arkaya (retrokollis) doğru
eğilebilir. Bazen bunların kombinasyonları görülebilir. Tutulan taraftaki omuz
hafif eleve olur. Kasılmalar sıklıkla ağrılıdır. Baş sağlam tarafa doğru
çevrildiğinde distonik olan tarafın aktivitesinin aşırı olması nedeniyle
postürü korumak mümkün olmaz ve baş distonik tarafa doğru yavaşca döner. Bu
esnada tremor da görülebilir (distonik tremor). Hasta alna, çeneye, enseye
elini koyarak yakınmalarını azaltabilir. Kasılmalar herhangi bir motor aktivite
esnasında artabilir, uykuda ise kaybolur.
Eyleme Özgü Distoniler (“task”-spesifik distoniler):
Yalnızca belli bir motor işlev esnasında ortaya
çıkan distonilerdir. Aynı kasların kullanımını gerektiren başka bir eylemde
görülmezler, bu nedenle de "eyleme özgü" (task-spesific) olarak
adlandırılırlar. Genellikle üst ekstremiteyi tutan bu ilginç sendromun en sık
görülen formu yazıcı krampıdır. El ve önkol kaslarını tutan kasılmalar yalnızca
yazı yazarken ortaya çıkar. Başlangıçta kalem parmaklar arasında istemsiz
olarak kuvvetlice sıkılır, bilek ve dirsek arasında gerginlik ve kasılma
hissedilir. Zamanla parmaklarda hiperekstansiyon veya hiperfleksiyon, bilekte
pronasyon, supinasyon, ulnar ya da radyal deviyasyon gelişir. Buna bağlı olarak
yazı şekli iyice bozulur, okunamaz hale gelir. Hastalar bazen diğer elleri ile
yazmaya alışırlar. Fakat %20 oranında zamanla o tarafta da benzer semptomlar
gelişebilir. İstirahatte hiçbir yakınma yoktur, makas kullanmak, örgü örmek,
kağıt para saymak gibi aktiviteler rahatlıkla yerine getirilebilir. Bu hastaların
çoğu kalın kalemle veya kara tahtaya yazı yazarken ciddi sorun yaşamazlar.
Eyleme özgü distoniler, müzisyen, terzi gibi günlük
pratiği sınırlı bir kas grubunun uzun süreli ve tekrarlayıcı aktivasyonuna
dayanan meslek sahiplerinde de görülebilir. Yakınmaların şiddeti nedeniyle
meslek değiştirenler dahi vardır.
Paroksizmal Diskineziler: Distonik
kasılmaların eşlik edebildiği paroksizmal diskineziler zaman zaman, ataklar
halinde ortaya çıkar. Paroksizmal diskineziler son yıllardaki veriler ışığında
dört grup halinde sınıflandırılmıştır. Her grup kendi içinde idyopatik ve
semptomatik olarak ikiye ayrılır. Semptomatik paroksizmal diskinezi nedenleri
arasında multipl skleroz, kafa travması, hipoparatiroidizm, perinatal hipoksik
ensefalopati, serebral infarkt, hipoglisemi, ensefalitler, diyabet,
hipertiroidizm ve anoksi gibi nedenler sayılabilir.
Paroksizmal Kineziyojenik Diskinezi (PKD, paroksizmal
kineziyojenik koreoatetoz, paroksizmal kineziyojenik distoni): PKD en sık
rastlanan paroksizmal hareket bozukluğudur. Genellikle 5-15 yaş arasında
başlar. İstemsiz hareketler daima belli istemli bir hareket girişimini
izleyerek ortaya çıkar. Hiperventilasyon ve stres atakları kolaylaştırabilir.
Bir ya da birden çok ekstremiteyi tutan istemsiz hareketler ekstremitelerin
distonik kasılmaları şeklinde olabileceği gibi koreoatetoik veya ballistik de
olabilir. Ataklar genelde beş dakikadan kısa sürerler, ancak gün içinde onlarca
kez tekrarlayabilirler. Epileptik nöbetlerle karışabilen PKD atakları sırasında
bilinç kaybı olmaz ve atak aralarında nörolojik muayene normaldir. Erkeklerde
daha fazla görülen primer (idyopatik) PKD vakalarının çoğu otozomal dominant
kalıtımla geçer, ancak sporadik olanları da vardır. Bazı ailelerde PKD lokusunun
16. kromozom üzerinde olduğu bildirilmiştirdir. Antikonvülzif ilaçlara iyi
yanıt vermesi PKD'nin önemli bir özelliğidir. PKD ve benign familyal infantil
konvülziyonlar aynı hastada veya aynı ailelerdeki farklı bireylerde birlikte
görülebilir.
Paroksizmal non-kineziyojenik diskinezi (PNKD, paroksizmal
non-kineziyojenik distoni, paroksizmal non-kineziyojenik koreoatetoz): PKD'de olduğu
gibi genellikle ekstremitelerde ve bazende yüzde distonik, koreoatetoik veya
ballistik kasılmalar vadır. PKD'den asıl önemli farkı atakların kendiliğinden
başlaması, istemli bir hareket girişimini takip etmemeleridir. Ataklar daha
seyrek ancak daha uzundur; günde 3-4 defa gelen ve 5 dakikadan uzun süren
atakların sona ermesi bazen 4-5 saati alır. Yorgunluk, stres, açlık ve heyecan
atakları kolaylaştırabilir. Çocukluk çağında biraz daha sık olmakla beraber her
yaşta görülebilir. Erkeklerde kadınlara oranla daha sıktır. İdyopatik olan
PNKD'lerin çoğu otozomal dominant kalıtımla geçer. PNKD sporadik de olabilir,
ancak bu olguların psikojenik distoniden ayrımı son derece zordur. Birkaç
ailede PNKD lokusunun 2. kromozom üzerinde olduğu bildirilmiştir.
Paroksizmal egzersizin neden olduğu diskinezi (PED):
PED uzamış egzersiz sonrası ortaya çıkan paroksizmal
hareket bozukluğudur. 5-15 dakika koşma veya yürüme, ekstremitelerin uzun süre
pasif hareketi sonucu gibi egzersizler istemsiz hareketleri ortaya
çıkartabilir. Genellikle çocukluk çağında başlayan hastalığın atak sıklığı ayda
1-5'den, günde 1-2'ye kadar değişebilir. Soğuk, stres veya menstruasyon ile
ataklar artabilir. İstemsiz hareketler esas olarak bacağı veya ayağı tutar;
ancak kollarda, yüz, boyun ve/veya gövdede olabilir. Bazı ailelerde lokusunun
16. kromozom üzerinde olduğu bildirilmiştir.
Paroksizmal hipnojenik diskinezi
(PHD): PHD, non-REM (genellikle 2. evre) uyku esnasında
istemsiz hareketler ile karakterizedir. Hastalar uykudan genellikle ağlayarak
uyanırlar ve ataklarını hatırlarlar. İlave semptom olarak istemsiz
vokalizasyon, düzensiz solunum ve taşikardi görülebilir. Yorgunluk, stres ve
menstruasyon ile ataklar sıklaşabilir. PHD, çocukluk çağında başlar ve
genellikle erkeklerde sıktır. Atak sıklığı yılda 4-5 kezden gecede 4-5 kereye
kadar değişebilir. Atak süresi genellikle kısadır (20-50 sn / 2
dk). Yaşla atak sıklığı genellikle azalmaz ve hastalarda diğer paroksizmal
diskineziler de olabilir. PHD'nin lokusu 20. kromozom üzerinde olarak bildirilmiştir.
Hemifasyal
Spazm: Gerçek anlamda bir distoni olmamakla birlikte
fenomenolojik benzerliğinden dolayı bu bölümde ele alınan hemifasyal spazm
yüzün bir yarısında görülen, sürekli ya da ara ara ortaya çıkan, semi-ritmik
kasılmalardır. En fazla göz etrafında görülen kasılmalar sıklıkla aynı taraf
yanağa, üst-alt dudağa ve platismaya yayılır. Tek taraflı oluşu ve yayılım
özelliği nedeniyle blefarospazmdan ayrılır. Kasılmalar mimik hareketleri
sırasında artar, uykuda devam edebilir. Zamanla tutulan tarafta kas zaafı ve
kontraktür ortaya çıkabilir.
Semptomatik
Distoniler
Serebrovasküler
hastalıklar, infeksiyonlar, demiyelinizan, metabolik ve doğumsal hastalıklar
ile travma, intoksikasyon gibi, bazal ganglion ve bağlantılarını tutan her
türlü merkezi sinir sistemi patolojisi semptomatik distoniye yol açabilir. En
sık rastlanılan semptomatik distoni nedenlerinden biri olması ve tedavi
edilebilir olması açısından Wilson hastalığından aşağıda ayrıntılı olarak söz
edilecek diğer semptomatik distoniler ise ilgili bölümlerde ele alınacaktır.
Wilson
Hastalığı (Hepatolentiküler Dejenerasyon)
Merkezi sinir
sistemini tutan kalıtımsal metabolik hastalıklar arasında en iyi bilinenidir.
1912'de Kinner Wilson tarafından tanımlanmıştır. Bu hastalık bakır
metabolizması bozukluğuna bağlıdır. Besinle alınan bakır bir çok enzimatik
süreçte kullanılmakta ve gereksinimden fazlası, esas olarak karaciğerde
seruloplazmine bağlanarak safra yolları ile atılmaktadır. Wilson Hastalığı
(WH)'nda ihtiyaç fazlası bakırın atılımı bozulmuştur. Kesin olmamakla birlikte,
patofizyolojik mekanizmanın karaciğerde bakırın seruloplazmine bağlanmasını
sağlayan enzimin bozukluğuna dayandığı düşünülmektedir. Otozomal resesif geçen
hastalığın geni 13. kromozomun uzun kolundadır. Bu gen bakır taşıyan ATP'az
enzimini kodlamaktadır. Enzim eksikliğinde bakır seruloplazmine bağlanamamakta
ve karaciğerden atılamamaktadır. Dolayısıyla serumda düzeyi yükselen bakır karaciğere,
beyne, böbreğe çökmekte ve klinik belirti ve bulgulara yol açmaktadır.
Hastalık
genellikle 10-20 yaş arasında başlar, fakat daha geç yaşta başlayan olgular da
vardır. WH'nda belirti ve bulgular serumda serbest dolaşan bakırın çöktüğü doku
ve organların işlevlerini bozması ile ortaya çıkar. En sık tutulan organ
karaciğerdir. Bu tutulum serum transaminazlarında hafif artıştan akut veya
kronik hepatite kadar değişik tablolara yol açabilir. Hastalarda bulantı,
kusma, kilo kaybı, çeşitli kanamalar görülebilir.
Nörolojik
tutulum hastaların %50'sinde ilk belirtidir. Bazal ganglionlara çöken bakırın
yarattığı işlev bozukluğu sonucunda tremor, distoni, rijidite, akinezi gibi
değişik ekstrapiramidal bulgular ortaya çıkabilir. Kore, tik ve miyoklonus nadir
görülürken tremor en sık bulgudur. İstirahat, aksiyon veya postüral tremordan
her biri tek başına ya da bir arada bulunabilirler. Tremor ekstremitelerin hem
distalini hem de proksimalini tutabilir, amplitüdü değişkendir. Kolların
proksimalinde, yüksek amplitüdlü tremor olduğunda ya da kollar öne doğru
uzatılıp eller gerildiğinde ellerin bilekten ani olarak aşağıya düşmesi ve
tekrar aynı pozisyona dönmesinden dolayı hasta sanki kanat çırpıyormuş gibi
görünebilir (“wing-beating” veya “flapping” tremor). Yüz kaslarının distonik
tutulumuna bağlı olarak hastanın yüzünde sırıtır gibi bir görünüm vardır. Dil
ve farenks kaslarının tutulumu konuşma ve yutma bozukluklarına yol açar. Hasta
bazen tükrüğünü yutamaz, salyası ağız kenarından akar. Larenks kaslarının tutulumu
nedeniyle hasta fısıldar tarzda konuşur, anlaşılması çok zor olabilir.
Ekstremite ve aksiyal kaslardaki rijidite ve distoni, yürüyüşü olumsuz etkiler
ve postürü bozar. Bazen tipik parkinsonizm tablosu gelişebilir. Serebellar
sistem tutulumu hastaların %25'inde görülür, yürüme ve konuşma bozukluğuna
sebep olabilir veya katkıda bulunabilir. Nadiren epileptik nöbetler de tabloya
katılabilir. Somatik nörolojik belirtilerle hemen hemen eş zamanlı olarak
davranışsal sorunlar ve mental durum değişiklikleri de ortaya çıkar. Bu
değişiklikler çok hafif belirtilerle seyredebileceği gibi ciddi sorunlara da
yol açabilirler. Okul başarısının azalması çoğu hasta yakınının dikkatini çeken
ilk belirti olabilir. Davranış ve kişilik değişiklikleri, duygudurum bozuklukları,
psikotik belirtiler, dikkat, konsantrasyon gibi zihinsel işlevlerde bozulma
çeşitli derecelerde görülebilirler.
Serumda dolaşan
bakırın korneanın desement tabakasına çökmesi sonucu, korneada kahverengi-yeşil
bir halka görülür. Hastalık için patognomonik olan bu bulguya Kayser-Fleischer halkası (KFH) denir (Şekil
4a ve 4b). Bazen çıplak gözle dahi farkedilebilecek kadar belirgin
olabilirse de klasik bir göz muayenesi ile çoğu kez saptanamaz ve gözün
yarık-lamba (slit-lamp) ile muayenesi gerekir. Klasik bilgi olarak nörolojik
belirtiler ortaya çıktığında KFH'nın mutlaka mevcut olduğu söylense de bazen
nörolojik tutulumlu bir Wilson hastasında bu bulgu saptanmayabilir. Üriner,
endokrin, kas-iskelet sistemi de tutulabilir ve bu sistemlere ait laboratuvar
ve klinik bulgular ortaya çıkabilir.
Şekil
4a ve Şekil 4b. Kayser-Fleischer Halkası. Wilson
Hastalığı tanısı konan hastada çıplak gözle görülebilen Kayser-Fleischer
halkası (KFH). Şekil 4b de KFH ok uçları ile işaretlenmiştir
Çocukluk
ve adölesan dönemde ekstrapiramidal sistem tutulumu ile seyreden her türlü
klinik nörolojik tabloda WH mutlaka araştırılmalıdır. Klinik olarak WH şüphesi
belirdiğinde, kesin tanı ve ayırıcı tanı için laboratuvar incelemelerine
başvurulur. Tipik bir tabloda serum seruloplazmin düzeyi düşük, serumdaki
serbest bakır düzeyi ise yüksek olarak bulunur. Serum total bakır miktarı
azalmış seruloplazmin miktarına bağlı olarak sıklıkla düşük bulunur. Ancak her
iki parametrenin de normal olduğu olgular vardır. Hastaların hemen tümünde 24
saatlik idrarda bakır atılımı hemen daima artmıştır ki bu bulgu diğer ikisine
göre daha duyarlı bir ölçümdür. Korneada KFH'nın saptanması, WH da dahil olmak
üzere bakır metabolizma bozukluğunu gösteren önemli bir bulgudur. Karaciğer
fonksiyon testleri bozuk bulunabilir. Ancak kesin tanı karaciğer biyopsisi ile,
karaciğer kuru dokusunda bakır miktarının artmış bulunması ile konulur. Klinik
olarak WH düşünüldüğünde, diğer olası tanılar ekarte edilmişse, kan-idrar
bulguları normal olsa bile karaciğer biyopsisi incelemesinde ısrarlı
davranılmalıdır. Yardımcı inceleme yöntemlerinden bilgisayarlı tomografi ve
manyetik rezonans görüntülemesinde bazal ganglia lokalizasyonuna uyan
bölgelerde sinyal değişiklikleri, nekroz saptanabilir. WH tanısı konan
hastaların aile bireylerinin de hastalık açısından taranması gerekir.
Wilson
hastalığında tedavinin ana hedefi vücutta fazla miktarda bulunan bakırın
uzaklaştırılması/atılması ilkesine dayanır. Bunun için bakır içeren fındık,
ceviz, mantar, kabuklu deniz ürünleri gibi besinler diyetten çıkarılmalıdır.
Çinko, bağırsaklardan bakır emilimini azaltmak amacıyla kullanılır, direkt
etkisi olmayıp, bakırın bağırsak epitel hücrelerinde bağlanıp daha sonra gaita
ile atılımını sağlayan metallothion'in sentezini artırarak etki göstermektedir.
WH'nın en etkili ve en sık kullanılan ilaç D-penisilamin'dir. Bu madde serumda
dolaşan ve dokulara çökmüş halde bulunan bakıra bağlanır, oluşan penisilamin-bakır
kompleksi idrarla atılır. Başlangıç dozu 250 mg'dır. İdrarla atılan bakır
miktarına göre doz 1-
Semptomatik
distonilerde tedavi nedene yöneliktir. İdyopatik distonilerde ise distoninin
tipine göre antikolinerjik, antidopaminerjik, baklofen, benzodiazepin grubu
ilaçlar ve botulinum toksini kullanılmaktadır. Genelde jeneralize distonilerde
ilaç, fokal distonilerde ise botulinum toksini ilk tercih olarak seçilmektedir.
Son yıllarda
rutin kullanımı yerleşen ve özellikle fokal distoni tedavisinde bir çığır açan
botulinum toksini etkisini nöromüsküler ileti bloğu yaratarak gösterir. Toksin
distonik kasılmadan sorumlu olan kas içine enjekte edilmekte, etkisi 1-2
haftada başlayıp 3-6 ay sürmekte ve daha sonra uygulama tekrarlanmaktadır.
Diğer ilaçlardan yarar görmeyen jeneralize distonilerde de, en aktif kas EMG
ile saptanıp botulinum toksini uygulanabilir. En önemli yan etkisi toksinin
komşu kaslara yayılarak geçici zaaf oluşturmasıdır. Tekrarlanan uygulamalarda, nadir
de olsa toksine karşı oluşan antikorlar nedeniyle etkinlik azalabilir.
Özellikle
çocukluk çağında ve alt ekstremitelerde başlayan distonilerde ilk düşünülmesi
gereken ilaç L-dopa preparatlarıdır. Bu tip hastalarda dopaya yanıtlı distoniyi
dışlamak için mutlaka L-dopa ile bir tedavi denemesi yapılmalıdır. Bunun
dışında antikolinerjik ilaçlar jeneralize distoni tedavisinde ilk tercihi
oluştururlar. En sık kullanılan antikolinerjikler triheksifenidil, bornaprin ve biperidendir. Düşük dozda başlayıp, alınan
yanıta göre doz artırılabilir. Bu grup ilaçların distonideki etki mekanizmaları
tam olarak bilinmemektedir. Tek başına ya da diğer ilaçlarla birlikte
kullanılabilirler. Uykuya eğilim, ağız kuruluğu, görme bulanıklığı ve idrar
yapmada zorluk en sık yan etkileridir. Özellikle yaşlı hastalarda konfüzyonel
duruma da yol açabilirler. Benzodiazepinler merkezi sinir sisteminde inhibitör
bir nörotransmiter olan GABA'nın etkisini artırırlar. En sık kullanılan
benzodiazepinler klonazepam ve diazepamdır. Sedasyon en önemli yan etkileridir.
GABA sistemi üzerinden etkili bir başka ilaç olan baklofen benzer şekilde
nöronal eksitabiliteyi azaltır. Baklofen genellikle ekstremite distonilerinde
tercih edilir. Yorgunluk, kas zayıflığı ve sedasyon en sık rastlanan yan
etkileridir. Klinik etkilerini antidopaminerjik bir mekanizmayla gösteren
klasik nöroleptiklerin hemen hepsinin distoniye neden olma olasılığı
bulunmasına rağmen, paradoksal olarak bazı distonilerde bu grup ilaçlar yararlı
olmaktadır. Son yıllarda geliştirilen ve düşük ekstrapiramidal yan etki
profilleri nedeniyle atipik nöroleptik diye adlandırılan klozapin, olanzapin gibi
ilaçlar diğer ilaç tedavilerine dirençli fokal ya da jeneralize distonilerde
kullanılmakta ve bazen başarılı sonuçlar alınmaktadır. Tetrabenazin de gerek
fokal gerekse jeneralize distonilerde, dopamin antagonisti olarak kullanılan
bir diğer ilaçtır.
Paroksizmal
diskinezilerin tedavisinde genellikle ilk seçenek antiepileptiklerdir
(karbamazepin, valproat, fenitoin, benzodiazepinler, vb.). Antiepileptiklere
cevapsız vakalarda karbonik anhidraz inhibitörleri (asetozolamid), L-dopa
ve nöroleptikler denenebilir.
Kore aritmik,
hızlı, sıçrayıcı veya akıcı, basit veya kompleks özellikte genellikle
ekstremitelerin distalini tutan küçük amplitüdlü istemsiz hareketler olarak
tanımlanır. Eğer bu istemsiz hareketin amplitüdü büyükse ve ekstremitenin
proksimalini tutuyorsa buna ballizm adı verilir. Koreik ve ballistik hareketler
bazen bir arada bulunurlar veya bir hastalığın seyri esnasında birbirlerini
izleyebilirler.
Koreik
hareketler bazen çok belirsiz olabilir ve özellikle çocuklarda normal hareketlerle
içiçe geçebilirler. Anormal solunum sesleri, sırıtma ve ekstremitelerde
hipotoni koreye eşlik edebilir. Ballizm çoğunlukla hemoraji veya infarkt gibi
serebrovasküler hastalıklar sonucu ortaya çıkar. Ballizm vücudun bir yarısına
sınırlıysa hemiballizm, her iki vücut yarısında görülüyorsa biballizm, bir
ekstremiteye sınırlıysa monoballizm adını alır.
Koreik ve
ballistik hareketler için putamen, globus pallidus ve subtalamik nukleus kritik
yapılardır; ancak ballistik hareketler daha çok subtalamik nukleustaki patoloji
sonucu ortaya çıkarlar.
Kore-ballizmi
altta yatan sebebin niteliğine göre primer ve sekonder olmak üzere iki ana
gruba ayırmak mümkündür. Primer kore-ballizm doğrudan beyni tutan
nörodejeneratif ya da herediter hastalıklar sonucu ortaya çıkar. Buna karşın
sekonder kore-ballizm beyni ikincil olarak etkileyen bozukluklar ya da
hastalıklar sonucu ortaya çıkar ve altında pek çok neden yatabilir. Aşağıda
kore-ballizme sebep olabilecek hastalıklar liste halinde verilmiştir (Tablo
5).
Tablo 5.
Kore-ballizm
yapabilen hastalıklar
|
Primer
Kore-Ballizm: Huntington benzeri hastalık 1,2,3,4 Striatodentat kalsinozis Mc Leod sendromu Ataksi telanjiektezi Wilson
hastalığı Nöroferritinopati Selim kalıtsal kore Beyin demir birikimi Tip I Nöronal lipofüksinozis Pantotenat kinazla ilişkili kore Leigh hastalığı |
Sekonder
Kore-Ballizm: Henoch-Schönlein purpurası Behçet
hastalığı Yapısal nedenler: Arteriyovenöz malformasyon Hepatik ensefalopati, hepatoserebral
dejenerasyon Porfiri Kernikterus Toksinler
ve İlaçlar: Talyum Toluen Antikonvülzanlar Steroidler Digoksin İnfeksiyonlar ve diğer nedenler: Difteri Lyme hastalığı Creuzfeldt-Jacob hastalığı Sarkoidoz Serebral felç |
Aşağıda primer
ve sekonder koreye neden olan hastalıklardan göreceli olarak sık görülenler ele
alınacaktır.
Huntington
hastalığı
Huntington
hastalığı (HH) veya Huntington koresi genelde korenin baskın olduğu hareket
bozukluğu (kore, distoni, parkinsonizm), psikiyatrik bulgular ve demansın eşlik
ettiği herediter nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalık 4. kromozomun kısa
kolundaki huntingtin proteinini kodlayan IT-15 veya huntingtin geninin
mutasyonu sonucu olur. Huntington hastalığı otozomal dominant geçişlidir ve çok
büyük oranda ailevidir; yeni mutasyonlar sonucu sporadik vakaların ortaya
çıkması çok nadirdir. Huntington hastalığı çoğunlukla 4. veya 5. dekadda başlar
ve kadın-erkek eşit olarak etkilenir. Hastalık yaklaşık %10 oranında 20
yaşından önce (Jüvenil HH) ve %10 oranında da 60 yaşından sonra ortaya çıkar.
Huntington
hastalığının klinik bulguları motor, psikiyatrik ve kognitifdir. Erişkin
başlangıçlı HH genellikle hafif motor koordinasyon güçlüğü, beceriksizlik veya
yerinde duramama ile başlar. Daha sonra belirgin koreik hareketler klinik
tabloya hakim olur. Kore hastalığın en belirgin bulgusu olmasına rağmen,
parkinsonizm bulguları da hastaların hemen hemen hepsinde görülür. Zamanla
hastalar akinetik-rijit hale gelirler ve distonik postür ortaya çıkabilir.
Yürümede güçlük ve düşmeler sıktır. Okülomotor bulgular HH'nın erken belirtisi
olabilir ve hareket bozukluğu olmadan nörolojik muayenede bulunabilir. Sakkadik
göz hareketlerinde yavaşlama, göz hareketine başlamada güçlük ve yavaş izleme
hareketinde duraksamalar başlıca okülomotor bulgulardır. Dizartri ve disfaji
hastalığın ileri basamaklarında görülür, anartriye kadar ilerleyebilir ve
aspirasyona sebep olabilir. Terminal dönemde hasta yatağa bağımlı hale gelir.
Ölüm aspirasyon pnömonisinden veya diğer tıbbi komplikasyonlardan olur.
Bulguların ortaya çıkmasından sonra ölüme kadar geçen ortalama yaşam süresi
genellikle 15-20 yıl arasındadır.
Kognitif ve
psikiyatrik bulgular hareket bozukluğundan önce görülebilir. Kognitif bozukluk
ilk olarak sıklıkla hastanın mental esnekliğinde, reaksiyon hızında azalma ile
ortaya çıkar ve ön planda frontal işlev bozukluğu ile karakterizedir. Hastalık
ilerledikçe global bir mental yıkım, dolayısıyla demans tablosu gelişir. HH'nda
en sık görülen psikiyatrik bozukluk depresyondur. Bundan başka mani,
obsesif-kompülsif bozukluk, irritabilite, anksiyete, ajitasyon, impulsivite ve
apati olabilir. Hastalarda intihara da sık rastlanır.
Jüvenil
başlangıçlı HH (Westphal varyantı)
erişkin başlangıçlı hastalıktan birkaç özelliği ile ayrılır. Jüvenil başlangıçlı
hastalarda görülen hareket bozukluğu genellikle koreden çok parkinsonizmdir.
Kore hastalığın seyrinde hiç görülmeyebilir. Hastalığın başlangıç bulguları
sıklıkla dikkat güçlüğü, davranış ve kişilik değişikliği, okul performansında
düşme, distoni, bradikinezi ve bazen de tremordur. Epileptik ataklar ve hızlı
seyirli demans da görülebilir. Bu varyantın ölüme kadar geçen hastalık süresi
erişkin vakalardan daha kısadır.
Huntington
hastalığında en belirgin patoloji kaudat nukleus ve putamende olan atrofidir.
Daha az oranda globus pallidus, korteks, talamus ve subtalamusta da atrofi
görülür. Mikroskopik olarak korteks, kaudat nukleus ve putamende nöron kaybı
vardır ve buna gliozis eşlik eder. Striatumdaki orta büyüklükteki dikensi
nöronlarda büyük oranda kayıp gözlenir. Nörogörüntülemede ilerleyici korteks ve
kaudat nukleus atrofisi göze çarpar.
Huntington
hastalığına neden olan 4. kromozomun kısa kolundaki mutasyon, huntingtin
geninde normalden fazla CAG trinükleotid tekrarına ve bunun sonucunda da huntingtin
proteinindeki glutamin miktarında artışa neden olur. CAG tekrarı 40'ın üzerinde
olursa HH ortaya çıkar. CAG tekrar sayısı 30-35 arasında ise premutasyon, 36-39
arasında ise düşük penetranslı hastalık söz konusu olur. Patolojik CAG tekrar
sayısı normal sınıra yaklaştıkça, hastalığın ortaya çıkış süresi de genellikle
uzar. Huntingtin geninin ürünü olan huntingtin proteininin görevi henüz
bilinmemektedir. Huntington hastalığının kesin tanısı huntingtin genindeki CAG
tekrar sayısındaki artışın gösterilmesi ile konur. Asemptomatik bireyler için
prediktif ve prenatal tanı da mümkündür.
HH'nın tedavisi
günümüzde sadece semptomatiktir. Korenin tedavisi için dopamin reseptör
blokerleri (haloperidol, pimozid, flufenazin, klozapin, olanzapin, ketiapin, risperidon,
vb.), benzodiazepinler, dopamin depolarını boşaltan ilaçlar (rezerpin, tetrabenazin),
valproat kullanılabilir. Dopaminerjik
nörotransmisyonu azaltan ilaçlar hastalığın ileri evrelerinde ve juvenil
başlangıçlı hastalarda parkinsonizmi arttırabileceğinden çok dikkatli
kullanılmalıdır. Hastada bradikinezi ve rijidite ağırlıklı ise dopamin yararlı
olabilir ancak dopaminin koreyi arttırabileceği de unutulmamalıdır. Depresif
semptomlar için serotonin geri alınım inhibitörleri kullanılabilir.
Sydenham
Koresi (romatik kore, St. Vitus dansı, kore minör)
Sydenham Koresi
(SK) akut romatizmal ateşin majör kriterlerinden biridir. Hastalık A grubu
streptokokların neden olduğu farenjit epizodundan sonra haftalar içinde
gelişir. Bu süre infeksiyonun başlangıcından 6 ay sonraya kadar uzayabilir ve
bazı hastalarda infeksiyon öyküsü alınmayabilir. Sydenham Koresi genellikle
5-15 yaş arasında başlar ancak erişkin yaşlarda da görülebilir. Kızlarda
erkeklere göre iki kat daha sıktır. Obsesif-kompülsif bozukluk, irritabilite,
öğrenme güçlüğü ve hiperaktivite sık başlangıç bulgularıdır. Bu bulgular
koreden önce ortaya çıkabilir, nadiren ensefalopati ve konfüzyon da
görülebilir, dizartri, basit vokal tikler tabloya eklenebilir. Kore ani veya
basamaksal olarak başlar ve hızlıca jeneralize olma eğilimindedir; ancak
hastaların % 20'sinde hemikore olarak kalabilir. Kas tonusu genellikle
azalmıştır ve bu bazen ciddi olarak hastayı yatağa bağlayabilir. Korenin en
şiddetli olduğu dönem olan 3-6 ay geçtikten sonra hastalık kendi kendini
sınırlar ve 6-9 ay içinde düzelme eğilimi gösterirse de nadir olarak kore daha
uzun sürebilir. Bazı çocuklarda hatta erişkin bireylerde tekrarlayan kore
atakları olabilir. Gebelik, oral kontraseptif kullanımı ve yeni streptokokal infeksiyonlar
atakları tetikleyebilir.
Sydenham koresinin
patofizyolojisinde otoimmün mekanizmaların rol oynadığı düşünülmektedir.
Otoimmün hipoteze göre A grubu streptokoklara karşı yapılan antikorlar,
muhtemelen genetik olarak duyarlı kişilerde subtalamus ve kaudat nukleustaki nöronlarla
çapraz antikor reaksiyonu oluştururlar. Bazı hastaların kortikostreroidler,
plazmaferez ve immünglobulinlerden yararlanması bu hipotezi desteklemektedir.
Streptokok infeksiyonunu
araştırmaya yönelik tetkikler (antistreptolizin-O, diğer antistreptokokal
antikorlar, A grubu streptokoklar için pozitif boğaz kültürü, lökositoz) infeksiyonu
göstermek için yararlıdır. Ancak kore genellikle infeksiyonu takiben, bazen de
uzun süre sonra ortaya çıktığı için bu tetkikler normal bulunabilir. Beyin
omurilik sıvısı analizi nadiren görülen hafif lenfositoz dışında normaldir.
Streptokok infeksiyonlarının
çocuklarda kore olmadan da tikler, obsesif-kompülsif bozukluk ve diğer
psikiyatrik bozukluklara yol açabildiği düşünülmektedir. Bu tablo pediatrik
otoimmün nöropsikiyatrik bozukluk ve streptokokal infeksiyon birlikteliği
olarak adlandırılır (PANDAS=Pediatric autoimmune neuropsychiatric disorders
associated with streptococcal infections). Ancak bu birlikteliğin gerçekten
ayrı bir sendrom olup olmadığı hala tartışmalıdır.
Syndenham
koresinin tedavisinde valproik asit ve nöroleptikler kullanılabilir. Kore hafif
ise tedavi gerekmez. Ağır ve ilaçlara dirençli vakalarda kortikosteroidler,
intravenöz immünglobulin ve plazmaferez gibi immünsupresif tedavilerin etkili olduğu
bildirilmiştir. Aktif streptokokal infeksiyon yirmibir yaşına kadar penisilinle
tedavi edilmelidir.
Nöroakantositozis
Nöroakantositozis
kore, distoni, parkinsonizm, oromandibuler diskineziler, motor ve vokal tikler
gibi zengin nörolojik bulguların eşlik ettiği nadir nörodejeneratif bir
hastalıktır. Çoğunlukla otozomal resesif geçişle uyumlu aile öyküsü vardır.
Hastalık genellikle 3. veya 4. dekadda başlar ancak her yaşta görülebilir.
Ekstremitelerdeki kore ve orofasyal diskineziler en göze çarpan klinik
özelliklerdir. Vakaların üçte birinde nöbetler ve yarısında demans vardır.
Periferik aksonal nöropati ve amiyotrofi olabilir. Hastalarda depresyon,
anksiyete, paranoid delüzyonlar, obsesif kişilik, kişilik değişiklikleri, apati
ve impulsivite gibi psikiyatrik bulgular görülebilir.
Yukarıda
bahsedilen klinik bulgularla beraber periferik yaymadaki akantosit sayısı %
15'den fazla ise tanı koyulur. Hastaların büyük çoğunluğunda kas enzimleri
artmıştır. Postmortem incelemelerde kaudat nukleus ve putamende belirgin
atrofi, gliozis ve nöron kaybı görülür. Ayrıca periferik sinirlerde aksonal
dejenerasyon vardır. Hastalığa CHAC genini kodlayan 9. kromozomun uzun
kolundaki mutasyon neden olur. Tanı klinik özellikler, uygun aile öyküsü ve
periferik yaymada artmış akantositlerin görülmesi ile koyulur.
Nöroakantositozisin kesin tedavisi yoktur. Hareket bozukluklarına ve
psikiyatrik bulgulara semptomatik olarak yaklaşılabilir.
İyi Huylu
Herediter Kore
İyi huylu herediter
kore otozomal dominant geçişli nadir bir hastalıktır. Genellikle erken çocukluk
çağında başlar. Çoğunlukla koreik hareketlerden başka nörolojik bulgu yoktur,
bazen distoni eklenebilir ve tanımı itibarıyla hastalık ilerleyici değildir.
Bazen kore erişkin hayatta tamamıyla düzelir ve çoğunlukla tedaviye ihtiyaç
göstermez.
Gebelik
Koresi (Korea Gravidarum)
Gebelik
esnasında ortaya çıkan koredir. Hastaların üçte birinden fazlasında geçirilmiş
Sydenham koresi öyküsü bulunur. Koreye, gebelikteki progesteron ve östrojen
düzeylerindeki yükselmeler sonucu bazal ganglia metabolizmasında olan
değişikliklerin rol açtığı düşünülmektedir. Benzer şekilde kore, östrojen veya
progesteron alan kadınlarda da ortaya çıkabilir. Gebelik koresi nadiren fetusu
da etkiler ve genellikle doğumdan sonra antikoreik ilaç kullanmaya gerek
olmadan düzelir.
Sistemik
Lupus Eritematozus (SLE) ve Antifosfolipid Sendromu
Sistemik lupus
eritematozuslu hastaların % 5'inden azında kore görülür. Kore SLE'nin tek ve
ilk bulgusu olabilir, SLE tanısı korenin başlangıcından yıllar sonra konabilir.
Kore genellikle hastalığın erken evrelerinde ortaya çıkar ve hemikore daha sık
görülür. Korenin ortaya çıkış nedeni bilinmemektedir. Sistemik lupus eritematozusa
eşlik eden kore steroidlere cevap verebilir. Benzer şekilde antifosfolipid
antikor sendromunda da kore görülebilir.
Kore-Ballizm
Tedavisi
Kore-ballizmin
tedavisi esas nedene yönelik olarak yapılmalıdır. Eğer hareket bozukluğu günlük
yaşam aktivitelerinde kısıtlanmaya neden oluyor ya da yaşam kalitesini
etkiliyorsa ilaç tedavisi ile kore-ballizm baskılanabilir. Yan etkiler göz
önünde tutularak ilaç tedavisine uzun süre devam etmekten kaçınılmalıdır.
Koreik ve
ballistik hareketlerin semptomatik tedavisi temelde dopaminerjik
nörotransmisyonun azaltılmasına dayanır. Dopamin reseptör blokerleri
(haloperidol, pimozid, flufenazin, olanzapin, risperidon, ketiapin, klozapin)
ve presinaptik dopamin depolarını boşaltan ilaçlar (tetrabenazin, rezerpin) bu
grupta yer alırlar. Bunlardan başka benzodiazepinler (klonazepam, diazepam, oksazepam)
ve antikonvülzanlar (fenitoin, karbamazepin, valproik asit) tedavide
kullanılabilir. Ballizm ilaç tedavisine oldukça dirençli olabilir. Dirençli
vakalarda talamatomi gibi bir cerrahi girişim düşünülebilir.
TREMOR
Tremor bir vücut
parçasını hareket ettiren resiprokal kasların alternan veya senkron kasılması
sonucu oluşan istemsiz, ritmik osilasyonlardır. Tremor etkilenen alana (baş,
çene, dirsek, vokal kordlar, aşağı veya yukarı ekstremite, vücut), hareketle
ilişkisine (istirahatte, postüral, aksiyonel, intansiyonel), frekansına (düşük:
4 Hz'den az; orta: 4-7 Hz; yüksek 7 Hz'den fazla) ve genliğine (ince, kaba)
göre tanımlanır. Bu özelliklerin saptanması, özellikle de tremorun hareket ve
postürle bağlantısı etyolojik tanıya yönelmek açısından önemlidir.
Aşağıda hareket
ve postüre bağımlılığı yönünden tanımlanan tremor çeşitleri, bunların ortaya
çıktığı durumlar tarif edilecek ve nispeten sık görülen tremor nedenleri kısaca
özetlenecektir.
Hareket ve
postüre bağımlılığı açısından tremor çeşitleri
İstirahat Tremoru
Etkilenen
bölgede herhangi bir istemli kas kasılması, istemli hareket girişimi ya da
yerçekiminin etkisi olmadan vücudun bir parçasında görülen tremordur. Tremor
hareket esnasında kaybolur, ekstremiteyi yeni bir pozisyonda sabit tutunca
yeniden başlar. En sık ellerde ve ekstremitelerin distal kısımlarında görülür.
Hareketin niteliğinden dolayı bazen para sayma ya da hap yapma tremoru olarak
da adlandırılır. İstirahat tremoru kural olarak Parkinson hastalığı ve parkinsonizme
neden olan diğer durumlarda ortaya çıkar. Tedavide en yararlı ilaçlar
antikolinerjikler, L-dopa preparatları ve dopamin agonistleridir. Cerrahi
girişimlerden talamotomi ve subtalamatomi de tremora karşı oldukça etkilidir.
Postüral Tremor
Kişi istemli
olarak yerçekimine karşı koyduğunda, örneğin kollarını öne doğru uzatıp
ellerini gerdiğinde ortaya çıkar, o postür korunduğu sürece de devam eder.
Frekansı ve genliği altta yatan nedene göre değişir. Aşağıda detaylı olarak ele
alınacak olan esansiyel tremor hastalığı için tipiktir.
Aksiyon Tremoru
(kinetik tremor)
Bir ekstremiteyi
aktif olarak kullanırken, hareket esnasında ortaya çıkar. Genelde yüksek
frekanslıdır ancak genliği az ya da çok olabilir, genlik hareket esnasında hep
aynı kalır. Postüral tremor gibi aksiyon tremoru da en sık esansiyel tremor
hastalığında görülür.
İntansiyon Tremoru
Bu tip tremorun
en büyük özelliği istemli hareket esnasında ortaya çıkması ve hedefe
yaklaşırken tremorun genliğinin çok artmasıdır. Örneğin parmak-burun testinde
hasta parmağını burnuna yaklaştırdıkça tremorun genliği artar ve hasta hedefi
bulamaz. İntansiyon tremoru düşük frekanslı, kaba bir tremordur ve kural olarak
serebellum ve bağlantılarının tutulması sonucu ortaya çıkar. Dizartri ve
nistagmus tremora eşlik edebilir. Tedavisi oldukça güçtür. İzoniazid veya
talamatomi yararlı olabilir.
Rubral Tremor
(Ortabeyin ya da Holmes tremoru)
Rubral tremorun
özelliği istirahatte görülmesi ve hareketle belirgin olarak artmasıdır. Bu
özelliğiyle rubral tremor istirahat, postüral ve aksiyon tremorunun bir
kombinasyonudur. Frekansı düşük, kaba, düzensiz bir tremordur ve proksimal
kaslar distal kaslardan daha fazla etkilenir. Rubral tremor orta beynin
tegmentum bölgesindeki red nukleus veya bağlantılarının hasarı sonucu ortaya
çıkar, en sık multipl skleroz ve serebrovasküler hastalıklarda görülür. Tremora
ek olarak hemen daima hemiparezi, kranyal sinir felci gibi diğer orta beyin
hasarı bulguları vardır. Rubral tremorun tedavisi oldukça güçtür. L-dopa,
izoniazid, klonazepam, klozapin ve talamatomi tedavi seçenekleri arasındadır.
Etyoloji ve Klinik
Belirtilere Göre Tremor
Fizyolojik
tremor
Fizyolojik
tremor parmakların veya kolların aktif innervasyonu sonucu, normal kas
kasılmasına bağlı olarak tüm insanlarda ortaya çıkan, hızlı (10-12 Hz), düşük
genlikli postüral bir tremordur, aksiyonda ve istirahatte görülmez ve patolojik
bir anlam taşımaz. Mikrocerrahi, saat tamirciliği gibi ince işlerle
uğraşanlarda daha çok göze çarpar. Artmış fizyolojik tremor fizyolojik tremorla
aynı frekanstadır ancak genliği daha büyüktür. Mental nedenler (anksiyete,
stres, yorgunluk), metabolik nedenler (ateş, tirotoksikoz, hipoglisemi),
ilaçlar (nöroleptikler, beta adrenerjik agonistler, valproik asit, lityum,
steroidler, dopamin agonistleri, antidepresanlar), alkol abstinansı, toksinler
(cıva, kurşun, arsenik) ve bazı gıda maddeleri (kafein) artmış fizyolojik
tremora yol açabilir.
Esansiyel
Tremor
En sık
rastlanılan hareket bozukluğudur. Esansiyel tremor (ET) genellikle asimetrik ve
postüral bir tremor olarak başlar, zamanla karşı tarafa yayılır. Tremor sadece
özel bir pozisyonda ortaya çıkabilir. Pozisyonun açısı değişince tremorun
şiddeti de farklılaşabilir. Kural olarak aksiyonla artıp istirahatte geçer,
ancak nadiren istirahatte de görülebilir. Esansiyel tremorun frekansı genelde
hızlıdır, ancak 4-12 Hz aralığında farklı frekanslar görülebilir. ET herhangi
bir vücut parçasında olabilir (eller, baş, bacaklar, ses telleri). Elde baskın
olunca yeme, içme ve yazı yazma bozulabilir.
Hastalığın
tanısı bazen tesadüfen konulur veya hasta tremorun yarattığı mekanik ve sosyal
malûliyet artınca doktora başvurur. Tremor dışındaki nörolojik muayene
normaldir. Hastaların yarısından fazlasında penetransı değişken aile öyküsü
vardır. Hastalık her yaşta olabilir fakat sıklığı yaşla beraber artar. Ailevi
vakalar genellikle erken yaşta başlar. Çoğu zaman tremor iyi huyludur, yavaş
ilerler, dalgalanabilir ve yaşam süresini kısaltmaz. Hastalar baskın ellerini
değiştirmek zorunda kalabilirler. Hastalığın ileri evrelerinde istemli
hareketler aşırı titremeden dolayı oldukça kısıtlanabilir. Esansiyel tremorun
önemli ayırıcı özelliklerinden biri alkolün olumlu etkisidir. Yorgunluk,
kafein, sinir sistemi stimülanları, artmış katekolamin düzeyleri, ısı ve
emosyon değişiklikleri, heyecanlanma, sinirlenme, stres, topluluk içinde olma
tremoru fazlalaştırabilir. Uykuda tremor kesilir. Esansiyel tremor bazen
bradikinezi, rijidite ve istirahat tremoru gibi Parkinson hastalığı bulgularıyla
birlikte görülür. Bu durumda her iki hastalığın birlikte bulunduğunu düşünmek
gerekir.
Esansiyel tremorun
patofizyolojisi bilinmemektedir. Şimdiye kadar santral ve periferik
mekanizmalar suçlanmıştır. Son yıllardaki patolojik veriler ışığında esansiyel
tremorun altında nörodejeneratif mekanizmaların yatttığı düşüncesi oluşmaya başlamıştır.
Esansiyel tremorun
kesin tedavisi yoktur. Ağır bileklik ve su içerken ağır bardak kullanma gibi
yöntemler tremoru azaltarak günlük yaşam aktivitelerinde iyilik sağlayabilir.
Alkol etki mekanizması bilinmemekle birlikte geçici olarak yarar sağlayabilir. Esansiyel
tremorlu hastalarda kronik alkolizm riskinin düşük olduğu gösterilmiştir ancak
yine de dikkatli olunmalıdır.
Tedavide ilk
tercih edilen ilaçlar beta-adrenerjik blokerlerdir. Bu grupta en sık
propranolol kullanılır ve hastaların yarısından fazlasında semptomatik yarar
sağlar. Dramatik düzelme az oranda görülür. Hastaların bir kısmı ilaca
cevapsızdır. Propranolol etkisine karşı zamanla direnç gelişebilir. Kalp
yetmezliği, A-V blok, astım ve göreceli olarak diabette kontrendikedir. Yan etkileri
baş ağrısı, sedasyon, yorgunluk, depresyon ve baş dönmesidir.
Esansiyel tremorun
tedavisinde ikinci seçilecek ilaç primidon'dur. Primidon, propranololdan daha
etkili bir ilaç olmasına rağmen başlangıçtaki akut yan etkileri ve yüksek
dozlarda gelişen ilaç intoleransı nedeniyle kullanımı sınırlıdır. Yan etkileri
bulantı, kusma, ataksi ve sedasyondur. İlaca kural olarak çok düşük dozlarda
başlanmalıdır. Primidon'un etkisi zaman içinde kaybolabilir. Propranolol ve
primidon’a cevap vermeyen vakalarda fenobarbital kullanılabilir ancak etkisi
çok güçlü değildir.
Propranolol ve
primodon'dan başka pek çok ilaç ET tedavisinde denenmiştir. Benzodiazepinler
(klonazepam, diazepam), karbonik anhidraz inhibitörleri (asetozolamid),
antikonvülzanlar (gabapentin, fenobarbital, topiramat), trazodon, flunarazin,
amantadin ve atipik nöroleptikler (klozapin, olanzapin) bunlar arasında
sayılabilir. Ancak yukarıda sayılan ilaçlarla kontrollü çalışma sayısı çok
azdır ve etkileri hakkında sonuçlar değişkendir. Botulinum toksini bazı el, ses
ve baş tremorlarında etkilidir.
İlaç tedavisine
cevapsız vakalarda cerrahi girişim uygulanabilir. Esansiyel tremorun cerrahi
tedavisinde hedef olarak talamusun ventral intermedyal nukleusu veya ventral
anterior nukleusu seçilir. Talamatomi parkinson tipi, serebellar ve rubral
tremorlarda da etkilidir. İki taraflı talamatomiden komplikasyon oranı fazla
olduğundan kaçınmak gerekir. Parezi, dizartri, disfaji ve mental durumda
bozukluk cerrahi komplikasyonlardır. Son yıllarda ET'un cerrahi tedavisinde
yeni bir yöntem olan talamik stimülasyon giderek önem kazanmaktadır. Bu yöntem
talamatomi ile karşılaştırıldığında kalıcı nöronal hasar yapmaması ve az
komplikasyon oranıyla daha avantajlıdır.
Ortostatik Tremor
Ortostatik
tremor hasta ayağa kalktıktan birkaç saniye sonra bacaklarda görülen, vücudun
sallanmasına yol açan bir tremor çeşididir. Hasta ayakta durduğu müddetçe devam
eder, hastanın düşmesine yol açabilir. Otururken veya destek alındığında tremor
ortaya çıkmaz, yürürken azalır. Ortostatik tremor genellikle 6.-7. dekadlarda
görülür ve çok hızlı frekanstadır (15-16 Hz). Klonazepam bazen de propranolol
ortostatik tremorda etkilidir. Bazı vakalarda gabapentinin etkinliği
bildirilmiştir.
Primer Yazma Tremoru
Sadece yazı
yazarken ellerde ortaya çıkan pronasyon-supinasyon şeklinde 5-6 Hz frekanslı
bir tremordur. Esansiyel veya distonik tremorun bir alt tipi olduğu
düşünülmektedir. Tremora bazen distoni de eşlik edebilir. Sadece belirli bir
eylem esnasında ortaya çıkan başka tremorlar da olabilir (piyano çalarken,
raket tutarken vb.). Primer yazma tremorunda propranolol gibi klasik medikal
tedavilerden başka botulinum toksini de faydalı olabilir.
İzole Ses Tremoru
Tremor sadece
sese sınırlıdır, konuşurken ses titremesi şeklinde ortaya çıkar. Bazen larengeal
spazmodik distoni veya esansiyel tremor bağlamında görülebilir.
İzole Çene Tremoru
(Geniospazm)
Otozomal dominant
geçişli sadece çenede tremor ile seyreden bir hastalıktır. İzole çene
tremorunun prognozu iyidir ve ileri yaşlarda spontan düzelebilir.
Distonik Tremor
Hızlı distonik
kasılmalar sonucu ortaya çıkan, sıklıkla distoniye ait bükücü-döndürücü postür
gibi diğer bulguların da eşlik ettiği bir tremor çeşididir. Tutulan vücut
parçası istemli olarak distoninin zorla çevirdiği tarafa doğru döndürülürse tremor
azalır ya da kaybolabilir. İstirahatte görülebilir, hareketle artma olabilir.
Bu tür tremorda klonazepam, antikolinerjikler ve botulinum toksini
kullanılabilir.
Periferik Nöropati
ve Tremor
Periferik
nöropatilere tremor eşlik edebilir. Tremor herediter nöropatilerde nispeten sık
görülmesine rağmen her çeşit nöropatide ortaya çıkabilir. Periferik
nöropatilerde görülen tremor düzensiz veya ritmik, proksimal veya distal yerleşimli
olabilir. Mekanizmasının ekstremitedeki güçsüzlük sonucu artmış fizyolojik
tremora ikincil veya bozulmuş gerilme refleksi ile ilişkili olduğu
düşünülmektedir.
Palatal
Tremor (Palatal Miyoklonus):
Yumuşak damağın istemsiz hareketidir. Tek ya da çift taraflı olabilir.
Serebellumun dentat çekirdeği, mezensefalondaki rubral çekirdek ve bulbusdaki
inferior olive arasında bulunan ve Guillain-Mollaret üçgeni olarak adlandırılan
bölgenin etkilenmesine bağlıdır. Klinik olarak yumuşak damağın ritmik veya
semi-ritmik, hızlı kasılmalara bağlı olarak tremoru görülür. Bazen yumuşak
damağın yanı sıra dil, farenks ve yüz kasları da kasılmalara katılabilir.
Palatal tremor istemli olarak durdurulamaz, kural olarak başladıktan sonra bir
daha kaybolmaz. Esansiyel ve semptomatik olmak üzere iki tipi vardır. Esansiyel
tipinde her kontraksiyonda östaki borusunun kapanmasına bağlı olarak kulakta
bir klik sesi işitilir, semptomatik de ise bu ses ortaya çıkmaz. Semptomatik
tipinde genellikle tremor dışında serebellar ve beyinsapı bulguları da
saptanır, kasılmalar esansiyel olanın tersine uykuda kaybolur. Semptomatik
olanda tedavi nedene yöneliktir. Esansiyel olanda ise antikolinerjikler,
benzodiazepinler, antikonvülzanlar ve botulinum toksini denenebilir, ancak
tedaviye genellikle dirençlidir.
Psikojenik Tremor
Ani
başlangıçlıdır, bir psikolojik travmayı izleyerek başlayabilir, değişken
karakterdedir ve sıklıkla bilinen organik tremor tablolarından hiçbirine uymaz.
Kinetik, postüral, istirahat veya her üçünün kombinasyonu olabilir. Kadınlarda
daha sık görülür. Psikojenik tremoru psişik stres altında artan fizyolojik veya
esansiyel tremor ile karıştırmamak gerekir.
TİK
BOZUKLUKLARI
Tikler genelde
kısa, ritmik olmayan, stereotipik ve amaçsız görünen, normal hareket zemininde
bir veya birkaç kas grubunu tutan, ani, istemsiz hareketler (motor tik) veya
sesler (vokal tik) olarak tanımlanır. Tikler, koreik ve distonik hareketleri
taklit edebilir. Oldukça stereotipik olmaları, istemli olarak kısa bir süre de
olsa bastırılabilmeleriyle diğer hareket bozukluklarından ayrılırlar. Hasta
istemli olarak kısa bir süre tiklerini baskılayıp sonra kendisini rahat
bıraktığında tiklerde artma görülür. Bir başka önemli ve ayırıcı özellik
hastanın aslında bu hareketleri istemli olarak, içten gelen dayanılmaz bir
hareket etme isteğini ya da o bölgede hissettiği ve iyi adlandıramadığı bir
rahatsızlık hissini gidermek için yaptığını söylemesidir. Tikler çocukluk ve adölesan
dönemde sıktır. Yaş ilerledikçe tikler bir plato çizme ve kaybolma
eğilimindedir.
Motor ve vokal
tiklerin çeşitli formları vardır. Kabaca basit ve kompleks tikler olarak ikiye
ayrılırlar. Basit motor tikler göz kırpma, göz kayması, sırıtma, ağız açma,
omuz silkme gibi izole hareketlerdir. Kompleks motor tikler dokunma, hafifçe
vurma, koklama, el çırpma, ekopraksi (aynı hareketi tekrarlama), kopropraksi
(küfür şeklinde hareketler) gibi daha koordine ve karışık bazen amaçlı gibi
görünen hareketlerdir. Basit vokal tiklere örnek olarak artiküle olmayan basit,
ilkel sesler, boğaz temizleme veya burun çekme gösterilebilir. Kompleks vokal
tikler anlamlı ve uzun kelimeler veya seslerdir. Buna örnek olarak şarkı
söyleme, ıslık çalma, ekolali (başkasının söylediği kelimeleri tekrar etme),
palilali (kendi söylediklerini tekrar etme) ve koprolali (küfür etme)
sayılabilir. Bazı tikler distoniyi taklit ederler ve distonik tik olarak
adlandırılırlar. Distonik tikler blefarospazm, distonik boyun dönmesi ve karın
kaslarında gerilme şeklinde olabilir. Motor ve vokal tiklerden başka nadir
görülen duyusal tikler de vardır. Bunlar genellikle bir vücut bölgesine sınırlı
basınç, gıdıklanma veya sıcaklık gibi rahatsız edici duyulardır.
Tiklerin
nörobiyolojik mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Primer tik bozukluğu olan
bireylerin beyinlerinin postmortem incelemesinde strüktürel ve histolojik
olarak özellik yoktur. Tiklerin dopaminerjik ilaçlarla artması ve dopamin
blokerleri ile yapılan tedavi ile azalması patofizyolojide santral dopamin
reseptörlerindeki aşırı duyarlılığın rol oynadığını düşündürmektedir. Bu
düşünce ile uyumlu olarak Pozitron Emisyon Tomografisi gibi fonksiyonel görüntüleme
çalışmalarında presinaptik dopamin sinir terminallerinde artmış yoğunluk
gösterilmiştir.
Tik bozuklarına
yol açan nedenler primer ve sekonder olarak ikiye ayrılabilir (Tablo 6).
Tablo 6. Tik bozuklukları
|
Primer tik bozuklukları ·
Gilles de ·
Kronik motor-vokal tikler (bir yıldan uzun süren tikler) ·
Geçici tik bozuklukları (bir aydan fazla, ancak bir
yıldan az süren tikler) |
|
Sekonder tik bozuklukları Doğumsal o
Huntington hastalığı o
Nöroakantositozis o
İdyopatik torsiyon distonisi o
Kromozom anormallikleri Edinsel o
İlaçlar (stimülanlar, nöroleptikler, antikonvülzanlar,
L-dopa, doğum kontrol hapları, trisiklik antidepresanlar) o
Travma o
İnfeksiyöz hastalıklar (Creutzfeldt Jacob hastalığı,
Sydenham koresi, viral ensefalitler) o
Gelişimsel (statik ensefalopati, mental retardasyon,
otizm) o
İnme o
Dejeneratif hastalıklar (İdyopatik Parkinson Hastalığı,
Progresif supranükleer felç) o
Toksik (karbonmonoksit zehirlenmesi) o
Hiperekpleksia |
Aşağıda en sık
görülen primer tik bozukluklarından olan Gilles de
Gilles de
la Tourette Sendromu
Gilles de
Gilles de
Gilles de
Aşağıda GTS'unun
DSM IV tanı kriterleri görülmektedir.
·
Birden
fazla motor ve vokal tikler.
·
Tiklerin
hemen hemen her gün olup, 1 yıldan uzun sürmesi. Tiksiz zamanların 3 aydan
fazla sürmemesi.
·
Tiklere
bağlı olarak sosyal, mesleki ve diğer önemli işlevsel alanlarda bozulma.
·
21
yaşından önce başlangıç.
·
Tiklerin
ilaçlara veya başka bir tıbbi hastalığı bağlı olmaması.
Gilles
de
İrkilme (Hiperekpleksi)
sendromları
Bir tik
bozukluğu olmamakla birlikte bazı benzerliklerinden dolayı bu bölümde ele
alınan irkilme sendromları (hiperekpleksi) ani, beklenmeyen bir duyusal
stimulusa (ses, dokunma) karşı artmış irkilme refleksi ile karakterize bir grup
bozukluktur. Beyinsapı lezyonları, perinatal hipoksi, talamik lezyonlar,
ilaçlar ve Tourette sendromu semptomatik hiperekpleksi yapabilir. İrkilme
sendromlarından en sık görüleni ailesel irkilme hastalığı veya familyal hiperekpleksi
beklenmeyen taktil veya akustik stimulusa karşı artmış irkilme reaksiyonu ve
neonatal dönemde kas rijiditesinin görüldüğü otozomal dominant bir hastalıktır.
Hastalık 5. kromozomun uzun kolunda lokalize olan, inhibitör glisin
reseptörlerinin alfa-1 subünitesini kodlayan gendeki nokta mutasyonu sonucu
oluşur. Klonazepam hiperekpleksi tedavisinde etkilidir. Eğer hasta bu ilacı
tolere edemiyorsa valproik asit önerilebilir.
Miyoklonus ani,
kısa süreli (<100ms), şimşek çakar gibi hızlı, atma, sıçrama şeklindeki bir
istemsiz harekettir. Genelde düzensiz atmalar şeklinde ortaya çıkmakla birlikte
ritmik de olabilir. Miyoklonus ekstremiteleri, yüzü ve gövdeyi tutabilir ve
istemli olarak engellenemez. Belli bir kas grubunun aniden kasılması pozitif miyoklonus,
bir postürü sürdüren kasların aniden gevşemesi ise negatif miyoklonus olarak
adlandırılır. Tonus çözülmesi olarak da tarif edilen negatif miyoklonusa
asteriksis de denir.
Miyoklonik
kasılmalar istirahat zemininde spontan oluşabileceği gibi, sadece belirli bir duyusal
uyarı ile (refleks miyoklonus) ya da istemli hareketler esnasında ortaya
çıkabilirler (aksiyon miyoklonusu). Miyoklonik hareketler, kaynaklandıkları
anatomik oluşumlara, etkiledikleri vücut bölgelerine ve etyolojilerine göre
sınıflandırılmaktadırlar (Tablo 7). Buna göre miyoklonik hareketler tek
bir bölgeyi tuttuğunda fokal, bütün vücuda yayıldığında jeneralize, birbirine
komşu birkaç spinal kord segmentinden innerve olan kas gruplarını tuttuğunda
segmental, birbirinden uzak vücut bölgelerini etkilediklerinde ise multifokal miyokloniden
sözedilir. Miyoklonik kasılmalara yol açan elektriksel boşalımların
kaynaklandığı yapıya göre kortikal, subkortikal, beyinsapı ve spinal miyoklonusdan
söz edilir. Kortikal miyoklonus klinik olarak distal yerleşimli, 10-50 ms
süreli, fokal atmalar şeklinde görülür. Spinal miyoklonus daha çok gövde ve
karın kaslarını tutar. Subkortikal miyoklonus ise korteks ve spinal kord arası
bölgelerden kaynaklanır, jeneralize olma ve ektsremitelerin proksimalini tutma
eğilimindedir. Bu tip miyoklonik atmaların kaynağını epileptik deşarjlar
oluşturur. Progresif miyoklonik epilepsi diye adlandırılan, altında değişik
etyolojilerin yattığı bir grup hastalıkta miyoklonik kasılmalar ile birlikte
epileptik nöbetler, demans ve serebellar sendrom bulguları görülür. Miyokloni
genç yaşta, tek başına epileptik bir fenomen olarak (juvenil miyoklonik
epilepsi) veya primer jeneralize epilepsinin diğer nöbet formlarıyla bir arada
görülebilir. Epileptik miyoklonustan kitabın epilepsi bölümünde daha ayrıntılı
bahsedilecektir.
Tablo
7. Miyoklonusun
sınıflandırılması
|
I- Tutulan bölgeye göre |
II- Kaynağına göre |
III-
Etyolojiye göre |
Non-epileptik
Miyoklonus
Bu tipte miyoklonik
atmaları olan hastalarda eşlik eden epileptik deşarjlar saptanmaz. Fizyolojik,
esansiyel ve semptomatik tipleri vardır.
Fizyolojik Miyoklonus: Normal insanlarda görülen, herhangi bir patolojik
duruma atfedilemeyen miyoklonik sıçramalardır. Uykuya dalış sırasında,
anksiyetede ve aşırı egzersiz sonrasında görülen miyokloniler bu grubun klasik
örnekleridir.
Esansiyel Miyoklonus: Zaman zaman miyoklonik kasılmaların ortaya çıktığı
bu tabloda genelde miyoklonus dışında patolojik bulgu ve belirti yoktur.
Hastalık genellikle yaşamın ilk 20 yılı içinde başlar, statik gidişli veya çok
yavaş ilerleyicidir. Miyoklonik sıçramalar üst ekstremitelerde daha belirgin
olmak üzere tüm vücutta görülebilir ve hareketle artar. Miyoklonik atmalara
bazen tremor (miyoklonik tremor) veya distoni (miyoklonik distoni) de eşlik
edebilir. Bu atmalar yaygın ve şiddetli olduğunda günlük yaşam aktivitelerini
ciddi derecede bozabilir. Atmaların alkole olumlu yanıt vermesi tipiktir ve
bazen tanı konulmasına da yardımcı olur. Kalıtımsal formu otozomal dominant
geçer, ancak gen penetransı değişkendir. Tedavide klonazepam, sodyum valproat,
pirimidon gibi ilaçlar kullanılır.
Semptomatik Miyoklonus: Karaciğer yetmezliği, üremi, elektrolit
dengesizliği, intoksikasyon, kafa travması, iskemik ensafalopati,
nörodejeneratif hastalıklar, merkezi sinir sistemi infeksiyonları, prion
hastalıkları ve statik ensefalopati gibi hastalıkların seyrinde, asıl
hastalığın bulgularına ilave olarak miyoklonus görülebilir. Bu tip miyoklonik
atmalar fokal, jeneralize veya segmental olabilir ve genelde hareketle
artarlar. Post-hipoksik ensefalopatiye bağlı olarak gelişen, genelde
jeneralize, refleks ve aksiyon miyoklonilerinin ön planda olduğu tabloya
Lance-Adams sendromu adı verilir. Dış uyaranlarla belirgin bir biçimde artan miyoklonik
sıçramalar ekstremitelerde, yüzde ve gövdede görülebilir. Tedavide sodyum
valproat, klonazepam ve pirasetam kullanılır.
Ataksi primer
motor işlevlerdeki bir kayba (felç gibi) bağlı olmaksızın ortaya çıkan hareket
koordinasyon bozukluğu olarak tanımlanır ve sıklıkla geniş tabanlı, dengesiz
yürüyüşü tarif etmekte kullanılır. Ataksi serebellum ve bağlantılarındaki
tutulumlardan, spinal kord lezyonlarından, periferik duyu kayıplarından veya bu
üç durumun kombinasyonundan kaynaklanabilir. Ataksiler basitçe edinsel ve
herediter ataksiler olarak ikiye ayrılabilir. Edinsel ataksilere alkolizm,
serebrovasküler hastalıklar, vitamin eksiklikleri, multipl skleroz, otoimmün
hastalıklar, primer veya metastatik tümörler, paraneoplastik sendromlar gibi
yukarıda sözü edilen yapıları tutan bir çok etyoloji neden olabilir. Herediter
ataksiler sıklıkla yavaş ilerleyici, spinal ve/veya serebellar atrofinin eşlik
ettiği tablolardır. Bu hastalıkların hepsinde serebeller ataksi değişmez
bulgudur ve nesilden nesile geçiş özelliklerine göre sınıflanabilirler. Bazen
genetik geçiş niteliğinin saptanamadığı, yeni mutasyonların yol açtığı sporadik
herediter ataksiler de görülebilir. Ataksilerin herediter ve edinsel nedenleri
kitabın ilgili bölümünde anlatılmıştır (Bakınız: Ataksiler).
UYKU
İLE İLİŞKİLİ HAREKET BOZUKLUKLARI
Uyku, fizyolojik
ve geçici bir bilinçsizlik durumudur. Uyku esnasında gözlerin hareketli olduğu
ve EEG’de uyanıklık durumundaki bulgulara benzer görünüm bulunduğu evreye REM
uykusu, EEG deşarjlarının yavaşladığı, göz hareketlerinin kaybolduğu evreye ise
non-REM uykusu denir. Uyku, non-REM evresi ile başlar ve 60-90 dk sonra REM
evresine girilir. REM evresi yaklaşık 10-20 dk sürer. Normal bir gece uykusu
boyunca bu iki evre periyodik olarak birbirini izler. Dinlendirici uyku, derin
uyku veya yavaş dalga uykusu da denilen non-REM uykusudur. Yaşla birlikte
non-REM süresi de kısalır.
Hareket
bozukluklarının büyük çoğunluğu uykuda kaybolurken bazı hareket bozuklukları
sadece uyku esnasında ortaya çıkarlar. Bu bölümde bu tip hareket
bozukluklarından kısaca bahsedilecektir.
Paroksizmal
Noktürnal Distoni
Non-REM
uykusunda ortaya çıkan ve genellikle alt ekstremitelerde görülen distonik,
bazen koreoatetoik nitelikte istemsiz hareketlerdir. Herhangi bir yaşta
başlayabilir. Kasılmalar 2-60 dk sürer ve bir gecede 3-4 kez
tekrarlayabilirler. Atak sırasında hasta uyanabilir, atak sonrasında tekrar
uykuya dalar. Distonik kasılmalar esnasında hasta bazen garip sesler de
çıkarabilir. Rutin EEG’de epileptik deşarjlar görülmemekle birlikte bu
sendromun epilepsi ile sık karıştığı düşüncesi de vardır. Tedavide karbamazepin
veya benzodiazepinler kullanılabilir.
Huzursuz
Bacaklar Sendromu (Restless Legs Syndrome)
Huzursuz
Bacaklar Sendromu (HBS) yattıktan kısa bir süre sonra alt ekstremitelerde
ortaya çıkan ve genellikle gerginlik, uyuşma, batma, yanma, iğnelenme veya tam
tarif edilemeyen garip bir rahatsızlık hissi biçiminde ifade edilen bir
yakınmadır. Hasta bu yakınmalarını gidermek için bacaklarını hareket ettirir
veya kalkıp yürür, ancak bu kez bacakların hareket ettirilmesi uykuya dalmayı
geciktirir. Çoğunlukla ileri yaşlarda görülür ve %50 oranında otozomal dominant
kalıtımlıdır. Hastalığın penetransı değişkendir. Esansiyel HBS'da nörolojik
muayenede patolojik bulgu saptanmaz. Gebelik, diabet, koksartroz,
malabsorbsiyon sendromu, demir eksikliği anemisi, karsinoma ve periferik
nöropati seyrinde görülen ve semptomatik HBS olarak adlandırılan tipinde ise
belirtilen durumlara özgü bulgular saptanır. Tedavi, semptomatik olanda nedene
yöneliktir. Esansiyel HBS’nun santral-spinal dopaminerjik geçişte meydana gelen
bir yetersizliğe bağlı olduğu düşünülmektedir. Bu görüşe uygun olarak tedavide
en etkili ilaçlar yatmadan önce verilen L-dopa preparatları ve dopamin
agonistleridir. Ancak L-dopa preparatlarına zamanla direnç gelişmesi ve
bulguların artarak gündüz saatlerine de kayabilmesi nedeniyle günümüzde ilk
seçenek dopamin agonistleridir. Yeterli cevap vermeyen hastalarda klonazepam
gibi benzodiazepinler, karbamazepin veya gabapentin gibi antiepileptikler ve
kodein gibi opiat türevleri kullanılabilir.
Uykunun
Periyodik Ekstremite Hareketleri (Periodic Limb Movements of Sleep)
Non-REM uykusu
sırasında özellikle diz, kalça ve ayak bileğinde ortaya çıkan, periyodik,
istemsiz fleksiyon hareketleridir. Bu hareketler her iki bacakta, bazen de
kollarda görülebilirler. Miyoklonik atmalara oranla daha uzun süreli ve
amplitüdü daha düşük olan hareketler birkaç dakikada birden, saatte bire kadar
değişen aralıklarla tekrarlarlar ve sıklıkla uyku kalitesini bozarlar.
Yaşlılarda daha sık rastlanan bu sendrom kalıtımsal olabilir. Huzursuz Bacaklar
Sendromu olan hastaların %50'sinde uykunun periyodik ekstremite hareketleri de
vardır. Yalnızca bacaklarda ağrı ve ayak parmaklarında istemsiz hareketler ile
giden sınırlı bir formu da görülebilir. Bu hastalarda nörolojik muayene
normaldir. Semptomatik olduğunda, etyolojik faktörler HBS'dakilerle aynıdır. Bu
sendromun da santral dopaminerjik geçişteki bir yetersizlik sonucu olduğu
düşünülmektedir ve tedavi yaklaşımı da HBS'nda olduğu gibidir.
İLAÇ KULLANIMINA BAĞLI OLARAK ORTAYA ÇIKAN HAREKET BOZUKLUKLARI
Başta
nöroleptikler olmak üzere, çeşitli ilaçların kullanımı hipokinetik veya
hiperkinetik hareket bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olabilir. Farklı
mekanizmalar söz konusu olmakla birlikte bu tip hareket bozukluklarından
genelde dopamin reseptörlerinin aşırı derecede blokajı ya da stimulasyonunun
sorumlu olduğu düşünülmektedir. Bu bozukluklar ortaya çıktıkları zamansal süreç
açısından üç ayrı grupta incelenebilirler.
Akut Distonik
Reaksiyonlar: Daha çok genç ve
duyarlı kişilerde, ilaç alımını izleyen saatler içinde ortaya çıkar. Hasta ve
çevresini korkutucu bir biçimde gelişir. Özellikle baş, boyun, yüz, dil, ağız
çevresinde distonik ve diskinetik nitelikte istemsiz hareketler oluşur. Bunlara
sıklıkla okülojirik krizler eşlik edebilir. Panik içinde hastayı acil
polikliniğe getiren bu klinik tabloda yapılacak ilk şey sebep olan ilacı kesmek
ve hastaya bu tablonun herhangi bir şey yapılmasa da kendiliğinden geçeceğini
anlatmaktır. Parenteral antikolinerjik ilaç (örneğin biperiden [Akineton®)
ampul] uygulanması düzelmeyi hızlandırır. Nöroleptikler, nöroleptik özelliği
taşıyan antiemetikler ve kalsiyum kanal blokerleri bu tip tablolara yol
açabilirler. Fizyopatolojik mekanizması tam açıklanmamış olmakla birlikte bu
tablodan ani ve aşırı dopamin reseptörü blokajı sonucu striatal dopaminerjik ve
kolinerjik sistem arasında oluşan dengesizlik sorumlu tutulmaktadır.
Subakut Gelişen
Parkinsonizm veya Akatizi: Bu
tablolar çoğunlukla nöroleptik kullanımından sonraki birinci ile üçüncü ay
içinde gelişir. İatrojenik Parkinsonizm adı da verilen tabloda nöroleptik
kullanımını izleyen haftalar içinde, maske yüz, bradikinezi, küçük adımlarla
yürüme gibi parkinsonizmin daha çok akinetik-rijid belirtileri görülür, nadiren
buna tremor da eklenebilir. Mekanizma dopamin reseptörlerinin blokajı sonucu
dopaminerjik geçişin azalmasıdır. Sorumlu ilacın kesilmesi ve antikolinerjik
ilaçların uygulanmasıyla bulgular yavaş yavaş geriler. Nöroleptik kullanımı
sonucu, erken dönemde ve dozla ilgili olarak ortaya çıkabilen bir diğer tablo
akatizidir. Klinik olarak subjektif huzursuzlukla birlikte, sürekli hareket
etme isteği, yerinde duramama vardır. Bunlara sıklıkla stereotipik hareketler
eşlik eder. Fizyopatolojisi bilinmemektedir. Tedavide sorumlu ilacın kesilmesi
gerekir, ilaveten antikolinerjikler veya benzodiazepinler de uygulanabilir.
Tardiv
Sendromlar: Uzun süreli
nöroleptik kullanımı sonucu ortaya çıkan, bazen geri dönüşümsüz olan istemsiz
hareketlerdir. Kronik ilaç kullanımını gerektiren psikozlarda, tedavi
başlangıcından aylar, yıllar sonra ortaya çıkarlar. Genellikle yüz, ağız
çevresi, ekstremiteler ve gövdede, sıklıkla stereotipik nitelikte istemsiz
hareketler vardır. Mekanizmadan dopamin reseptörlerinde kronik blokaj sonucu
gelişen aşırı duyarlılık sorumlu tutulmaktadır. Tardiv diskinezi çiğneme, yutma
gibi çeşitli orofasyal koreik, stereotipik hareketlerin ön planda bulunduğu
tablolardır. İstemsiz hareketlerin niteliği başlıca distonik olduğunda tabloya
tardiv distoni adı verilir. İdyopatik olanlara kıyasla retrokollis ve geriye
doğru olan gövde distonisi daha sık görülür. Benzer şekilde tardiv akatizi,
tardiv tremor, tardiv miyoklonus tabloları tanımlanmıştır. Tedavide sorumlu
ilacın kesilmesi dışında tetrabenazin gibi dopamin depolarını boşaltıcı
ilaçlar, selektif dopamin reseptör blokerleri ve klozapin gibi atipik
nöreleptikler kullanılabilir.
PSİKOJENİK HAREKET BOZUKLUKLARI
Psikojenik
kökenli hareket bozuklukları distoni, miyoklonus, tremor, tik gibi her türlü
organik hareket bozukluğunu taklit edebilirler. Bazı ayrıntıların dikkatli bir
biçimde irdelenmesi tanıda yanılgı payını en aza indirir. Yakınmaların
başlangıcının ani olması, psişik bir travmayı takiben ortaya çıkması, ciddi handikaplar
yaratması, alışılmış biçimin dışına taşan bir görünüm sergilemesi, anatomik ve
patofizyolojik kalıpların dışına çıkması, hastanın dikkati dağıtılınca
yakınmaların düzelmesi, kendiliğinden iyileşme dönemlerinin bulunması, plasebo
tedavisine olumlu yanıt alınması, ikincil kazançların varlığı ve hastada
psikopatoloji lehine belirtilerin sezilmesi hareket bozukluğunun psikojen
kökenli olduğunu düşündürür. Bunun yanı sıra nörolojik muayene tamamen
normaldir.
ÖNERİLEN KAYNAKLAR
Fahn S, Jankovic
J. Principles and Practice of Movement Disorders. Philadelphia: Churchill
Livingstone/Elsevier, 2008.
Jankovic J,
Tolosa E. Parkinson's Disease and Movement Disorders. 5th edition. Philadelphia:
Lippincott Williams&Wilkins, 2007.
Koller
WC, Melamed
M. Parkinson's Disease and Related Disorders Volume I-II: Handbook of
Clinical Neurology Series. Amsterdam: Elsevier Health Sciences, 2007.
Sawle G.
Movement Disorders in Clinical Practice. Oxford: Isis Medical Media Ltd, 1999.
Watts Rl, Koller
WC. Movement Disorders. Neurologic Principles and Practice. 2th edition. New
York: McGraw-Hill, 2006.