DEMANS SENDROMU,
ALZHEIMER HASTALIĞI ve ALZHEIMER DIŞI DEMANSLAR
Yazan: İ. Hakan
Gürvit
Son Güncelleştirme
Tarihi: 20. 09. 2002
Tıbbi pratikte
demans kavramı belli bir asgari semptomlar topluluğu olarak bir sendroma
karşılık gelir. Nasıl örneğin, nefropati sendromunun altında hipertansiyondan
diabete çok sayıda etyolojik neden sıralanabilirse, demans sendromu da uzun bir
listeye ancak sığdırılabilecek bir dizi etyolojik etmenin sonucu olarak
gelişir. Liste uzun olsa da, ilerleyen bölümlerde ayrıntıyla görüleceği
gibi, tüm demansların üçte ikisinden fazlası Alzheimer hastalığına (AH)
bağlıdır. Bu yüksek oran, klinik pratikte belli bir ayırıcı tanı
kolaylığı sağlarken (demans sendromunu tanıyan klinisyen ileri gitmeksizin AH
tanısı koyarsa % 66 doğru tanı koymuş olacaktır), AH’nin doğasından kaynaklanan
nedenlerle de, kendine özgü güçlükler taşır: diabetes mellitustaki yüksek kan
şekeri düzeyi gibi, AH’nin de bir biyolojik işaretleyicisi olamadığı için kesin
tanı ancak nöropatolojik yöntemlerle mümkündür. Bu durumda klinisyen
gördüğü klinik tablo için AH değil, fakat “Alzheimer Tipi Demans” (bundan böyle
İngilizce karşılığı olan Dementia of Alzheimer Type kısaltması DAT
olarak kullanılacak) sendromu, ya da bu tablonun kesin olmasa da, yüksek
olasılıkla AH’ye bağlı olduğunu düşündüğünü gösterir biçimde “Muhtemel
Alzheimer Hastalığı” (bundan böyle İngilizce karşılığı olan Probable
Alzheimer’s Disease kısaltması PRAD olarak kullanılacak) tanısı
koyabilecektir. Bu durum ilk bakışta demansla karşılaşan klinisyenler
açısından ciddi bir zorluk gibi görünse de, geniş nekropsi serilerinde, klinik
olarak PRAD ya da DAT tanısı konulan olguların %90’ının kesin AH patolojik
tanısı aldıkları görülmüştür. Bir başka deyişle, PRAD/DAT sendromu %10
gibi küçük bir olasılıkla başka demans etmenleriyle de ortaya
çıkabilmektedir. Demans sendromunu zihinsel bozuklukla kendini gösteren
diğer sendromlardan ayırabilmek, eğer söz konusu olan tablo bir demans ise,
demanslar içinde AH’nin ayrıcalıklıklı yeri nedeniyle, AH’ye özgü tipik
sendromu, diğer demans nedenlerinin klinik nüanslarından ayırdedebilmek demans
pratiğinde esastır.
Bu bölümde izleyen
kısımda önce demans sendromu kavramsal olarak tanımlanacak, normal yaşlılıktan
ve diğer zihinsel bozukluklardan farkı ortaya konulacak ve sonrasında demans
muayenesi, demansların ayırıcı tanısı üzerinde durulacaktır. Ardından
özgül demans nedenlerine geçilecek ve AH-dışı demanslar incelenecektir.
AH kısmında klinik tablo, tanı kriterleri, seyir, epidemiyoloji, genetik,
patoloji-patogenez, ve tedavi, alt kısımlarda ayrıntıyla ele alınacaktır.
AH-dışı demanslar kısmında AH dışı nörodejeneratif demans hastalıkları arasında
olan Lewy Cisimcikli Demans (bundan böyle İngilizce karşılığı olan Dementia
associated with Lewy Bodies kısaltması olarak DLB kullanılacak),
Fronto-temporal Demans (FTD) ve Pick Kompleksi kavramı, prion hastalıkları ve
özellikle Creutzfeldt-Jacob hastalığı (C-J Disease kısaltması CJD
kullanılacak), hareket bozukluklarıyla birlikte demans, sekonder demanslar
arasında özellikle Vasküler Demans (VaD) incelenecek, diğer nadir demans
nedenleri kısaca özetlenecektir. Tıp öğrencileri için büyük puntolarla
yazılmış olan Demans Sendromu kısmının tümü ve Alzheimer Hastalığı kısmının bir
bölümü (Alzheimer Hastalığı: Klinik Tablo, Alzheimer hastalığı: Kognitif
Semptomatik Tedavi ve Alzheimer Hastalığı: Güncel Uygulanabilir Tedavi)
esastır. Alzheimer Hastalığı kısmının küçük puntoyla yazılmış bölümleri
ve tüm Alzheimer Dışı Demanslar kısmı ileri okuma olarak tasarlanmıştır.
DEMANS SENDROMU
Dilimizde popüler
kullanımıyla bunama adı verilen demans kelimesi, etimolojik olarak Latince
zihin anlamına gelen mens kelimesinden türemiştir ve demens zihnin
yitirilmesi anlamına gelir. Latince’deki kullanım biçimiyle “yerleşmiş,
varolan, edinilmiş olan zihnin sonradan yitirilmesi” anlamını taşımaktadır. Bu
biçimiyle edinilecek olanın, yani zihnin “hiç edinilememesi” durumundan
farklıdır. Böylelikle, demansı zihinsel gerilikler ya da Yunancasıyla oligofreni
(yetersiz zihin), Latincesiyle amensiyadan (zihin yokluğu) etimolojik ve
semantik olarak da ayırabiliriz. Herhangi bir zaman kesitinde bir
demanslı hasta ile bir oligofrenik hastanın zihinsel özürlülük, ya da
yeterlilik düzeyleri işlevsel olarak benzerlik gösterebilir, ancak demanslının edinsel
nedenlerle (genetik ya da çevresel, sıklıkla da ikisinin birlikte
etkileriyle) kendinde mevcut olan kapasiteyi yitirdiğini, oligofrenin ise gelişimsel
nedenlerle bu kapasiteyi yetersiz edindiğini söyleyebiliriz. Öyleyse
demansın tanımına, “erişkin merkez sinir sisteminin edinsel hasarı sonucu
gelişen zihinsel yeteneklerde bozulma” şeklinde başlayabiliriz.
Zihinsel
yeteneklerde hangi tarz bozulma demans kavramını karşılar? Zihinsel
yeteneklerde demansa özgü tarzda bozulma içinde, bozulan zihinsel yeteneklerin
(ya da teknik terminolojiyle kognitif işlevlerin) sayısı, bu bozulmanın
şiddeti, süresi ve doğal seyri, onu diğer bozulma tarzlarından ayırdedici
olmaktadır.
Demans olarak
nitelendirilebilecek bir zihinsel bozulma, tanımı gereği, öncelikle birden
fazla kognitif işlevi bozmalıdır. Bu tanım uyarınca, örneğin serebro-vasküler olaylar sonucu
gelişen sol ya da sağ hemisfer hasarlarına eşlik eden izole kognitif
bozukluklar (afazi, ihmal, amnezi, vb.) demans çerçevesinde
değerlendirilmezler. Oysa ki, orta çaplı arterlerin birbirini
izleyen tıkanmaları sonucunda gelişen serebral infarktüsler demans düzeyinde
birden fazla kognitif alan bozukluğuna neden olabilir (bu tür bir demans
VaD altında Multi-infarkt Demans – MID olarak sınıflanır).
Demans olarak
nitelendirilebilecek bir zihinsel bozulma, tanımı gereği, mesleki performans, sokakta, mali işlerde
bağımsızlık, sıradan aygıtların kullanımı, hobiler, ev işleri, kendine bakım
ile özetlenebilecek günlük yaşam aktivitelerinde (GYA’lar) kayda değer bir
bozulmaya yol açacak şiddette olmalıdır. Örneğin, AH’li bir hastanın
GYA’ları, erken evrede mesleki performansındaki bozulma iş arkadaşları
tarafından farkedilir, kendine yabancı mekanlarda yolunu kaybedebilir, evde
yemeğini sık sık yakabilir düzeyde bozulabilecekken, ileri evrede bu bozulma
giyinme, yıkanma gibi temel aktivitelerde yardıma gereksinecek düzeye
ulaşabilir. Merkez sinir sisteminin birçok hastalığına, bu arada örneğin
Parkinson hastalığı ya da multipl skleroza da sıklıkla kognitif bozulmalar
eşlik eder. Bu hastalar, hastalıkları öncesine göre daha unutkan,
zihinsel tepkileri açısından daha yavaş, yeni problemlere daha güç çözüm üretir
durumda olabilirler. Nöropsikolojik muayeneleri yapıldığında, bu
yakınmalarını yansıtır düzeyde, bellek, dikkat ve yürütücü işlevler alanlarında
bozulmalar saptanabilir. Ancak, yine sıklıkla bu hastaların GYA’ları,
sözkonusu kognitif sorunları nedeniyle kayda değer biçimde kısıtlanmamış
(parezi ve bradikinezi gibi motor sorunlara bağlı kısıtlanma ihmal edilmelidir)
ve bağımsızlıklarını sürdürüyor olacaklardır (anılan iki hastalıkda da bazen
kognitif bozulmanın şiddeti demans düzeyine ulaşabilir). Bu durumda
sözkonusu olan demans değil, fakat frontal yürütücü bozukluktur (dysexecutive
syndrome). Yaşlılıkla ilintili unutkanlık (Age associated memory
impairment – AAMI) ve hafif kognitif bozukluk (mild cognitive impairment
– MCI) kavramları demansla ayrılması gereken diğer durumlardır ve ayrı alt
kısımlarda daha ayrıntılı ele alınacaklardır. AH’nin patogenezi kısmında
ayrıntısıyla gözden geçirileceği gibi, AH’nin patogenetik başlangıcından,
kendisini PRAD/DAT şeklinde klinik olarak ortaya koyana kadar asgari 20 yıllık
bir süre gerektiği hesaplanmalıdır. Hastalık limbik sistemde başlayacak
ve uzun yıllar buraya sınırlı kaldıktan sonra neokortikal asosiasyon alanlarına
geçecek ve giderek bu bölgedeki hasarın şiddetini arttıracaktır. İşte
AAMI’ler ve MCI’ların bir bölümü, muhtemelen limbik ve erken neokortikal dönemlere
karşılık gelecek şekilde, AH’nin pre-demansiyel evrelerini oluşturmaktadırlar.
Demans olarak
nitelendirilebilecek bir zihinsel bozulma, tanımı gereği, doğal seyri açısından
kalıcı ve sıklıkla da ilerleyici olmalıdır. Öykünün başlangıç ve seyir özellikleri
gözönüne alınmaksızın, salt zihinsel durum açısından yapılacak bir
karşılaştırmada, örneğin akut konfüzyonel durum (psikiyatrik terminolojide
sıklıkla delirium) ile demans yüzeysel bir benzerlik taşıyabilir; hatta
demansın ileri evreleri dikkatin ileri derecede bozulduğu bir kronik
konfüzyonel durum özelliği gösterebilir. Oysa ki, akut konfüzyonel
durumun (AKD) akut başlangıç ve günler, bazen de haftalar sürüp, yine bazen
kendiliğinden tümüyle düzelme tarzındaki seyri onu demansın tarzından kolaylıkla
ayırır. Demanslar, özellikle de AH, sıklıkla sinsi başlangıçlı ve yıllar
içinde yavaş ve sürekli ilerleyici seyirlidir. Akut olarak demans
şiddetinde bir zihinsel bozukluğa neden olabilecek etmenler de vardır:
yeterince şiddetli bir kafa travması, global serebral iskemi ya da anoksi,
klinik profil açısından demans özellikleri gösteren bir zihinsel bozukluğa
neden olabilirler. Bu durumlarda, akut başlangıç sonrası zihinsel
bozukluğun şiddeti en fazla olarak en erken evrede görülecek, hasta izleyen aylarda,
serebral plastisitenin devreye girmesiyle, 1. yıl sonuna kadar
sürebilecek bir düzelme eğilimi gösterecek, sonrasında ise düzelme tam
olmamışsa arta kalan klinik tablo sekel olarak kalıcı olacaktır. Bu sekel
halen demans şiddetinde olabilir, ancak AH’den farklı olarak, klinik ve
nöropsikolojik olarak yıldan yıla farklılık göstermeyen bir statik demans
özelliği gösterecektir. Nöroloji literatürü ve pratik kullanımda bu tür
statik tablolara demans yerine ansefalopati (iskemik/anoksik) ya da kafa travmasına
bağlı olanlarda “travmatik beyin hasarı” şeklinde adlandırma eğilimi
vardır. Bunlara, zamanında müdahele edilmemiş ya da yetersiz tedavi
edilmiş, başta Herpes simplex ansefaliti ve tbc meningoansefaliti gibi MSS
enfeksiyonlarının bu tür statik demanslarla sonlanacağı eklenebilir. VaD’lar
arasında MID ya da stratejik infarkt demansları, AH’den farklı olarak akut
başlarlar. AH’nin sürekli ilerleyici seyrine karşın VaD’ın mutad seyri
basamaksı ilerleme şeklindedir (iki inme arasında değişmeden kalan bir plato
dönemi, sonrasında inmeyi izleyen ani kötüleşme). AH’nin yıllar içinde
ilerleme şeklindeki yavaş seyrine karşılık örneğin CJD 1 yıl içinde yatağa
bağımlı nihai evreye ulaşma ve ölüm şeklinde çok hızlı bir seyir gösterir.
Demans tanısı
bilinç bulanıklığı olmayan hastada konulur. AKD’lere yukarda sözedilen seyirleri
yanısıra sıklıkla bilinç bulanıklığı da eşlik eder. AKD’ler patogenetik
olarak, uyanıklık, farkındalık ve global dikkatin nöral karşılığı olan
retiküler formasyonun işlevini bozarak ortaya çıkarlar. Dolayısıyla,
klinik tablo bilinç dalgalanmaları yanısıra, nöropsikolojik olarak başlıca
global dikkat bozukluğu ve tüm kognitif işlevlerde buna sekonder
bozulmalardır. AKD’yi demansa yüzeysel olarak benzer kılan özellik bu
global bozulma durumudur. Demans durumlarının toksik-metabolik
ansefalopatilerin AKD’sinden ayırmak ve muayene bulgularının dikkat bozukluğuna
sekonder geçici nitelikte bulgular değil, fakat o işlevin nöral altyapısının
primer bozukluğunu yansıtığını söyleyebilmek için tanı muayenesinin bilinç
dalgalanması olmayan bir hastada yapılması koşulu demans tanımına giren bir
ölçüttür. Ancak, klinik pratikte demans ve AKD durumlarının ak ve kara
gibi kutupsallıklar olmadığı ve seyrek olmayarak iç içe geçebileceklerini
unutmamak gerekir. Bunun başlıca nedeni demans patogenezinin yarattığı
nöronal rezervdeki aşırı kısıtlanma sonucu, demans hastasının toksik-metabolik
durumlar ya da sistemik infeksiyonlar sırasında AKD’ye çok daha yatkın
olmasıdır. Böyle bir durumda, AKD demans seyrinin üzerine binerek tabloyu
bir süre için akut olarak ağırlaştıracaktır. Titiz alınmış bir öykü,
sinsi seyirli bir zihinsel yıkımın seyrinde aniden gelişen ve GYA’ları hızla
bozan bir tabloyu ifade edecektir. Ayrıca, DLB’de dikkat dalgalanmalarının,
genellikle bir AKD düzeyinde olmasa da, daha başlangıçtan itibaren klinik
tablonun asli bileşenlerinden biri olduğu hatırlanmalıdır.
Bu kez, anılan
ölçütleri de katarak daha tam bir tanıma girişelim:
“Demans, erişkin
MSS’nin edinsel nedenlerle hasarlanması sonucu, bilinç bulanıklığı olmaksızın,
birden fazla kognitif alanın bozulması, bununla ilintili olarak günlük yaşam
aktivitelerinin eskisi düzeyinde sürdürülememesine neden olan, doğal seyri
açısından kalıcı, sıklıkla da ilerleyici bir klinik tablodur”
Demanslar öncelikle
primer ve sekonder olarak sınıflanırlar.
AH’nin de dahil
olduğu ve en büyük bölümü oluşturan primer demanslar, demansa neden olan
MSS’nin nörodejeneratif hastalıklarını içerir. Nörodejeneratif hastalık,
zihinsel işlevlerin alt yapısını oluşturan limbik ve asosiasyon alanlarında,
sıklıkla kendine özgü patolojik izi bırakarak (örn. AH’de senil plak ve
nörofibriler yumaklar, DLB’de Lewy cisimcikleri) buralarda nöron ve sinaps
kaybıyla dejenerasyona yolaçar ve işlevini bozar. Bu patogenez kliniğe
demans olarak yansır. Nörodejenerasyon, AH’de olduğu gibi anılan alanlara
sınırlı kalma eğilimindeyse, demans izole ya da ağırlıklı klinik tablo olarak
kalır; oysa ki, motor sistem de dejenerasyona dahil olursa DLB’de olduğu gibi
parkinsonizm, Huntington hastalığında olduğu gibi kore, demansla birlikte,
bazen daha da önünde klinik tablonun ağırlıklı bir parçasıdır.
Dolayısıyla, primer demanslar klinik görünüşlerine göre, kendi içlerinde primer
izole demanslar ve motor bozuklukla birlikte olan primer demanslar olarak
sınıflanabilirler.
Önceki kısımdaki
nihai tanımı hatırlayalım: “Demans...birden fazla kognitif alanın..bozulmasına
yolaçan.... bir klinik tablodur”. Bu tanım uyarınca, bozulan ve salim
kalan kognitif alanların tarzına göre de sınıflamayı ilerletebiliriz.
Nörodejenerasyon, yukarda anılan alanlarda eşzamanlı başlayıp süregiden bir
seyir izlemez, fakat patogenezin kendine özgü bir tarzı vardır. Örneğin,
AH, daha önce de değinildiği gibi yıllarca limbik alanlara sınırlı kaldıktan
sonra neokortikal alanlara geçer. Ancak, neokortikal asosiasyon
alanlarına geçiş de eşzamanlı bir yayılım değildir, fakat yine özgül bir
zamansal seyir gösterir: posterior heteromodal alanlar prefrontal korteksten
daha önce tutulur. Bu zamansal tarz, erken ve orta evrelerinde AH’nin
kendine özgü nöropsikolojik profilini belirler: tipik AH sendromu (PRAD/DAT)
yakın bellek (limbik), dilsel (sol hemisfer posterior heteromodal) ve
görsel-mekansal (sağ hemisfer posterior heteromodal) işlevlerin bozulduğu,
prefrontal kortekse özgü yürütücü işlevler (planlama, soyutlama, zihinsel
esneklik, vb.) ve kişiliğin göreli salim kaldığı bir profile sahiptir.
Buna karşılık Fronto-temporal demans (örn. Pick hastalığı) anılan seyrin tersine,
öncelikle ve bazen de yalnızca prefrontal korteksi tutar, limbik ve posterior
neokortikal alanlar salim kalır. FTD bu patogenezi yansıtır bir klinik
profile sahiptir: erken dönemde yürütücü işlevlerde bozulma, kişilik
değişikliği, buna karşılık yakın bellek ve mekan oryantasyonunda
(görsel-mekansal işlevler) göreli korunma.
Sistemik, nörolojik
ya da psikiyatrik bir hastalığın seyri sırasında, mutad klinik gösterilerinin
yanı sıra demansa da neden olması durumunda, söz konusu demans sekonder
demanslar altında sınıflanır. Sekonder demansların en sık nedeni VaD’dir.
Gerek orta çaplı serebral arterlerin birbirini izleyen tıkanmaları (MID), gerek
hipertansif serebral küçük damar hastalığı (Binswanger hastalığı) ve gerekse de
stratejik lokalizasyonlu tek infarktlar VaD nedeni olabilir. Normal
nöronal işlevin gereksindiği, ekstraselüler ortamın glukoz içeriği,
oksijenizasyon düzeyi, hormonal durumu ve elektrolit dengesini bozabilecek
herhangi bir sistemik veya metabolik bozukluk (diabet, kalp yetmezliği, hipotiroidi,
kronik obstrüktif akciğer hastalığı, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği)
ya da normal sinaptik iletimi bozabilecek herhangi bir terapötik amaçlı ilaç,
ağır metallere maruz kalma gibi durumlarda toksik ansefalopati ortaya
çıkar. Toksik-metabolik ansefalopatiler, büyük sıklıkla AKD olarak
görünseler de bazen daha yavaş seyirli bir tabloyla demansa da
benzeyebilirler. İnflammatuar süreçler (Nörobehçet sendromu, primer MSS
vasküliti, granülamatöz anjeitis, sistemik lupus, paraneoplastik limbik ansefalit),
infeksiyonlar (Tbc meningoansefaliti, Herpes simplex ansefaliti, HIV, Lyme,
Whipple, nörosifilis, vb), nörolojik hastalıklar içinde multipl skleroz, primer
ya da sekonder beyin tümörleri, kronik subdural hematom, normal basınçlı
hidrosefali gibi yer kaplayıcı lezyonlar demansa da neden olabilirler.
Psikiyatrik hastalıklar içinde özellikle yaşlılık depresyonu, affektif
bulgularını gizleyen, ağırlıklı biçimde motivasyonel ve kognitif bulgulardan
oluşan bir demans (bazı yazarlara göre psödo-demans) tablosu şeklinde kendini
gösterebilir.
Primer demansların,
bu arada AH’nin klinik tanısı için sekonder demansların ekarte edilebiliyor
olması gerekir. Nitekim, AH için yayınlanmış olan klinik tanı kriteleri
içinde, gerek PRAD ve gerekse DAT tanıları için bu koşulun yerine getiriliyor
olması esastır.
Tablo 1. Demans Hastalıklarının Sınıflandırılması
|
Primer (Dejeneratif) |
Sekonder |
|
Alzheimer hastalığı Lewy Cisimciği’yle İlintili Demans Fronto-temporal Demans Non-spesifik
fokal atrofiler Pick hastalığı Kromozom
17-FTD ALS ile
birlikte Motor bozuklukla birlikte (Subkortikal) Progresif
supranükleer paralizi Huntington
hastalığı Talamik demans Kortiko-basal
dejenerasyon Multi sistem
atrofiler Progresif
subkortikal gliozis ALS-Parkinson-Demans
kompleksi Wilson hastalığı Hallervorden-Spatz
hastalığı Prion hastalıkları Creutzfeldt-Jacob
hastalığı Gerstmann-Sträussler-Scheinker Fatal familyal
insomni Çeşitli pediyatrik demanslar Kufs hastalığı Gaucher
hastalığı Niemann-Pick
hastalığı Diğerleri Diğer ender demanslar Limbik demans Poliglugosan
cisimcik hastalığı “Argyrophilic
grain” hastalığı |
Vasküler demans Multi-infarkt
demans Binswanger
hastalığı Stratejik
infarkt demansı CADASIL Normal basınçlı hidrosefali Toksik-Metabolik demanslar Wernicke-Korsakoff
hastalığı B12 vitamin
eksikliği Hipotiroidi Kronik
karaciğer hastalığı Organik
çözücülere maruz kalma İlaçlar İnfeksiyonlar Herpes simplex
ansefaliti Nörosifilis Kronik
menenjitler HIV-demans
kompleksi Whipple
hastalığı Kafa içi yer kaplayıcı hastalıklar Neoplastik
durumlar Subdural
hematom Otoimmun-inflammatuar hastalıklar Multipl
skleroz Behçet
hastalığı Paraneoplastik
limbik ansefalit Granulamatoz
anjeitis Primer sinir
sistemi vaskuliti NAIM sendromu |
Bir zihinsel yıkım
tablosu olarak tanımladığımız demans sendromunu oluşturan hastalıklar, esas
olarak primer sensoryel-motor alanlarla ilintili bölgeleri değil, fakat
zihinsel işlevlerin alt yapısı olan bölgeleri (limbik ve asosiasyon alanları)
hasarlarlar. Dolayısıyla, demansa özgü belirtiler güçsüzlük, hissizlik,
görme alanı kayıpları gibi klasik nörolojik muayeneyle bulgularını ortaya
koymaya alıştığımız belirtiler değil, unutkanlık, konuşma bozukluğu, tanıma
bozukluğu, el becerilerinde bozukluk, kişilik değişiklikleri, anksiyete,
disfori, hezeyan ve halusinasyonlar gibi belirtiler olacaktır.
Demans sendromunun
semptomatolojisi, üç ana kategoride sınıflanabilir:
1. Kognitif, 2.
Davranışsal, 3. İşlevsel (GYA’lar). Demans öyküsü, bu üç kardinal alana özgü yakınmaların bir
sistematik içinde sorgulanması ile alınır. Bunların yanı sıra motor,
otonom sistemler ve uyku bozukluklarına ilişkin yakınma ve belirtilerin
sorgulanması da bazı demans sendromları açısından önem taşır.
Öykü mümkünse
hastadan birinci derecede sorumlu bir hasta yakının da varlığında paralel
olarak alınmalıdır.
Kognitif belirtiler
arasında mutlak olmasa da en sık raslanılan belirti bellek alanına
aittir. Hasta ya da yakını aynı soruların, aynı konuların tekrarlanması,
özel eşyanın kaybedilmesi, randevuların unutulması, yemeğin ocakta, ocağın açık
unutulmasından yakınmaktadır. Görsel-mekansal işlevlere ait bozulma
kendini önce yabancı mekanlar, giderek bildik mekanlarda kaybolma şeklinde
gösterir. Dil bozukluğu erken dönemde adlandırma güçlüğü, kelime
hazinesinde daralmayla başlayıp, giderek AH’de daha mutad olduğu gibi anlamanın
da bozulduğu bir akıcı afaziye, ya da PPA’da daha mutad olduğu gibi gramer
yapısının da bozulduğu bir tutuk afaziye dönüşür. Praktik bozukluklar
nedeniyle, basit güncel aygıtların (tarak, makas, diş fırçası, sofra aygıtları,
vb.) manipulasyonları bozulabilir. Gnostik bozukluklar, nesnelerin
ve yüzlerin tanınmasını, mekanda bir nesnenin, diğer nesnelere göre
pozisyonunun belirlenmesini bozabilir. Yürütücü işlevler alanındaki
bozukluk nedeniyle hasta zihinsel esnekliğini kaybetme eğilimindedir;
metaforların soyut anlamlarını kavramakta, davranışlarını planlamakta, bireysel
ve toplumsal sorunlar üzerine akıl yürütmekte zorlanır.
Davranışsal
bulgular arasında, apatiye varacak şekilde kendiliğindenliğin kaybı,
disinhibisyona varacak şekilde dürtü kontrolünde bozukluklar (hiperseksüalite,
hiperfaji) sayılabilir. Apati spektrumundaki hasta giderek daha az
spontanite örnekleri sergiler. Kendiliğinden bir şey talep etmez,
kendisine yönelinmediğinde konuşmaz. Çevresinde olup biten hiçbir şey
ilgisini çekmez gibidir. Disinhibisyon kendini öncelikle sosyal uygunsuz
davranış olarak adlandırılan sosyal konumla bağdaşmayan rahat davranışlar,
girişkenlik, şakacılıkla başlar; hasta yakınları bu değişiklikleri sıklıkla
aile için bir utanç vesilesi olarak aktarırlar. Hiperseksüalite hastanın
o zamana kadar edindiği sosyal normlar dışında cinsel içerikli imalar taşıyan
söz ve davranışlar sergilemesinden uygunsuz cinsel taleplere kadar varan
şiddetlerde görülebilir. Hiperfaji hastanın alışılagelen ağız tadının
değişmesi, oburlaşması ve özellikle şekerlemeye düşkünleşmesi şeklinde başlar
ve çay poşeti, kendi feçesi gibi yenilmeyecek nesnelerin dahi ağıza
tıkıştırılabildiği şiddetlere ulaşabilir. Düşünce bozuklukları özellikle
hırsızlık, sadakatsizlik ve terkedilme hezeyanları, misidentifikasyon (“burası
çok benzese de benim evim değil”) ve Capgras hezeyanı (tanış olması gereken
kişi onun yerine geçmiş bir taklidi), algı bozuklukları ise özellikle görsel
halusinasyonlar şeklindedir. Duygudurum bozuklukları arasında depresyon
özellikle sık olabilir ve affektif-motivasyonel yönleri sorgulanmalıdır.
Anksiyete, huzursuzluk, yerinde duramama, sürekli yer ve mekan değiştirme, çok
çabuk sıkılma şeklinde ortaya çıkabilir; özel bir çeşidi de yaklaşan
randevularla artan anksiyetedir. Mani, klasik psikiyatrik tablosundan çok
uygunsuz neşe ve/veya öfke, duygudurum dalgalanmaları, grandiozite,
saldırganlık şeklindeki gösterilerin bir veya bir kaçının toplamı şeklinde
görülebilir. Fobiler, hastaya özgü çeşitlilikler gösterebileceği gibi,
özellikle de eşin göz önünden uzaklaşması endişesi ve bu nedenle eşin peşinden
ayrılmama şeklindedir. Amaçsız-tekrarlayıcı hareketler (amaçsız dolaşma,
dolapları açıp-kapama, çarşafı katlayıp-açma gibi aynı hareketi tekrarlama,
toplama, istif etme) gözlenebilir davranışsal sorunlar arasındadır.
İşlevsel alana ait
belirtiler, işini sürdürmek, ev dışında yolculuk, alışveriş, mali işleri
(fatura ödemeleri, banka işleri, vb.) çekip çevirmek, günlük aygıtları
kullanmak, hobilerini sürdürmek, ev işlerini yürütmek, kendine bakıma
(giyinmek, yıkanmak, beslenmek, tuvalet, vb.) muktedir olmak şeklinde
örneklenebilecek özellikleri bozabilir (işlevsel alana ait belirtilerin AH’de
bozulma hiyerarşisi için ilerdeki “Alzheimer Hastalığının Klinik
Evreleri” kısmına bakınız).
Motor bozukluklar
arasında özellikle ilerleyici bir yürüyüş bozukluğunun, otonom bozukluklar
arasında ise üriner inkontinansın bulunup bulunmaması önem taşır. İdrara
yetişme güçlüğü (“urgency”) düzeyinde hafif bir inkontinansın dahi kaydedilmesi
gerekir. Ortostatizm yakınmaları, senkopal eğilim demans sendromlarının
ayırt edilmesinde önem taşıyan diğer otonomik yakınmalar arasındadır.
Parasomniler arasında özellikle REM uykusu sırasında tonik inhibitör
aktivitenin çözülmesi sonucu ortaya çıkan rüyaların yatakta sıçrama, dövünme,
düşme, konuşma, haykırma şeklinde dışavurumu olan REM uykusu davranış bozukluğu
belirtileri önem taşır. Demansta öykü özellikleri için Tablo
2’ye bakınız.
Demanslı hastanın
öyküsü sırasında özgeçmişi içinde belirli genel medikal, nörolojik, psikiyatrik
ve toksik özelliklerin soruşturulması önemlidir.
Genel medikal
özgeçmiş içinde vasküler risk faktörleri (hipertansiyon, iskemik kalp
hastalığı, diyabet), endokrin-metabolik bozukluklar (özellikle hipotirodi, B12
vitamini yetmezliği), kronik enfeksiyonlar (tuberküloz, sifilis, AIDS),
sistemik otoimmun-inflammatuar hastalıklar (Ssistemik lupus, Sjogren, Romatoid
artrit, Behçet), sistemik neoplazi, genel anestezi kullanılmış cerrahi
girişimler kaydedilmelidir. Bunlardan bir bölümü sekonder demansların nedenleri
olabileceği gibi, B12 eksikliği, hipotiroidi, vasküler risk faktörleri, genel
anestezi gibi durumlar AH’yi komplike eden komorbid durumlar da
olabilirler.
Nörolojik
özgeçmişte gelişimsel bozukluklar, geçirilmiş hemorajik-iskemik inme ya da
geçici iskemik ataklar, özellikle şuur kayıplı kafa travması, subdural hematom,
MSS enfeksiyonları (menenjit, ansefalit), epilepsi, beyin tümörü, hidrosefali
gibi durumların varlığı sorgulanmalıdır.
Geçirilmiş
depresyon, psikoz, eski psikiyatrik hospitalizasyonlar sorgulanır.
Tablo 2. Demansta 3
kardinal alanın sorgulanması
|
Kognitif |
Bellek Dikkat Dil Görsel-Mekansal
işlevler Yürütücü
işlevler Praksis Gnosis |
Yakın: yakın
geçmişe ait kişisel ve aktüel olaylar; uzak: ilkokul
öğretmeni, okuduğu okullar, evlilik, emeklilik tarihleri, vb. Dalgalanma,
konsantrasyon, çelinebilirlik Kelime bulma,
anlama, okuma, yazma güçlükleri Yabancı/tanıdık
mekanlarda dolaşabilme, yazı karakterinde (ortografik) değişiklik Problem çözme,
yargılama, soyutlama bozuklukları Alet kullanma,
giyinme, oturma-yürüme güçlükleri Nesneleri tanıma,
mekanda birbirinden ayırma |
|
Davranışsal |
Kişilik
değişiklikleri Duygudurum
bozuklukları
Düşünce
bozuklukları |
Apati,
disinhibisyon, sosyal uygunsuzluk Keder, isteksizlik,
huzursuzluk, yerinde duramama, sinirlilik, uygunsuz neşe, eşin peşinden
ayrılmama
Hırsızlık,
sadakatsizlik ve diğer türden hezeyanlar |
|
İşlevsel |
Sokakta
GYA’lar Evde GYA’lar Kendine bakım |
İş yaşamı,
yolculuk, mali işler, alışveriş, sosyal ilişkiler Hobiler, ev
aygıtlarını kullanma, yemek pişirme, diğer ev işleri, küçük tamirat,
gazete-TV ilgisi Yemek yeme,
yıkanma, giyinme, makyaj, traş olma, tuvalet mekaniği, sfinkter kontrolü |
Toksik özgeçmiş
özellikleri arasında ağır metallere maruz kalma kronik toksik ansefalopatilerin
nedenleri arasındadır. Kronik alkolizm ve/veya madde kullanımı
kaydedilmelidir. Geriyatrik popülasyon özellikle polifarmasinin yaygın
olduğu bir gruptur. Benzodiazepinler, trisiklik antidepresanlar ve diğer
anti-kolinerjik ajanlar, alfa metil dopa, reserpin gibi antihipertansif ilaçlar
kognitif bozukluğun tek başına nedeni ya da ağırlaştırıcı etken olarak
bulunabilirler.
Birinci derece
akrabalar arasında demans, depresyon ve Parkinson hastalığının mevcudiyeti
sorgulanmalıdır. Ana-baba ve kardeşlerin sağ olup olmadıkları, öldülerse
yaşları ve ölüm nedenleri ayrı ayrı kaydedilmelidir.
Kognitif ve/veya
davranışsal yakınmalarını ileten hastanın muayenesi demans sendromunun mevcut
olup olmadığını, mevcutsa demans sendromları içinde tipik bir tabloya uyup
uymadığını saptamaya yönelik olmalıdır. Demans muayenesi,
1. Davranışsal
gözlemler, 2. Mental durum muayenesi (MDM), 3. Nörolojik muayene alt başlıklarıyla kaydedilebilir.
Hastanın mueyene
sırasındaki davranışları gerek MDM’den alınacak sonuçların değerlendirilmesinde
önem taşırken, gerekse de bazı durumlarda tanı koydurucu olabilir. Bu alt
başlık altında apati, sosyal uygunluk gibi ölçülmesi zor ya da mümkün olmayan
bulgular üzerine muayene edenin yargıları belirtilir.
Motivasyonun
optimal olması MDM sonuçlarının uygun değerlendirilebilmesi için gerek
şartların başında gelir. Muayene edenin tecrübe ve mahareti, muayene
tekniklerini iyi uygulayabilmesinin yanısıra hastanın muayene boyunca
motivasyonunu korumasını sağlayabilmesini de gerektirir.
Motivasyonsuzluk, gerek dürtüsellik/çelinebilirlik ve gerekse de apati
şekillerinde muayeneye işbirliğini bozacak ve ağırlığı ölçüsünde MDM’yi
istenildiği düzeyde uygulanamaz kılacaktır. Motivasyonsuzluk, apati
yönünde muayene sırasında hastadan beklenen normal inisiyatif düzeyinin
gözlenememesi şeklinde bir kendiliğindenlik azalmasından, oturduğu yerde
çevresine tümden ilgisizliğe kadar değişebilir. Diğer yandan
dürtüsellik ve dikkatin çelinebilirliği de, MDM’de optimal performans için
gereken sebatlılığı bozacak perseveratif cevapları arttıracaktır. AH’de
erken evrelerde motivasyonun korunmuş olması ya da muayene performansını
bozmayacak düzeyde bir kendiliğinden davranışta azalma beklenirken, ileri
evrede apati ya da çelinebilirlik nedeniyle formel muayene mümkün olmayabilir.
FTD daha erken evrelerden itibaren apati ve/veya dürtüsellik ile
karakterizedir. Bu nedenle bazı FTD hastaları başlangıçtan itibaren
muayeneye izin vermeyebilirler. Yine motivasyon bozukluğunun, özellikle
geriyatrik popülasyonda kendi başına ya da dejeneratif demanslarla birlikte
olduğunda, depresyonun başlıca belirtisi olduğu söylenebilir.
Muayene eden,
duygudurum ve affekt üzerine gözlemlerini de kaydetmelidir. Kendiliğinden
gözlenebilen parmaklarıyla ya da giysileriyle oynamaktan, koltukta oturamayıp
sürekli dolaşma ya da odayı terketme isteğine kadar değişen huzursuz, anksiyöz
davranış bizzat muayenedeki performans bozukluğuyla da ortaya çıkabilir.
İrritabilite, kolay sinirlenme, negativizm, disfori eğilimi, kederli ruh hali,
kolay ağlamayla kendini gösterecektir.
İçgörü bozukluğu
inkar eğilimiyle başlayabilir.
Sosyal uygunluk,
muayene edenin hastanın genel davranışının geldiği sosyal çevrenin normlarından
beklediği davranışa ne derecede uygun düştüğü üzerine yargısıdır.
Uygunsuz davranışlar alaycılık eğiliminden saldırganlığa kadar
değişebilir. AH’de sosyal uygunluk ileri evrelere kadar korunurken FTD’de
en erken dönemden itibaren bozulan tanı koydurucu özelliklerdendir.
MEntal durum
muayenesi (MDM) kendi içinde “Yatak başı testleri” ve “Tarama testleri” olarak
sınıflanabilir. Gerektiğinde davranışsal belirtilerin ağırlığını
saptayacak ölçekler de kullanılabilir.
Yatak Başı Testleri
MDM, yatak
başı testlerinden oluşan bir kısa nöropsikolojik muayene olarak
düşünülebilir. Nöropsikoloji laboratuarında standart normlara göre
uygulanan ve değerlendirilen nöropsikolojik muayenenin tersine, hastanın öykü,
sosyokültürel durum ve davranışsal özelliklerine göre muayene edenin esnek
biçimde değiştirebileceği basit testlerden oluşur. Amaç,
limbik-paralimbik ve heteromodal alanlarda temsil edilen kognitif işlevler ve
unimodal alanlarda temsil edilen karmaşık algısal ve motor işlevlerin,
etkilenme düzeyleri üzerine yorum yapılabilecek kadar test edebilmektir.
Bu işlevler, 1.
Dikkat, 2.Dil, 3. Vizuospasyal işlevler, 4. Bellek,
5. Yürütücü
işlevler, 6. Gnosis, 7. Praksis alt başlıklarında sıralanabilir.
Nörolojik muayenede
normal ve anormal bulgular oldukça kesindir. Bireysel ve kültürel
varyasyonlar genellikle ihmal edilebilir düzeydedir. Oysa MDM sonuçlarını
değerlendirirken kognitif işlevlerin birbirinden ayrıldığı sınırların o kadar
aşikar olmadığı, testlerin eğitim düzeyinden büyük ölçüde etkilendiği hesaba
katılmalıdır. Ağır dikkat bozukluğu nedeniyle kayıt güçlüğü olan hastanın
yakın bellek testlerindeki gerçek performansını değerlendirmek mümkün
olmayabilir. Yine adlandırmayı bozacak bir dil bozukluğu, genellikle bir kelime
listesi öğrenmek tarzında olan yakın bellek muayenesini verbal olmayan yollara
uyarlamayı zorunlu kılar. Eğitimsiz bir kişide saptanan bir performans
bozukluğu o eğitim düzeyi için normal sınırlarda kalabilecekken, yüksek eğitimli
bir kişinin bozukluğunu ortalama testler ortaya koymayabilir.
Muayenenin sonunda
ön planda ve ikincil düzeyde bozulan alanlarla korunan alanların bildirileceği
bir kognitif profil belirlenir.
Tarama Testleri
Tarama testleri,
özellikle AH’da kognitif yıkımın ağırlığını saptamak, yıkımın zaman içindeki
ilerleme hızını ve ilaca cevabı izlemekte kullanılan kısa global kognitif
muayene araçlarıdır. Epidemiyolojik çalışmalar gibi geniş saha
çalışmalarında duyarlılık ve özgüllük oranları uyarınca normalleri
demanslılardan ayırmak için kullanılsalar da, ofiste tek bir hastanın
muayenesinde, hiç bir zaman asıl MDM’nin yerine tanı amaçlı
kullanılmamalıdırlar.
Bu tür bir çok test
geliştirilmişse de, uluslararası literatürde en fazla adı geçen ve yurdumuzda
da yaygın olarak kullanılanların başında Mini Mental Durum Muayenesi (MMSE),
Blessed Oryantasyon Bellek Konsantrasyon Testi (BOMC), Kısa Mental Durum Testi
(STMS) sayılabilir.
Davranışsal Ölçekler
Davranışsal
belirtilerin ağırlığını saptamak, zaman içindeki seyirlerini ve ilaca
cevaplarını izlemekte davranışsal ölçekler de kullanılabilir.
Alzheimer
Hastalığında Davranışsal Bozukluklar Ölçeği (BEHAVE-AD), AH’da bu amaçlarla
kullanılışlı bir testtir. Benzer biçimde Nöropsikiyatrik Envanter (NPI),
diğer demanslarda da kullanılabilir. Frontal Davranış Envanteri (FBI)
özellikle FTD'lı hastaların davranışsal bozukluklarının ölçümü için
geliştirilmiştir. Geriyatrik Depresyon Ölçeği (Geriatric DS), demanslı
popülasyonda diğer depresyon ölçüm araçlarına göre daha güvenilir bir araç
olabilir.
İşlevsel Ölçekler
Kognitif yıkıma
bağlı olarak Tablo 2’de gösterilen GYA’lardaki bozulmayı
nicel olarak saptamayı hedefleyen ölçeklerdir. Bunlar arasında, Günlük
yaşam Aktiviteleri / Enstrümental Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği (ADL/IADL),
Blessed Demans Derecelendirme Ölçeği – CERAD versiyonu (BDRS-CERAD)
sayılabilir.
Diğer nörolojik
hastalıklarda olduğu gibi, doğal olarak demans hastalıklarının muyenesine de
tam bir somatik nörolojik muayenenin eşlik etmesi beklenir. Bununla
birlikte bazı demans sendromlarıyla özellikle bazı nörolojik bulgular birlikte
gittiği için söz konusu bulguların bulunup bulunmaması önem taşır. Bunlar
arasında ekstrapiramidal sistem bulgularının (EPS) özel bir yeri vardır.
Göz hareketleri muayenesinde ortaya konabilecek aşağı bakış felci, yürüyüş
bozukluğu varsa bunun parkinsonyen ve/veya ataktik niteliği, geçirilmiş
inmelere ait fokal nörolojik bulguların tümü de demans sendromlarının ayırt
edilmesinde kullanılacaklardır.
Demans sendromunun
tanısında, daha önce de belirtildiği gibi, üç kardinal semptomatolojik kategori
arasında işlevsel alanda bozulma gerek şarttır. Demansın ayırıcı
tanısı, işlevsel bozulmaya yolaçan kognitif alana ait bozulmanın
profili, davranışsal alana ait bozukluğun olup olmaması, mevcut ise
tabloya katılma zamanlaması ve ağırlığı, yine motor bozukluğun mevcudiyeti ve
tabloya katılma zamanlaması, ağırlığı değerlendirilerek yapılır. Örneğin,
PRAD öyküsü ağırlıklı olarak, izole kognitif demans olarak başlar; davranışsal
ve motor bulgular tabloya ileri evrelerde katılır.
Demansın
nöropsikolojik profili patogenezin nöral coğrafyadaki yatkınlığını
yansıtır ve dolayısıyla hastalığı yüksek olasılıkla tahmin ettirir bir özellik
taşır. Daha önce de değinildiği gibi, demans daha yakın zamana kadar
tasarlandığı gibi, MSS’nin yaygın hasarıyla gelişen global bir zihinsel yıkım
değildir. Farklı nörodejeneratif etyopatogenetik süreçler farklı nöroanatomik
yatkınlıklar gösterirler. Nöropsikolojik tabloları da, bu yatkınlığı
yansıtacak şekilde, kognitif ve davranışsal alanların bazen izole, ama sıklıkla
da kendine özgü kombinasyonlarından oluşan bozukluklarının ifadesidir.
Nöropsikolojik profil, bozulan ve göreli korunan alanları belgeleyerek,
hasarlanan ve korunan anatomik alanları dolaylı olarak sergiler. Hasarlı
olduğu varsayılan anatomik alan daima tek bir etyopatogeneze karşılık
gelmeyebilir. Farklı süreçler, benzer bir anatomik yatkınlık
gösterebilirler. Ancak, günümüze kadar biriken nöropatolojik veriler,
farklı nöropsikolojik profillerin, dolayısıyla anatomik yatkınlıkların belli
hastalık süreçlerine karşılık gelme, ya da tümüyle dışlama olasılıklarını
güvenilir biçimde ortaya koyabilmektedir.
Farklı
nörodejeneratif süreçler, genellikle bir çeşit nihai ortak yola
sahiptirler. Dolayısıyla, hastalığın çok ilerlediği, ağır ve yaygın
yıkımın gerçekleştiği son evrede nöropsikolojik olarak farklı profiller ayırmak
mümkün olmayabilir. Nöropsikolojik profiller, özellikle erken evrede
anlamlı farklılıklar sergileyeceklerdir. Bu profiller sıklıkla, en
azından başlangıçta simetrik ya da asimetrik olarak fokal kalacak olan
dejenerasyonu yansıtırlar. Altta yatan patolojik sürecin niteliğine göre,
hastalığın nihai evrelerinde dejenerasyon fokal özelliğini bırakıp
yaygınlaşırken, klinik tablo da global bir yıkım özelliğini edinecektir.
Pick Hastalığı (PiH) gibi bazı süreçler ise bütün evrelerinde daima fokal
kalabilirler. Mesulam, özellikle erken evre profillerini vurgulayarak, 4
farklı demansiyel nöropsikolojik tablo tanımlar:
Mesulam’ın bu 4
tablosuna Progresif Apraksi’yi de mümkün bir 5. tablo olarak eklemek listeyi
daha kapsayıcı bir hale getirecektir. Mesulam’ın da işaret ettiği gibi,
bunlar demansın mümkün başlangıç gösterilerinin tümü değildir ve bazı olgular
bu 4 ya da 5 tabloya göre sınıflanamayabilir. Bazı patolojik süreçlerde
biri ön planda olmak üzere bu tablolar bir arada görünebilir (örn. FTD’de 2 ve
4, ya da FTD’nin semantik demans varyantında 2, 4 ve 3’den özellikler,
CBD’de 4 ve 5). Yine de, günlük demans pratiğinde büyük ölçüde kapsayıcı
özelliğiyle bu yaklaşım, hem ayırıcı tanıda pratik bir yol olmakta, hem de
hasta ve hasta yakınlarına yapılacak non-farmakolojik eğitici müdahelelerde,
bozulan ve korunanın niteliklerinin belirlenmesiyle yol göstermekte yardımcı
olmaktadır.
Mesulam,
tanımladığı tabloların tanı kriterlerinin ortak özellikleri olarak kısaca,
tabloya adını veren bozukluğun en az iki yıl boyunca ilerleyici izole bozukluk
olarak kalmasını ve bu süre içinde GYA’ları bozan yegane neden olmasını ileri
sürer. Bu iki yıllık süre sonrasında diğer kognitif alanlardaki
bozulmalar da tabloya katılabilir.
Progresif Amnestik Disfonksiyon (PAD)
Başka bir kognitif
bozukluk olmaksızın yakın bellekte saptanan ilerleyici karakterli bozukluk
GYA’ları da bozmaktadır.
Tipik bir hasta,
genellikle 65 yaşının üzerindedir. Unutkanlıktan yakınan hasta bunu özel
eşyalarını kaybetmek, aynı soruları ve konuları tekrarlamak, okuduklarını aklında
tutamamak, randevularını, alışveriş listesini, yeni gördüğü mekan ve yüzleri
unutmak şeklinde örneklendirir. Unutkanlığı genellikle iş arkadaşları ve
ailesi tarafından da farkedilmektedir. Bunlar dışında, sokakta ve sosyal
ortamlarda bağımsızlığı kısıtlanmamıştır. Dış mekanda eskisi gibi
kaybolmadan dolaşır, mali işlerini ve alışverişi listeyle ancak eskisi gibi
halleder. Ev işlerinde zaman zaman yemek yakıyor olmak dışında
bağımsızlığını sürdürür, hobilerini devam ettirir. Nöropsikolojik olarak
kayda değer bir verbal ve görsel yakın bellek bozukluğu saptanırken, diğer
alanlardaki performans korunmuş ya da normal sınıra yakın düzeylerdedir.
İkinci bir kognitif alanın da bozulması ve bunun günlük yaşama yansımasıyla
birlikte artık PRAD ya da DAT kriteleri doldurulur hale gelir.
Nöropsikolojik olarak en erken demansa ilişkin yakın bellek bozukluğuna eklenen
bulgular sözel akıcılıkta kategori akıcılığının (örn., 1 dakikada mümkün
olduğunca fazla hayvan ismi söylemek), leksikal akıcılığa (örn., 1’er dakikada
K, A ve S harfleriyle başlayan mümkün olduğunca fazla cins isim söylemek) göre
daha erken ve ağır bozulması ve karmaşık görsel-mekansal işlevlerde bozulma
olmaktadır. Zaman içinde uzunlamasına izlenen bir hastada önce bu
işlevler korunmuşken sonradan bozulduğunun gösterilmesi, artık
nörodejenerasyonun limbik sistemin dışına, sol ve sağ temporo-pariyetal
heteromodal neokortekse geçtiği anlamına gelir.
Bu tablo
demansların erken evreleri içinde en sık raslanılan tablodur. PAD'ın
ilerde daha ayrıntılı tartışılacak olan MCI tablosu ile pratik olarak aynı
anlama geldiği söylenebilir. Nadiren çok uzun yıllar boyunca, ya da bütün
seyri boyunca aynı kalsa da büyük sıklıkla AH’nin henüz PRAD/DAT kriterlerinin
doldurulamadığı erken evresine karşılık gelmektedir. Görüntüleme
çalışmalarında, özellikle MRG ile volümetrik olarak hippokampal ve
parahippokampal atrofi saptanabilir. Nöropatoloji simetrik olarak
limbik sistemde ve ağırlıkla da, hippokampal-entorhinal yapılardadır.
Anılan bölgelere yatkınlığı dolayısıyla, tahmin edilebileceği gibi, beklenen
hastalık %90’lara ulaşan bir ihtimal ile AH'dir. Non-spesifik
dejenerasyon, PiH ya da DLB diğer nadir asosiasyonlardır.
PPA,
ilerleyici izole dil bozukluğunun en az iki yıl boyunca GYA’ların bozulmasının
yegane nedeni olduğu tablodur. Son yıllarda PPA kavramı giderek tek
başına tutuk tipi için kullanılırken, akıcı tipi için semantik demans kavramı
kullanılır olmuştur.
Tipik bir hasta,
genellikle 65 yaşının altındadır. Konuşma bozukluğundan yakınan hasta,
bunu kelime bulma, nesneleri ve kişileri adlandırma, bazen düşüncelerini yazılı
ve sözlü ifade etme, bazen ise yazılı ve sözlü ifadeleri anlama, okuma güçlüğü
şeklinde örneklendirir. Dil kullanmak gerekmediği durumlarda sokakta ve
evde bağımsızlığını kısıtlayacak günlük olayları hatırlama, dış mekanda yolunu
bulma, günlük olaylar üzerine akıl yürütme, hobilerini sürdürme gibi sorunları
yoktur.
Nöropsikolojik
profil, izole tutuk ya da akıcı afazi tarzındadır. Tutuk afazi klasik
Broca afazisine daha çok benzerken, akıcı afazi Wernicke tarzından oldukça
değişiklikler gösterir. Semantik demans denilen bu tipte ağır adlandırma
bozukluğu bir nesne agnozisini andırır özellik taşır. Hasta için
kelimeler anlamını yitirmiştir. Buna karşılık karmaşık gramerin
kullanıldığı emirlerle anlamanın korunduğu görülür. Her iki türde de
verbal dolayımlı testler, özellikle de, kelime listesi öğrenme gibi klasik
bellek testleri, dil bozukluğuna sekonder olarak bozuk bulunabilir.
Ancak dil dolayımına dayanmayan görsel bellek, sağ hemisfer
görsel-mekansal işlevleri iyi korunmuştur. Gerek tutuk PPA ve
gerekse de semantik demans izole dil bozukluğu şeklinde kaldığında
frontal yürütücü işlevler korunmuş bulunurken, frontal değişikliklerin de birlikte
bulunduğu bileşik tablolarda kişilik değişiklikleri ve yürütücü bozukluk da dil
bozukluğuna katılır.
BT ve MRG ile
asimetrik sol peri-sylvien genişleme, sol fronto-temporal atrofi, SPECT ve PET
ile adı geçen bölgede hipoperfüzyon veya hipometabolizma, EEG ile sol temporal
yavaşlama saptanabilir.
Her iki tabloda
büyük sıklıkla, nöron kaybı ve gliozis ile giden non-spesifik atrofiyle
ilişkilidir. Yürütücü işlevlerde bozulma ve bazen de motor bulgularla
birlikte olduğunda FTD’den sözedilir ve non-spesifik atrofi yanısıra FTD’ye
neden olan diğer patolojik süreçler, bu arada kromozom 17 bağlantılı herediter
t-patilerle ilişkilidir. Bu profil ile AH beklenmez.
Wernicke afazisine
benzer bir ilerleyici tutuk afazi izole biçimde değil fakat sıklıkla, bellek ve
diğer kognitif bozukluk bulguları arasında dil bozukluğunun atipik olarak ön
planda olduğu AH ile ilintili tablolar olarak görülebilir.
PPA’lar asimetrik
atrofiler arasında sol fronto-temporal peri-sylvien atrofilerin klinik
gösterileridir ve belirtildiği üzere en sıklıkla FTD patolojileriyle
ilişkilidirler. Gerçekten de, 33 saf PPA otopsisinin sonuçlarına göre,
sadece %20’sinin AH, kalan %80’inin ise FTD patolojileri (%60 non-spesifik
atrofi, %20 PiH) olduğu görülmektedir. PPA, FTD tipi klinik belirtilerle
(kişilik değişikliği, yürütücü bozukluk) birlikte olduğunda yukarda
belirtildiği gibi otosomal dominan FTD ve CBD patolojileri de
bildirilmiştir. Son zamanlarda AH dışı patolojiler “Pick kompleksi”
kavramı altında toplanarak, tümü için de τ proteinin genetik veya sporadik
katlanma bozuklukları sonucu anormal intranöronal veya intraglial birikiminin
neden olduğu, büyük sıklıkla asimetrik atrofilere yolaçılan benzer bir
patogenetik mekanizma önerilmektedir.
Progresif Görsel-Mekansal Bozukluk
Bu sendromun
başlıca özellikleri görsel işleme bozukluklarıdır. Nörodejenerasyon daha
sıklıkla iki yanlı oksipitopariyetal bölgededir. İlk belirtiler sıklıkla,
bildik yerler dahil dış mekanda yolunu bulamama, aradığı bir nesneyi gözünün
önünde olduğu halde diğer nesnelerden ayırıp bulamama, okurken satırların
birbirine karışması, yazı karakterinin bozulması ve giyinme güçlüğüdür.
Muayenede Balint
sendromunun bileşenleri: (simultanagnozi, optik ataksi, oküler apraksi),
giyinme apraksisi saptanır. Nöropsikolojik olarak vizuospasyal testlerde
ağır bozukluk görülür. Bellek korunmuştur. Yürütücü işlevler
ve dilsel işlevlerde hafif bozukluklar eşlik edebilir. Nörodejenerasyon
inferior pariyetal lobülleri de tuttuğunda sol mekan ihmali ve Gerstmann sendromu
özellikleri de (sağ-sol disoryantasyonu, parmak agnozisi, agrafi, aleksi,
akalkuli) tabloya katılabilir.
Görüntüleme
çalışmalarında bu profili yansıtır şekilde iki yanlı oksipito-pariyetal atrofi,
hipoperfüzyon ve hipometabolizma saptanır.
Oksipito-temporal
bozukluk bulguları bu grubun daha nadir gösterilerindendir.
Nörodejenerasyon ağırlıkla bu bölgelerde olduğunda obje agnozisi, prosopagnozi,
aleksi önde gelen bulgulardır. PET ile bu bölgelerdeki selektif
hipometabolizma görüntülenebilir.
Yayınlanmış az
sayıdaki otopsi olgularında non-spesifik dejenerasyon yanısıra sıradışı olarak
pariyetal neokortekste yoğunlaşmış nörofibriller yumaklarla AH
sayılabilir. Fokal atrofiler içinde en az “Pick kompleksi”
patolojileri, tersine en fazla AH ile ilintili olandır.
Progresif
Davranışsal/Yürütücü Bozukluk (PDB/PYB)
Prefrontal sisteme
atfedilen işlevlerin ilerleyici bozukluğu bu tablonun temel özelliğidir.
Tipik bir hasta 65 yaşının altındadır. Toplumsal konumuyla bağdaşmayan
tarzda davranışlar, normlara aldırışsızlık, çocuksuluk, uygunsuz cinsel imalar,
beslenme alışkanlığında değişiklik ya da oburluk, dikkatin kolayca çelinebilir
olması, içgörü kaybı, inisiyatif kullanımının azalması erken
belirtilerdir. Hasta unutkan gibi görünebilir, fakat muayene
sonucu bunun dikkat bozukluğuna ikincil olduğu ortaya konacaktır. Sokakta
kaybolmadan dolaşabilir. Bazı durumlarda sokakta bağımsızlığını yitirmiş
gibi görünebilir, fakat uygun bir sorgulamayla bunun mekan oryantasyonuyla
ilgili değil, fakat sosyal uygunsuz davranışların sonucu olarak hasta
yakınlarının dışarı çıkmayı kısıtlaması nedeniyle olduğu görülecektir. Bu
tablo, özellikle de sağ temporal varyant da adı verilen asimetrik sağ
frontotemporal atrofi tarzında saf ilerleyici bir tablo gibi seyredebileceği
gibi, bazen tutuk PPA tipi bir dil bozukluğu, sol anterior temporal atrofinin
(sol temporal varyant) mevcudiyetinde ise semantik demans eşlik edebilir.
Çelinebilirlik
(distraktibilite), dürtüsellik (impulsivite) ve motivasyon güçlüğü (apati)
nedeniyle bu hastaların nöropsikolojik muayeneleri son derece güç
olabilir. Bu nedenlerle performansı değerlendirmek mümkün olamayabileceği
gibi, gerçek yaşamda özellikle karşılaşılan yeni problemler karşısında çok
ciddi sorunları olan bir hastanın “ofis performansı” dolayısıyla bunlar
nöropsikolojik testlerle ortaya konulamayabilir. Ancak, tipik bir hastada
yürütücü işlevlerle ilgili testlerde akıl yürütme, planlama, soyutlama,
zihinsel esneklik ve sebatlılıkta bozukluk, uygunsuz cevabı baskılayamama, perseverasyonlar
gibi bulgular saptanır. Vizuospasyal işlevler ve PPA eşlik
etmiyorsa dilsel işlevler, semantik demans eşlik etmiyorsa semantik bellek
korunmuştur. Yakın bellek testlerinde kayıt ve serbest hatırlamada
güçlüklere karşın tanımanın korunduğu görülür. Bu hastalarda limbik
sistem salim, dolayısıyla uzun süreli bellek kayıtları mümkün, ancak prefrontal
“arşivleyici” sistem bozuk olduğundan bu kayıtlara kendiliğinden etkin bir
biçimde ulaşmak güç olmaktadır. Bazen ekstrapiramidal motor bulgular, motor
nöron hastalığının varlığı durumunda 1. ve 2. motor nöron bulguları: el
entrensek kaslarında atrofi, bulber zaaf, fasikülasyonlar, piramidal bulgular
saptanabilir.
Görüntüleme
çalışmalarında frontal loblara sınırlı, bazen “sol temporal varyant” (semantik
demans) ya da “sağ temporal varyant” (RTV) eşlik ettiğinde genellikle asimetrik
olarak sol ya da sağ anterior temporal lobların, progresif apraksi eşlik
ettiğinde pariyetal lobların katıldığı atrofi, perfüzyon ya da metabolizma
bozuklukları saptanır.
Bu klinik tablonun
altında en sık raslanılan nöropatoloji non-spesifik atrofidir. Onu PiH
izlemektedir. Azalan oranlarda CBD, otosomal dominan taupatiler, DLB de
bu klinik tablonun nedeni olabilirler. Şimdiye kadar AH patolojisiyle
ilişkisi bildirilmemiştir. Hızlı seyirli (1. yıl sonunda nihai
evre) biçimleri, Creutzfeldt-Jacob Hastalığı ve Motor Nöron Hastalığı ile
İlintili Frontal Lob Demansı’nın tipik klinik gösterileridir. Yukarda PPA
için sözedildiği gibi, Kertesz tarafından Pick kompleksi kavramı, AH ve DLB
dışında kalan ve tümü de hem PPA, hem SD, hem de PDB/PYB’ye neden olabilen,
sıklıkla aynı hastada bu özelliklerin birarada görülebileceği PiH, non-spesifik
atrofi ve CBD gibi patolojik antiteleri altında toplayan bir şemsiye olarak
önerilmektedir
Progresif Apraksi
Sıklıkla asimetrik
olarak tek bir ekstremiteye ait ilerleyici beceriksizlik, sakarlık bu tablonun
temel özelliğidir. 65 yaşın altında pre-senil başlangıç daha
mutaddır. Hasta elini eskisi gibi kullanamadığından, eline aldığı nesneleri
düşürebildiğinden yakınmaktadır. Çatal-kaşık kullanmak, düğme iliklemek
gibi iki elin koordinasyonunu gerektiren eylemler güçleşmiştir. Dominan
el apraktik olduğunda doğal olarak zorluklar daha da artmaktadır: yazı yazmak,
alet kullanmak öncelikle bozulanlardır. Aksiyel kaslar katıldığında
yatma, oturma, yürüme ve giyinme gibi eylemlerin, beden eksenini nesnelere göre
ayarlayamamaktan kaynaklanan bozuklukları ortaya çıkar. Yatakta dönmek
zorlaşmıştır. Hasta koltuğa iğreti, düşecekmiş gibi oturur. Yürüyüş
sırasında düz yoldaki basamak, tümsek gibi düzensizliklere adımlarını
ayarlayamaz. Düşebilir ya da basamakları ikişer, üçer
adımlayabilir. Kapılara, engellere çarpabilir. Giyinmek
güçleşmiştir. Ters dönmüş bir giysiyi düzeltemez, kollarını bulmakta,
düğmelerini iliklemekte güçlük çeker. İlerlemiş olgularda apraktik
el yabancı el sendromunda olduğu gibi tümüyle denetimden çıkabilir. Bu
tablo saf ilerleyici bir tarzda seyredebileceği gibi, kişilik
değişikliği, depresyon tablonun bir parçası olabilir.
Muayenede
genellikle asimetrik taraf apraksisi ve gövde apraksisi tek başına ya da
vizuospasyal ve bazen de frontal yürütücü sistem bulgularıyla
birliktedir. Bellek ve dil göreli olarak korunmuştur.
Ekstrapiramidal sistem tutulumunu işaretleyen motor bulgular da sıklıkla
saptanır. Bazen iki nokta ayrımında bozukluk, agrafestezi, astereognozi
gibi kortikal duyu kusurları da mevcuttur.
Görüntüleme
çalışmalarında pariyetal ya da fronto-pariyetal, sıklıkla asimetrik bir atrofi
ya da hipoperfüzyon-hipometabolizma saptanır.
Bu klinik tablo,
tipik şekliyle kortiko-basal dejenerasyonun (CBD) en iyi bilinen klinik
sendromudur. Bütün izole ya da fokal atrofilere ait sendromların altında
olduğu gibi, bu tablonun altında da PiH yatıyor olabilir. Ağırlık aksiyel
tutulumda olduğunda bazen progresif supranükleer paralizi (PSP) de böyle bir
tablonun nedeni olabilir. Pick kompleksi kavramı altında bu sendroma da
yer verilmektedir.
Tablo 3. Nöropsikolojik profillerine göre primer
demanslar
|
Klinik sendrom |
PAD |
PPA |
PGMB |
PYB |
PA |
|
Anatomik
lokalizasyon |
Limbik |
Sol peri-sylvien,
sol anterior temporal |
Pariyeto-oksipital |
Prefrontal |
Pariyeto-frontal |
|
Nöropatoloji |
AH Non-spesifik
atrofi Pick DLB |
Non-spesifik
atrofi Pick AH |
AH Non-spesifik
atrofi |
Non-spesifik atrofi Pick DLB |
CBD Pick PSP |
Mesulam M-M.
Aging, Alzheimer’s Disease and Dementia: Clinical and Neurobiological
Perspectives. In: M.-Marsel Mesulam (ed): Principles of
Behavioral and Cognitive Neurology, New York, Oxford University Press,
2000 (2nd edition), s. 461’den modifiye edilmiştir.
Demans sendromunun
kognitif veya motor olmayan ve semiyolojik olarak genel psikiyatrinin alanına
giren semptomatolojisini adlandırma konusunda Yaşlılık ve Demans alanında
terminolojik bir güçlük izlenmektedir. Bazı yazarlar “demansın
non-kognitif belirtileri” tanımını tercih etseler de kognitif olmayan
özellikler yalnızca psikopatoloijk değil aynı zamanda da motor olduğu için bu
terim kastını aşmaktadır. Daha fazla rastlanılan terim “demansın
davranışsal özellikler” şeklindedir. Bu bölümde de sözkonusu terim tercih
edilmiş olmakla birlikte bu literatürle bir uzlaşım ihtiyacı gereğidir.
“Davranışsal” terimi genel psikolojide insan davranışının gözlenebilir
özelliklerini karşılamak üzere kullanılır ve doğal olarak algılama ve düşünce
süreçlerine ilişkin içsel yaşantılamaları dışta bırakır. Oysa ki bizim
kullanımımızda “demansın davranışsal özellikleri” gözlenebilir davranışsal
bozukluklar yanısıra duygudurum, algı ve düşünce bozukluklarını da içerecek
şekildedir.
Duygudurum
bozuklukları anksiyete,
depresyon, mani, fobiler gibi majör bozukluklar ve bunlara eşlik edebildikleri
gibi yalnız başına da görülebilen emosyonel labilite, irritabilite, disfori,
öfori, ajitasyon gibi duygudurum halleridir. İlgili bölümde daha
ayrıntılı söz edileceği gibi demans sendromu tanısı konulmadan 10 yıl kadar
önceye giden depresyon AH için başlı başına bir risk faktörüdür.
Depresyon AH’de sıklıkla erken evrede görülür. Depresyon kaybolmakta olan
zihinsel yeteneklere karşı psişik reaksiyon olarak ortaya çıkabileceği gibi
depresif ve depresif olmayan AH’li olguların otopsilerinin karşılaştırılmasının
gösterdiği üzre nörotransmitter kayıplarına ikincil biyolojik nedenli de
olabilir. Anılan çalışmalarda depresif olguların beyin sapında
noradrenerjik locus ceruleus, serotoninerjik dorsal raphe ve dopaminerjik
substantia nigra çekirdeklerinde depresif olmayan olgulara kıyasla nöron
kaybının anlamlı düzeyde fazla olduğu görülmüştür. Demanslı hastalarda keder,
ölüm düşünceleri, suçluluk ve değersizlik hisleri, karamsarlık ile karakterize
affektif, isteksizlik, hevessizlik, kendiliğindenlikte azalma, sosyal çekilme
ile karakterize motivasyonel bileşenleri genç depresif hastalarda alışagelen
biçimde ayırt etmek her zaman kolay olmayabilir. Bazen motivasyonel
özellikler affektif olanları gölgeleyip depresyon tanısını geciktirebileceği
gibi kendine özgü nöral alt yapısı ile demansların apati spektrumunda apayrı
bir davranışsal gösterisi olabilen motivasyonel bozukluklar depresyonla
karıştırılabilir. Saf motivasyonel bozukluklar AH’de orta-ileri
evrelerde görülürken FTD’nin erken döneminin başlıca özelliklerindendir.
İnsomni ve gündüz uyuklamaları şeklindeki diurnal ritm bozuklukları
AH’de erken evrelerden itibaren depresyon çerçevesinde veya izole olarak
görülebilir ve performans bozukluğuna ciddi katkıda bulunabilir. Anksiyete
depresyon çerçevesinde izlenebileceği gibi AH’de orta evreden
itibaren primer olarak da görülür. Kognitif bozukluk arttıkça şiddeti de
artar. Genellikle huzursuzlukla birlikte amaçsız dolanma, bulunulan
mekanı terketme isteğiyle birlikte görülür. Öfori, irritabilite
gibi duygudurum halleri yine orta evreden itibaren baskın hale gelir.
Bazen uykusuzluk, grandiozite, saldırganlık eşliği ile aşikar bir mani halini
alabilir. Ajitasyon terimi irritabilite ve genellikle verbal ve
fiziksel şiddet gösterilerinin eklenebildiği saldırganlığın eşlik ettiği mani
benzeri tablolar için kullanılır. AH’de fobiler yine orta evrenin
özellikleri arasındadır. Yalnız kalma/bırakılma, banyo gibi temalar
içerebilir.
Hezeyanlar AH’de duygudurum bozukluklarından sonra 2.
sıklıkta gözlenen düşünce bozukluklarına ilişkin gösterilerdir.
Hezeyanlar da AH’de orta evrenin özelliklerindendir. Buna karşılık DLB’de
destekleyici tanı kriterleri arasında yeralmalarından anlaşılacağı gibi ilk
evrede görülmeleri mutaddır. Daha önce de sözedildiği gibi hırsızlık
hezeyanı en sıktır. Bununla birlikte eşin sadakatsizliği, kendisine
kötülük yapılacağı, misidentifikasyon/Capgras, terkedilme hezeyanları da
izlenir.
Hallusinasyonlar algı bozukluklarına ilişkin
gösterilerdir. AH’de yine orta evreden itibaren görülürler.
Şizofrenide en sık işitsel hallusinasyonlar kaydedilirken, demans
sendromlarında görsel hallusinasyonlar daha sıktır, işitsel modalite onu
izler. Olfaktor ve taktil hallusinasyonlar da izlenebilir. DLB’de
ise görsel hallusinasyonlar temel tanı kriterleri, diğer modalitelerdeki
hallusinasyonlar ise destekleyici özellikler arasında yeralır. Dolayısıyla,
DLB’de hem erken evrenin özelliklerindendirler, hem de AH’ye göre çok daha sık
görülürler.
Kişilik
değişikliği yukarda
sözedilen motivasyonel bozukluk spektrumunda apati şeklinde
görülebileceği gibi hiperseksüalite ve oburluk tarzı dürtü
kontrol bozuklukları şeklinde de görülebilir. FTD’de klinik tablonun
temel özelliğini oluşturan kişilik değişikliği, bu iki uçtan biri ya da
diğerinin izole olarak ortaya çıkması şeklinde görülebileceği gibi sıklıkla
birinin baskın olduğu her ikisinden de özellikler taşıyan tablolar şeklinde
izlenirler. AH’de dürtü kontrol bozuklukları apatiye kıyasla daha
seyrektir. Hiperseksüalitenin de oburluğa kıyasla daha seyrek olduğu
söylenebilir.
Gözlenebilir davranışsal
bozukluklar AH’nin orta-ileri evrelerinin özellikleridir. Amaçsız adımlama/dolanma
şeklinde hiperaktivite en sık görülendir. Amaçsız tekrarlayıcı
hareketler de sık izlenir.
Üç temel alanın
yanısıra, motor belirtiler de bazı demansların ana bileşenlerinden olabilirler.
Yukarıda sözedildiği gibi, motor bulgularla birilikte olan demanslar, demans
sınıflamasının temel kategorilerindendir. Bu tür demansların klinik
tablosunda motor bulgular, sıklıkla demansa göre daha ağırlıklı ya da eşdeğer
nitelikte olurlar. Motor bulgular ağırlıkla ekstrapiramidal sisteme ait
hipokinetik bir hareket bozukluğu özelliği gösterirler: bradikinezi, rijidite,
parkinsoniyen yürüyüş, postüral denge bozukluğu. Multi-sistem
atrofilerde, özellikle de striato-nigral dejenerasyonda (SND), simetrik
akinetik-rijid sendrom, ağırlık ve zamanlama olarak demansın önündedir;
serebellar ve otonom bulgular eşlik edebilir. Kortiko-basal
ganglionik dejenerasyonda (CBD) belirgin bir asimetrik akinezi söz
konusudur. Akinetik taraf sıklıkla apraksiden, ağır distoni ve “yabancı
el” fenomenine kadar değişen özellikler gösterir ve aynı tarafta kortikal duyu
kusuru saptanabilir. CBD bazen demans, bazen de hareket bozukluğu
şeklinde başlayabilir. Motor nöron hastalığına (MND) bazen FTD
şeklinde ve hızlı seyirli bir demans da eşlik edebilir (FTD-MND). Bu
durumda, MND’ye özgü intrensek el kaslarında atrofi, hafif yutma güçlüğü
şeklinde bulgular demansın gerisinde gizlenebilir. NPH’da yürüme güçlüğü
ve sfinkter kusuru demansla eşzamanlıdır. Binswanger hastalığında yine
NPH’ya çok benzer bir triad (demans, yürüme güçlüğü, sfinkter kusuru)
görülür. Burdaki yürüme güçlüğü “alt beden yarısı parkinsonizmi” ya da
vasküler parkinsonizm adı verilen şeklindedir ve derin küçük infarktlara
bağlıdır. Gerek parkinsonizm ve gerekse de sfinkter kusuru AH’ye
hastalığın ileri evrelerinden itibaren katılır. Multi-infarkt demansta
hemiparezi sekelleri, görme alanı kusurları saptanabilir.
Demans sendromunda
motor bulguların varlığı büyük sıklıkla subkortikal işlev bozukluğunu işaret
eder. Bu işlev bozukluğunun nedeni subkortikal gri (laküner durum) ya da beyaz
madde (Binswanger Hastalığı, CADASIL) yapılarında çok sayıda iskemik vasküler
hasar sonucu olabileceği gibi doğrudan basal ganglia-cerebellum sistemlerinin
nörodejenerasyonu sonucu da olabilir. Gerçekten de, primer
(nörodejeneratif) demanslar motor bulgularla birlikte olduğunda bir kaç istisna
dışında bu bulgular hemen daima bir ekstrapiramidal sendrom (EPS)
niteliğini taşır. MSA-OPCA’da serebellar bulgular ağırlıklı bulgulardır.
Daha önce de
değinildiği gibi, patolojik değişikliğin kortikal ya da subkortikal ağırlığına
göre tabloda motor bulgular kognitif bulgulara göre, geri ya da ön planda,
bazen de eşit düzeyde olurlar. Bazı hastalıklar bu ağırlık açısından
uniform nitelikte olurlarken (örn. AH, PSP, Huntington), diğer bazı
hastalıkların kendi içinde, dejenerasyonun yatkınlığı bazen kortikal, bazen ise
subkortikal yönde bozulabilir (örn. DLB, CBD).
Motor bulguların
niteliği ve tablodaki ağırlıkları, nöropsikolojik profildeki kognitif
bozukluğun ağırlığı gibi hastalığı tahmin ettirici özellik taşır (bkz. Tablo
4).
Tablo 4. Motor bulguların ağırlığına göre primer
demanslar
|
D>M |
D=M |
D<M |
|
AH
(erken evre) FTD DLB CBD |
FTD
(kromozom 17) FTD-MNH AH
(ileri evre) CBD DLB |
Huntington
hastalığı PSP MSA CBD Parkinson
demansı |
Tanı ve ayırıcı tanıda kognitif, davranışsal ve işlevsel alanları sorgulayan
titiz alınmış bir öykünün yanısıra mental durum muayenesi ve özellikle fokal
bulgular, yürüyüş bozuklukları ve ekstrapiramidal bulgulara dikkat edilecek
nörolojik muayeneden oluşan klinik yöntem esas olmakla birlikte, asgari düzeyde
laboratuar incelemeleri de duyarlılığı arttıracaktır. Amerikan Nöroloji
Akademisi’nin (AAN) 1995’te yayınladığı Uygulama Elkitabı’nın “Demans Tanı ve
Değerledirmesi” bölümünde aşağıdaki biyokimyasal testlerin rutin
olarak yapılması gerektiği söylenir: tam kan sayımı, elektrolitler, kalsiyum,
glukoz, BUN/kreatinin, karaciğer testleri, tiroid testleri, serum B12 vitamin
düzeyi ve sifilis serolojisi. Kliniğimizdeki rutin uygulamada sifilis
serolojisine de ihtiyari olarak başvurulmaktadır. Elkitabı’nda diğer
biyokimyasal testler, görüntüleme (BT/MRG), nöropsikolojik muayene, EEG ve lomber
ponksiyon gibi inceleme yöntemlerinin, rutin dışında kalan özel durumlarda
yapılabileceği belitilmektedir. BT ya da MRG’nin, klinik değerlendirme
tecrübeli bir klinisyen elinde yapıldığında veya hasta tipik olarak 60 yaşının
üzerinde, sinsi başlangıçlı, fokal bulgular, nöbetler ya da yürüyüş
bozuklukları göstermeyen bir demans tablosu sergilediğinde nadiren
gerekeceği kaydedilir. Nöropsikolojik muayene temel olarak erken demansı
değerlendirmekte, demans ve depresyonu ayırmakta, hukuki ehliyetin dokumantasyonunda
yararlı olacaktır. EEG’ye, nöbetlerin varlığında, Creutzfeldt-Jacob
hastalığı kuşkusunda başvurulabilir. Lomber ponksiyon, metastatik kanser,
MSS infeksiyonu kuşkusu, reaktif sifilis serolojisi, hidrosefali, genç demans,
hızlı seyirli ve atipik demans, immunosupresyon ve MSS vaskuliti kuşkusu
durumlarında rutin olarak yapılmalıdır.
Rutin ve tek olgu incelemesi dışında kalan, özellikle AH’de araştırma amaçlı
bir dizi yöntemden de sözedilebilir. Bunların bir bölümünün zaman içinde
rutin incelemeler arasında yeralacakları şimdiden öngörülebilir.
MRG-volümetri ile hippokampus, entorhinal korteks ve superior temporal sulkus
volümetrisi yöntemi, özellikle normal yaşlanma-MCI-AH devamlılığının ayrımında
giderek rafine edilmektedir (bkz. Şekil 1). MR-Spektroskopi yöntemi ile
bir nöronal işaretleyici olan N-asetil aspartat miktarında mesial temporal
bölgelerden yapılan ölçümlerde saptanan azalmanın yine hippokampal volüm
ile korele ettiği gösterilmiştir. PET ile pariyeto-temporal
hipometabolizma, SPECT ile aynı bölgelerde hipoperfüzyon bulgularının AH’de
duyarlılığı yüksek olsa da yeterince özgül değildirler. PET ile posterior
singulat hipometabolizmasının AH’nin en erken bullgularıyla korele ettiğine
ilişkin bildirimler mevcuttur. BOS’ta bazı Ab fragmanları düzeylerinde
azalma, yine t proteini düzeyinde artma ümit vaadeden laboratuar yöntemleri
arasında sayılmalıdır. Genetik inceleme ile AH’de bir risk faktörü olan
APO-E e4 alellerinin saptanması artık atipik olgularda düşünülebilir.
Başlangıçta ucuz ve basit bir yöntem olarak umut vaadeden anti-kolinerjik
damla (tropicamide) ile anormal pupiller cevabın özgüllüğü kabul edilir
bulunmamıştır. Familyal gibi duran olgularda genetik analizin yararı
aşikardır.
Şekil 1. Hippokampus Görüntülemesi
Şekil 1a.
73 yaşında normal
yaşlı hippokampusları; sağ
hippokampusun normalde biraz daha büyük göründüğüne dikkat ediniz (Hippokampus
başından geçen T1 ağırlıklı koronal kesit).
Şekil 1b. 75 yaşında hafif
demanslı kadın hasta; hippokampus başlarındaki hacim kaybına dikkat ediniz
(Hippokampus başından geçen T2 ağırlıklı kesit).
Şekil 1c. Aynı olgunun 5 yıl sonraki
MRG’si; demans artık ağır evrede ve hippokampal atrofi çok daha belirgin
hala gelmiş (Şekil 1b ile aynı özellikte kesit.
Tablo 5. Demans tanısında rutin laboratuvar
|
|
|
Tipik Tablolar |
Atipik
Tablolar |
|
Rutin
Biyokimya |
Hemogram Elektrolitler Kalsiyum Kan şekeri ALT/AST BUN/Kreatinin Tiroid testleri B12 vitamini |
+ |
+ |
|
Diğer
Biyokimya |
Sifilis
serolojisi HIV serolojisi Otoantikorlar |
- |
+ |
|
BT/MRG |
|
± |
+ |
|
Nöropsikoloji |
|
± |
+ |
|
SPECT |
|
- |
+ |
|
MR-Spektrografi |
|
- |
± |
|
EEG |
|
- |
+ |
|
LP |
|
- |
+ |
+ gerekli, - gereksiz, ± bazen
Demans antik çağlardan
beri bilinen bir hastalıktır. Ancak özgül bir antite olarak, yedi yıl
sonra Kraepelin’in kendi adıyla vaftiz edeceği hastalığı Alois Alzheimer 1901
yılında 51 yaşında bir kadın hastasında tanımladı. Bir kaç yıl sonra da
otopsisini yaptı ve hastalığın temel patolojik işaretleyicileri olarak bugün
nörofibriler yumaklar (NFY) ve senil amiloid plaklar (SP) olarak adlandırılan
lezyonları tanımladı. Mesulam’ın belirttiği gibi, 100 yıl sonra demansla
birlikte NFY ve SP bugün hala AH’nin ana diyagnostik triadını
oluşturmaktadır. Tuhaf olan bunca yaygın bir hastalığın “Havva”
olgusu olarak adlandırılabilecek olan ilk olgunun atipik bir olgu
olmasıdır. Gerek erken başlangıç ve gerekse de erken başlangıçlı AH
olgularında aslında aykırı olmayacak şekilde davranışsal belirtilerin ön planda
olduğu klinik tablo PRAD/DAT’ın tipik tablosu değildir. 1970’ler
ortalarına kadar AH’nin “Pre-senil demanslar” kategorisi altında PiH’le
birlikte nadir hastalıklardan biri olarak sınıflandırılması bu nedenledir.
Bir asırlık tarihinin son çeyreğinde aslında çok daha sık görülen ve “kronik
organik beyin sendromu” ya da “serebral skleroz” gibi adlar da verilen “senil
demansın” AH ile aynı patolojik değişiklikleri paylaşan bir ve aynı
antite olduğu kavranmıştır. Günümüzde, özellikle ortalama yaşam
beklentisinin giderek arttığı gelişmiş ülkelerde, henüz etyolojisinin
aydınlatılamamış ve kesin tedavisinin bulunamamış olması nedenleriyle de, en
önde gelen morbidite ve mortalite nedenlerinden biri olmaktadır.
Yukarıda yeri
geldiğince tartışıldığı gibi AH, merkezini limbik sistem dejenerasyonuna bağlı
yakın bellek bozukluğunun oluşturduğu, sinsi başlangıçlı, yavaş seyirli bir
tempoyla neokortikal tutulumun da katılmasıyla diğer kognitif işlevlerin de
bozulduğu bir demans sendromudur (GYA’ları bozan sinsi başlangıç, yavaş seyirli
en az iki kognitif bozukluk). AH’nin klinik tanısı için yayınlanmış
olan ve bugün yaygın biçimde kullanılan NINCDS-ADRDA (National Institute of
Neurological and Communicative Disorders and Stroke-Alzheimer’s Disease
and Related Disorders Association) ve DSM-IV (Diagnostic and Statistical Manual
of Mental Disorders, 4th edition) kriterlerinin her ikisi de (bkz. Tablo 6
ve Tablo 7) bir takım nüanslarına karşın özetle yukardaki koşulların
doldurulmasını AH’ye özgü tipik sendromun tanısı için zorunlu
tutmaktadırlar. Böyle bir tabloya yolaçabilecek sekonder nedenlerin
(sistemik, nörolojik, psikiyatrik) ekarte edilebiliyor olması da her ikisi için
zorunlu dışlama kriteridir. Bu koşulların gerçekleştirildiği tipik
tabloya DSM-IV “Alzheimer Tipi Demans” (DAT) adını vermektedir.
NINCDS-ADRDA için ise aynı tablonun adı “Muhtemel Alzheimer Hastalığı” (PRAD)
olmaktadır. Her iki sisteme göre de son kliniko-patolojik
serilerdeki tanı doğruluğu %90’a yaklaşmaktadır. Bir başka deyişle
PRAD/DAT tanısı %10 ihtimalle AH dışı durumlara yanlış olarak konulmaktadır
(yalancı pozitif olgular). Tipik klinik tablo tüm AH olgularının yine %90
kadarını kapsamaktadır. Bir başka deyişle AH hastalarının %10’u atipik
klinik tablolar gösterdikleri için PRAD/DAT tanısı alamamaktadırlar (yalancı
negatif olgular). NINCDS-ADRDA, başlangıç ve seyirde
beklenmedik özellikler (akut baçlangıç ve/veya hızlı seyir), demansa neden
olabilecek fakat klinisyenin demans nedeni olarak düşünmediği 2. bir durumun
varlığı (örn. CVA, hipotiroidi, vb.) ve izole tek bir ilerleyici kognitif
bozukluk (Kısım 2.6.1’de sözedilen durumlar) olarak sıraladığı atipik tablolar
için “Mümkün Alzheimer Hastalığı” (Possible AD-POAD) adını kullanır. POAD
tanısıyla yalancı negatiflerin, yani tanı konulmayan olguların sayılarının
azalması pahasına yalancı pozitiflerin, yani yanlış tanıların sayısı
artmaktadır.
Her iki yaklaşımın
da duyarlılık ve özgüllük açısından kabul edilebilir düzeyler sağlasalar da
tanısal mükemmellikten henüz uzak oldukları da açıktır. DSM-IV’ün katı
uygulanımı, pratikte hiç de seyrek olmayarak raslanılan subklinik kalmış ve bir
genel anestezi sonrası akutmuş gibi ortaya çıkmış bir tabloyu atipik hale getirmekte
ve DAT tanısını imkan dışı kılmaktadır. Benzer şekilde görüntülemede bir
geniş infarkt alanının varlığı, kognitif açıdan tipik bir profili DAT için
kabullenilmez yapmaktadır. Diğer yandan, POAD kavramı “atipik başlangıç
ve seyir” ile “demansa neden olabilecek fakat tablonun nedeni gibi durmayan”
durumlarda klinisyenin inisiyatif kullanmasına izin vererek bu katılığı aşmış
gibi görünürken “ilerleyici izole kognitif bozukluk” durumlarını ayrımsız POAD
içine katarak, yukarıdada tartışıldığı
üzere altında AH yatması hiç mutad olmayan tutuk progresif afazi, progresif
apraksi ve progresif kişilik bozukluğu gibi tabloları “AH olması mümkün” olarak
kabul etmekte ve PiH, diğer FTD nedenleri, CBD ve DLB’yi ihmal etmiş olmaktadır.
NINCDS-ADRDA için başka bir belirsizlik kaynağı da zorunlu içerme kriterleri
içinde elbette ki demansı kabul ederken, demans tanımında gelenekselden
uzaklaşmasıdır. Söz konusu tanımda demans için “yakın bellek de dahil en
az iki kognitif alanda eski düzeye göre performansın bozulması” yeterli
görünürken, GYA’ların bozulması PRAD için zorunlu değil destekleyici kriter
olarak yeralır. Bu durum MCI ile ayrımı güçleştirmektedir. Demans
tanımını geleneksel şekliyle koruyup, diğer primer demansların ekarte
edilebiliyor olma koşulunu, ilerleyici izole kognitif bozukluklara uygulamak
NINCDS-ADRDA kriterlerinn geçerliliğini arttıracağı ileri sürülebilir.
Yine Mesulam’ın işaret ettiği gibi, Alzheimer hastalığı tamlamasının başına
konan “muhtemel” ve “mümkün” sıfatlarının, %90’lara ulaşan bir tanı
olasılığını, klinik söylemde hasta ve hasta yakını karşısında
zayıflattığı söylenebilir. Yazarın kanısına göre, DSM-IV’ün
“AlzheimerTipi Demans” kavramına “tipik” ve “atipik” sıfatlarının eklenerek,
atipik sınıfının yukarda sözedilen değişiklikle POAD gibi
tanımlanmasıyla her iki kriter sistemi arasında söylem ve tanım
açısından bir uzlaşmaya gidilmiş olacaktır.
Tablo 6. NINCDS-ADRDA Alzheimer Hastalığının Klinik
Tanı Kriterleri
I.
MUHTEMEL Alzheimer Hastalığı klinik tanı kriterleri şunları içerir:
·
klinik muayene ile saptanan, Mini-Mental Test, Blessed Demans Ölçeği ya da
benzer bir test ile dokümante edilen ve nöropsikolojik testlerle de doğrulanan
demans tablosu;
·
iki ya da daha fazla bilişsel süreçte bozulma;
·
bilinç bozukluğu yok;
·
başlangıç 40-90 yaşları arasında, büyük sıklıkla da 65 yaşından sonra;
·
bellek ya da diğer bilişsel süreçlerde ilerleyici bozukluğa yolaçabilecek
sistemik ya da beyne ait başka bir hastalık yok.
II.
MUHTEMEL Alzheimer Hastalığı tanısı şunlarla desteklenir:
·
dil (afazi), motor yetenekler (apraksi) ve algı (agnozi) gibi özgül bilişsel
işlevlerde ilerleyici bozulma;
·
günlük yaşam aktivitelerinde bozulma ve davranış biçiminde değişme;
·
ailede benzer bozukluk öyküsü (özellikle patolojik olara kanıtlanmışsa);
·
laboratuarda:
standart tekniklerle normal lomber ponksiyon,
EEG’nin normal olması yada yavaş dalga aktivitesinde
artış gibi non-spesifik değişiklikler,
BT’de serebral atrofiye ilişkin bulgular ve seri
incelemelerde bu bulguların ilerleyişi.
III.
Alzheimer hastalığı dışındaki nedenler dışlandıktan sonra, MUHTEMEL Alzheimer
Hastalığı tanısı ile uyumlu olabilecek diğer klinik özellikler şunlardır:
·
hastalığın seyrinde platolar;
·
depresyon, uykusuzluk, inkontinans, hezeyan, illüzyon ve halusinasyonlar,
verbal, emosyonel ya da fiziksel katastrofik patlamalar, cinsel bozukluklar ve
kilo kaybı gibi eşlikçi bulgular;
·
bazı hastalarda, özellikle hastalığın ileri dönemlerinde, kas tonusunda artış,
myoklonus ya da yürüme güçlüğü gibi diğer nörolojik bozukluklar;
·
hastalığın ileri evresinde nöbetler;
·
yaş için normal BT.
IV.
MUHTEMEL
Alzheimer Hastalığı tanısını belirsizleştiren ya da ihtimal dışına çıkaran
özellikler şunlardır:
·
inme tarzında ani başlangıç;
·
hemiparezi, duysal kayıp, görme alanı defektleri ve inkoordinasyon gibi fokal
nörolojik bulguların hastalığın erken evrelerinde bulunması;
·
nöbetler ya da yürüyüş bozukluklarının, daha başlangıçta ya da hastalığın çok
erken evrelerinde bulunması;
V.
MÜMKÜN Alzheimer Hastalığı tanı kriterleri şunlardır:
·
demansa neden olabilecek diğer nörolojik, psikiyatrik ya da sistemik
bozukluklar olmaksızın, başlangıç, presentasyon ya da klinik seyirde
varyasyonların bulunması durumunda konulabilir;
·
demansa neden olabilecek, ancak demansın nedeni gibi görünmeyen ikinci bir
sistemik ya da beyin hastalığının bulunması durumunda konulabilir;
·
diğer belirlenebilir nedenlerinin dışlandığı, tek ve yavaş ilerleyici bir
bilişsel bozukluğun bulunması durumunda, araştırma çalışması amaçlı olarak
kullanılabilir.
VI.
KESİN Alzheimer Hastalığı tanısı kriterleri şunlardır:
·
muhtemel Alzheimer Hastalığı klinik kriterleri;
·
biyopsi ya da otopsiyle elde edilen histopatolojik kanıtlar.
Tablo 7. DSM-IV Alzheimer Tipi Demans İçin Tanı Kriterleri
A.
Birden fazla bilişsel alanı içeren bozukluk kendini aşağıdaki iki maddeyi de
kapsayacak şeklinde gösterir :
(1)
bellek bozukluğu (yeni bir bilgi öğrenme ve öğrenilmiş eski bir bilgiyi
hatırlama yeteneğinin bozulması)
(2)
aşağıda sıralanan bilişsel bozuklardan en az biri:
(a)
afazi (dil bozukluğu)
(b)
apraksi (motor işlevlerin normal olmasına karşın belirli motor eylemlerin
yerine getirilmesi yeteneğinde bozulma)
(c)
agnozi (duysal işlevlerin salim olmasına karşın nesneleri tanımakta güçlük)
(d)
yürütücü işlevlerde bozulma (planlama, organize etme, sıralama, soyutlama)
B.
A1 ve A2 kriterlerinde tanımlanan bilişsel bozukluklar toplumsal ve mesleki
işlevselliği ciddi biçimde bozmakta ve eski işlevsellik düzeyine göre anlamlı
bir gerilemeyi temsil etmektedir.
C.
Seyir, sinsi başlangıç ve yavaş ilerleyici kognitif yıkım özelliklerindedir.
D.
A1 ve A2 kriterlerinde tanımlanan bilişsel bozukluklar aşağıda sıralanan
nedenlerden herhangi birine bağlı değildir:
(1)
bellek ve diğer bilişsel işlevlerde ilerleyici bozulmaya neden olabilecek
merkez sinir sistemine ait diğer durumlar (örn. serebrovasküler
hastalık, Parkinson hastalığı, Huntington hastalığı, subdural hematom, normal
basınçlı hidrosefali, beyin tümörü)
(2)
demansa neden olabileceği bilinen sistemik durumlar (örn. Hipotiroidizm, B12
vitamini ya da folik asid eksikliği, niasin eksikliği, hiperkalsemi,
nörosifilis, HIV enfeksiyonu)
(3)
ilaçlar ve madde kullanımı ile ilgili durumlar
E.
Bozukluklar delirium seyri dışında ortaya çıkmıştır.
F.
Bozukluk başka bir Eksen I hastalığı ile açıklanabilir nitelikte değildir.
Alzheimer
Hastalığı’nın Pre-Klinik Evreleri: Normal Yaşlanma-AAMI-MCI-Demans Devamlılığı
İlerleyici
hastalıklar patogenetik süreçleri içinde belli bir eşiği geçtikleri aşamada
klinik olarak saptanabilir olurlar. Bu eşik de hemen daima normal kabul
edilemeyecek bir belirtidir. Örneğin, glioblastoma yeterince büyüyüp kafa
içi basıncını arttırarak baş ağrısına neden olana kadar sub-klinik olarak
ilerler. Başağrısı kadar aşikar bir anormal belirti olmayan unutkanlık
durumunda sub-klinik dönemle klinik dönem daha kalın çizgilerle içiçe girer.
Alzheimer tipi demansın zamansal evrimi bunun en güzel örneklerindendir.
Şekil 2. Kognitif Yıkım Devamlılığı
(Petersen’dan modifiye edilmiştir).
Unutkanlık
yaşlılıkta son derece sıklıkla duyulmaya alışılmış, son derece normal kabul
edilen bir yakınmadır. Bellek de dahil olmak üzere bazı kognitif
yeteneklerde yaşlanmayla birlikte beklenen normal azalma nöropsikolojik
standardizasyonda eğitimle birlikte göz önüne alınması gereken temel
özelliklerindendir. Bir yakın bellek testinde yetmişli yaşların normal
değeri yirmili yaşların normalinin yarısı olabilir. Normal yaşlanma kavramı
bellek de dahil kognitif kapasitelerini hiç yitirmeyen küçük bir azınlığı da
içerse de, ağırlıkla nöropsikolojik testlerde yaşa göre uyarlanmış düzeylerde
bir performansa karşılık gelir. MRG/BT’de kortikal sulkuslar ve ventrikül
sistemi genişlemeye başlamıştır. Bu tür görüntülemelerin raporlarının
sonuç bölümünde sıklıkla “yaşla ilintili atrofi” yazacaktır. Kognitif
açıdan normal kişilerin otopsileri 60’lı yaşların başlarından itibaren
limbik sistemde NFY’lerin, neokortekste ise gevşek nitelikli amiloid plakların
ortaya çıktığını göstermektedir.
Sosyal yaşamda
başka açılardan sağlıklı bir yaşlının özel isimleri unutuyor, özel eşyalarını
kolaylıkla bulamıyor olması anormal kabul edilmez. Aynı soruları
tekrarlar olması yakınları arasında kuşku uyandırmaya başlar. İşini
sürdüremez olması, ya da yabancı bir mekanda kaybolması ise artık normal olarak
kabul edilemez olur.
Popüler sağduyunun
bilimsel gerçeklikle bu durumda genellikle paralel olduğu pekala
söylenebilir. “Yaşla İlintili Bellek Bozukluğu (AAMI)” kavramı tam
da yukardaki paragrafta anormal bulunmayan unutkanlık durumuna karşılık
gelmektedir. Daha önceki yıllarda “Selim Yaşlılık Unutkanlığı” kavramıyla
karşılanmaya çalışılan söz konusu durum için Amerikan Ulusal Zihinsel Sağlık
Enstitüsü (NIMH) 1986 yılında araştırma amaçlı tanı kriterleri yayınladı (bkz.
Tablo 8). AAMI tanımına uygun düşen yakınmaları olan bir yaşlı günlük
yaşamında tümüyle bağımsızdır. Bu kişinin nöropsikolojik muayenesinde
özellikle yakın bellek testlerinde yaşa göre normal sınırlarda, fakat genç
erişkinlere göre ortalama değerlerin 1 standart sapma (SD) altında yer aldığı
saptanacaktır. Başkaca bir laboratuar yöntemi aracılığıyla bu yaşlıyı
aynı yaşta hiç bir yakınması olmayan bir yaşlıdan ayırabilmek mümkün
değildir. Aynı yaşlı yakınmaları karakter değiştirmeden öldüğü takdirde,
“Nöropatoloji” kısmında ayrıntısıyla görüleceği
gibi, limbik sisteminde az sayıda nörofibriler yumak ve neokorteksinde
gevşek karakterli amiloid plaklar dışında tümüyle normal bir beyne sahip
olacaktır. Sıklıkla da bu tür bir beyni hiç bir kognitif yakınması
olmaksızın ölen bir yaşlının beyninden herhangi bir nöropatolojik yöntemle
ayırabilmek mümkün olmamaktadır.
Tablo 8. NIMH-AAMI
Tanı Kriterleri
|
Yaş > 50. Günlük yaşamda
belleğe ilişkin yakınmalar. Genç erişkinlere
göre 1 standart sapma daha düşük nesnel bellek performansı. Demans mevcut
değil. Normal ya da
normalin üstü zeka seviyesi. |
Oysa yakınların kuşku duymaya başladıkları 2. durumda, kişi anılan
bellek problemlerinin yarattığı, ancak listeyle alışverişe çıkar olmak gibi
genellikle üstesinden gelebildiği güçlükler dışında, günlük yaşamında halen
bağımsızdır. Nöropsikolojik muayanesinde ağırlıkla bellek alanında, daha
sıklıkla kabul edilen biçimiyle tek başına bellek alanında anlamlı düzeyde
düşük performans gösterir. Bu tabloya “Hafif Kognitif Bozukluk” (MCI) adı
verilir. Görüntüleme çalışmalarında mesial temporal patoloji bu hastaları
normallerden ayırmaktadır. MRG-volümetride bazı çalışmalarda hippokampus,
diğer bazılarında ise entorhinal korteks atrofisi MCI’lı serilerde yaşla
eşlenmiş normal kontrollere göre anlamlı düzeyde görülmektedir. PET’le
yapılan çalışmalarda ise mesial temporal hipometabolizma normallere göre
anlamlı bulunmuştur. MCI otopsilerinde normalden hafif PRAD
patolojilerine kadar değişen bir spektrum izlenmekle birlikte, NFY’nin halen
limbik-paralimbik alanlara sınırlı ancak sayısal olarak normallere göre anlamlı
düzeyde artmış olması en tutarlı bulgu gibi görünmektedir. Nöritik
plaklar henüz limbik sistemde görülmemektedir. Yaşlı popülasyonda demans
insidansı %1-2 arasında değişirken, izleme çalışmaları tüm MCI olgularının %
8-15’inin 1 yıl sonra demansa ilerlediğini göstermektedir. Bu oran
MCI’ların normal popülasyona göre yüksek risk altında olduğunun ve tümünün
olmasa bile önemli bir bölümünün zaman içinde AH’ye dönüşeceğinin
göstergesidir. APOE-e4 alel sıklığı ve BOS t proteini miktarında artış
ile BOS b-amiloid protein miktarlarında azalmanın, entorhinal ve/veya
hippokampal atrofi yanısıra demansa dönüşecekleri dönüşmeyenlerden ayıran
öngörücüler olduğu ileri sürülmektedir. MCI’ın bir klinik antite olarak
daha iyi sınırlarının çizilmesi, MCI’a özgül tedavilerle demansa dönüşmenin
geciktirilmesi ya da önüne geçilmesi, günümüzde AH’nin yükünün azaltılmasında
temel bir hedef gibi görünmektedir.
|
Tablo 9. Petersen-Mayo MCI Kriterleri 1. Hasta
yakını tarafından da doğrulanan bellek yakınması. 2. Genel
kognitif işlevlerde bozulma yok. 3. Günlük
yaşam aktivitelerinde bozulma yok. 4. Yaş ve
eğitim normlarına göre saptanan bellek bozukluğu. 5. Demans
mevcut değil. |
Yukardaki
paragrafta tanımlanan, artık sağduyunun da normal kabul edemediği, günlük
yaşamda bağımsızlığını sürdüremeyecek düzeyde bozulma durumunda artık demanstan
sözedilebilir. Bu duruma karşılık gelen otopsilerde NFY’ler artık
neokortekse yayılmış, gevşek biçimden nöritik biçime değişmiş SP’ler limbik
sistemde görülür olmuş durumdadır.
İlerleyici bir
hastalıktan sözettiğimize göre klinik tabloyu statik bir profille tarif
edemeyiz. Yine sağduyu ile amatör bir yaklaşım dahi ilerleyen bir
tablonun hafif, orta ve ağır olarak sınıflandırılması gerektiğini
öngörebilir. Formel evreleme ölçeklerinin de taklit ettiği yöntem bundan
farklı değildir. Zihinsel yıkımın demans düzeyine ulaşması günlük
aktivitelerde bozulma ile belirlendiğine göre, evrelemeyi de GYA’lara göre
kabaca yapabiliriz: AAMI’yı sübjektif bellek yakınmaları, MCI’yı
GYA’ların korunduğu ama yakın kişilerin farkında olduğu bir bellek bozulması
olarak tarif etmiştik; bu durumda devamlılık ölçütünü gözönünde tutarak hafif
demansı işte ve ev dışında bağımsızlığın bozulmaya başladığı, orta demansı,
bunlar tümüyle bağımlılaşırken ev yaşamı ve kendine bakımda sorunların
başladığı, ağır demansı ise sürekli bakım gereken, tümüyle bağımlı bir durum
olarak tarif edebiliriz.
Bugün yaygın olarak
kullanılan iki evreleme sisteminden biri olan “Global
Bozulma Ölçeği” (Global Deterioration Scale-GDS)’nin de geliştiricisi olan
Reisberg, AH’deki ilerleyici yıkım sürecini, bebeklik-erken ve geç çocukluk ve
ergenlik şeklindeki insanın ilerleyici bireyselleşme-bağımsızlaşma gelişimsel
sürecinin tam tersine çevrilmesi olduğunu ileri sürer. Buna göre
AAMI-MCI’lı yaşlı büyük ölçüde bağımsız olsa da bazı kararları için erişkin
gözetimine gerek duyan ergene, hafif demanslı, evinde ve ev dışında tanıdık
mekanlarda belli bir bağımsızlığı kazanmış, ancak sosyal ilişkiler, muhakeme
gerektiren karmaşık işlevlerde halen denetim gereksinen 7-12 yaşlarındaki okul
çocuğunu andırır. Orta demanslı ise kabaca, ev yaşamı ve giyinme,
yıkanma, yemek yeme gibi temel GYA’larda henüz gözetim gereken 2-6 yaşları
arasındaki okul öncesi çocuğu gibidir. Ağır demanslı, yaşamını sürdürmek
için 24 saat ana-babaya (bakıcıya) tümüyle bağımlı 0-2 yaş bebeğine
benzer. Ağır evre de giderek tüm motor ve verbal yeteneklerin kaybedildiği
yatağa tam bağımlı nihai döneme doğru yıkım, yine oturma, yürüme, konuşma,
sfinkter kontrolünün geliştiği bebekliğin dinamik gelişiminin tam tersi olarak
kavranıp alt evrelere ayrılabilir.
GDS sözedildiği
gibi AH’yi evrelemeye yarayan ölçeklerden birisidir. AH dışı demanslarda
AH’ye özgüllüğü dolayısıyla kullanılamaz. GDS evreleri 1 ila 7 arasında
değişir. Kabaca, GDS1 hiç yakınması ve bulgusu olmayan normal yaşlıya
karşılık gelirken GDS2’ye AAMI, GDS3’e ise MCI evreleri
denilebilir. GDS 4-5-6-7 ise hafif, orta, ağır ve çok ağır olmak üzere
AH’nin klinik evreleridir. Demansın Klinik Evrelendirilmesi (Clinical
Dementia Rating Scale-CDR) ise yaygın olarak kullanılan 2. ölçektir.
CDR’da bellek yine merkezi önemde olmakla birlikte, çok eksenli tasarımıyla
diğer demansların evrelenmesinde de kullanılabilir. CDR evreleri
0-0,5-1-2-3 olarak sıralanırlar. CDR 0, AAMI’ı da içerecek şekilde normal
yaşlılığa karşılık gelir. CDR 0,5 MCI’ya karşılık gelir ve “kuşkulu
demans” evresi adını alır. CDR 1, 2 ve 3 sırasıyla hafif, orta ve ağır
evrelerdir.
Hafif evredeki
demanslı hasta halen çalışmaktaysa artık işinde verimliliğini
yitirmiştir. Yaratıcılık gerektirmeyen tekdüze işler başlangıçta
sürdürülebilse de, iş arkadaşları performans düşüklüğünün farkındadırlar ve
kısa süre içinde emeklilik kaçınılmaz olur. Yakın geçmişe ait olayların
hatırlanmasındaki güçlük, aynı soruların tekrarlanması, kelime bulma güçlükleri
yakınların dikkatini çeken başlıca özelliklerdir. Halen bildik mekanlarda
dolaşabilse ve yolculuk yapabilse de, yabancı mekanlarda kaybolabilir.
Araba kullanırken sinyalizasyona dikkatsizlik, tepkilerde yavaşlama, yönleri
karıştırma gibi güçlükler başlamıştır. Banka işleri, fatura ödemeleri
gibi mali işlerde hatalar olmaktadır. Banka kartı, cep telefonu gibi
yenilikleri öğrenip kullanmayı başaramaz. Hobiler (dikiş-nakış,
bahçecilik, sanatsal uğraşılar, yetenek oyunları, vb.) sürdürülemez
olmuştur. Yemek lezzetinde bozulmalar gibi mutfak işlerinde güçlükler
başlamıştır. Çamaşır, bulaşık gibi ev işlerini sürdürebilse de, bunlarda
eski özenini bir ölçüde yitirmiştir. Okumak ve gazete-TV aracılığıyla
aktüaliteye ilgi azalmıştır. Giyinmek, yıkanmak, sofra alışkanlıkları ve
temel hijyende henüz bir sorun yoktur. İrritabilite, duygulanımda küntleşme
ve inkar eğilimi ile kendiliğindenliğin azalması dışında davranışsal belirtiler
yoktur ve sosyal uygunluk iyi korunmuştur. Uyku kalitesi bozulmaya
başlar. Cinsel ilgi ve iştah bozulur. Eksikliklerin farkedilmesinin
de katkısıyla bazı olgularda depresyon belirtileri ön planda olabilir.
Ancak depresyon sıklıkla keder ifadesi gibi affektif belirtilerden çok,
isteksizlik gibi motivasyonel belirtilerle kendini gösterir. Muayenede
yakın bellek ön planda olmak üzere, vizuospasyal bozukluk, uzak bellekte
bozulmalar, adlandırma güçlükleri, dikkat ve soyutlama-planlamada bozulmalar
saptanır. Praksis muayenesinde “beden-parçası-nesne-gibi” cevapları
alınır. Henüz gnostik bir kusur saptanmaz. Temel nörolojik muayene
normaldir. MMSE skoru kabaca 20-24 arasında olabilir.
Sıklıkla GDS 4, CDR 1 olarak evrelenirler. Bu hastaların otopsilerinde
heteromodal kortekste NFY’ler, limbik sistemde nöritik SP’ler saptanır.
Orta demans
evresine ulaşıldığında, hasta ev dışındaki bağımsızlığını artık tümüyle yitirmiştir.
Gözetimle sokağa çıkabilse de, yalnız kaldığı takdirde yolunu bulamaz.
Bazen evdeki odaları dahi karıştırabilir. Yeni öğrenme artık hemen hiç
mümkün olamamaktadır. Anlama, okuma ve yazma giderek bozulur; evrenin
sonlarına doğru imzası tanınmaz olabilir. Birinci derece yakınları
hakkındaki bilgiyi genellikle korusa da, torunlarının sayısı, isimleri,
okulları gibi bilgileri karıştırmaktadır. Evdeki işlevselliği son derece
yüzeyselleşmiştir. Ancak sofrayı toplamaya yardım düzeyinde
olabilir. Giyinme sırasında mevsime ya da günün saatine uygun giysiyi
seçmede zorlanma, giysilerin sırasını karıştırma (gömleğin üzerine iç çamaşırı
gibi), düğmeleri yanlış ilikleme gibi güçlükler başlar. Sofrada öncelikle
bıçağı kullanamaz olduğunda yemeklerini önceden kesilmesi gerekir.
Giderek döküp saçarak yemek belirginleşir. Çatal-bıçağı karıştırmak,
sıvıları çatalla almaya çalışmak gibi hatalar görülebilir. Yıkanmakta
öncelikle sıcağı soğuğu ayarlamakla başlayan yardım gereksinimi ortaya çıkar.
Henüz sfinkter kontrolü seyrek gece kaçırmaları dışında sorunsuzdur.
Tuvalet mekaniği, elini yüzünü yıkamak gibi işlevleri kendi başına
yapabilir. Davranışsal belirtiler artık vurgulanmaya başlamıştır.
Hırsızlık, terkedilme ve sadakatsizlik hezeyanları olabilir. Yalnız
kalmaktan ürker ve yakınını (eşi, çocuğu) sürekli gözünün önünde ister.
Hekim vizitleri gibi yaklaşan randevular aşikar bir beklenti anksiyetesine
yolaçabilir. Uyku-uyanıklık ritiminde bozulma artık
belirginleşmiştir. Gece sık uyanmalar ve gün sık uyuklamalarla
geçer. Muayenede hafif evre bulguları biraz daha ağırlaşmıştır.
Dilsel işlevlere ait bulguların ağırlaşması dile dayanan testlerin yapılamaz
olmasına neden olabilir. Praksis bozukluğu taraf apraksisi düzeyine
ulaşabilir. Gnostik bozukluklar, özellikle sofrada göz önündeki nesneyi
diğerleri arasından ayırıp bulamamak (simultanagnozi) şeklinde olabilir.
Temel nörolojik muayenede hafif parkinsoniyen değişiklikler saptanabilir.
MMSE skoru 10-19 arasında değişir. GDS 5, CDR 2 olarak evrelenirler.
Ağır demans
evresinde bellekte artık sadece parçacıklar söz konusudur. Yakınını (eşi,
çocuğu) ana-babasıyla karıştırabilir, aynadaki kendi yüzünü
tanıyamayabilir. Giyinmek, yıkanmak, yemek gibi temel GYA’larda artık tam
bir gözetim gerekmektedir. Evrenin sonlarında yutma güçlüğü de ortaya
çıkar. Kelime hazinesi son derece fakirleşmiştir. Evrenin
sonlarında tüm verbal yetenekler yitirilir. Ambulasyon giderek zorlaşır
ve sonlara doğru giderek oturmak dahi mümkün olmaz hale gelir.
Televizyondaki kişileri ev içindeymiş gibi sanıp konuşmak, aynadaki kendi
hayaliyle yabancıymış gibi konuşmak gözlenebilir. Ambulasyonun korunduğu
sırada amaçsız dolaşma, istifçilik, amaçsız tekrarlayıcı hareketler
izlenebilir. Tuvalet mekaniğinde bozulmalar (idrar ya da gaita sonrası
uygun biçimde temizlenme, sifonu çekme), idrar kaçırma giderek
belirginleşir. Epileptik nöbetler ortaya çıkabilir. Ağır evredeki
hastaların formel muayenesi son derece güçtür ve mümkün olamayabilir.
Yapılabildiğinde global bir yıkım saptanır. Temel nörolojik
muayenede tonus değişiklikleri, yürüyüş bozuklukları şeklinde
parkinsonyen bulgular biraz daha ortaya çıkmıştır. MMSE 0-9
arasındadır. GDS 6-7, CDR 3 olarak evrelenirler.
Tablo 10. Demansın
Klinik Evrelendirilmesi Ölçeği (CDR)
|
CDR |
1. Bellek
|
2. Oryantasyon |
3. Yargılama – Problem çözme |
|
0 |
Bellek kaybı yok ya da hafif ve belirsiz unutkanlık |
Tümüyle oryante |
Günlük problemler
ve çalışma hayatı ve mali
işlerle ilgili problemleri iyi çözer; yargılama
iyidir |
|
0,5 |
Hafif fakat aşikar unutkanlık; olayların kısmen hatırlanabilmesi; "selim"
unutkanlık
|
Zaman
ilişkilerinde hafif güçlük |
Problem çözme,
benzerlik ve farklılıkları kavramakta
hafif bozukluk |
|
1 |
Orta düzeyde unutkanlık, yakın dönem olayları için daha belirgin; unutkanlık günlük
aktiviteleri etkiliyor |
Zamanda orta düzeyde güçlük; muayene sırasında mekana |
Orta düzeyde
bozukluk; toplumsal yargılama
genellikle korunmuştur |
|
2 |
Ağır düzeyde unutkanlık; yalnızca çok iyi öğrenilmiş materyel tutulabilir; yeni materyel hızla yitirilir |
Zaman
ilişkilerinde ağır düzeyde güçlük;
genellikle zamana, sıklıkla da mekana
disoryante |
Ağır düzeyde
bozukluk; genellikle toplumsal
yargılama da bozuktur |
|
3 |
Ağır düzeyde unutkanlık; yalnızca
parçacıklar kalır |
Yalnızca kişilere oryante |
Yargılama ve problem çözme tümüyle bozuk |
|
CDR |
4. Ev dışında işlevsellik |
5. Ev yaşamı – Hobiler |
6. Kişisel bakım |
|
0 |
İşte, alışverişte, gönüllü gruplar
ve toplumsal gruplar içinde her |
Ev yaşamı, hobiler ve entelektüel ilgiler iyi korunmuş |
Kendine bakıma tümüyle muktedir |
|
0,5 |
Anılan aktivitelerde hafif bozulma |
Ev yaşamı, hobiler ve entelektüel ilgilerde hafif bozulma |
|
|
1 |
Anılan aktivitelerden bazılarını
halen sürdürse de, bağımsız işlev görememe; yüzeysel bir bakışla hala normal görünebilir |
Evdeki işlevlerde hafif fakat
aşikar bozulma; güç ev işleri, karmaşık hobiler ve ilgiler terkedilmiş
durumda |
Gayrete getirilmesi gerekiyor |
|
2 |
Ev dışında bağımsızlığını tümüyle yitirmiş / Ev dışında
aktivitelere götürülebilecek kadar iyi görünür |
Yanlızca basit işler
yapılabiliyor; ilgiler son derece sınırlı |
Giyinme, hijyen ve diğer kişisel
bakım |
|
3 |
Ev dışında bağımsızlığını tümüyle yitirmiş / Ev dışında aktivitelere
götürülemiyecek kadar hasta görünür |
Evde kayda değer bir işlevselliği
yok |
Kişisel bakım için önemli ölçüde yardım gerekir; genellikle enkontinandır |
Evrelendirme:
Bellek ekseninin dışındaki eksenlerden en az üçü bellek ekseninden farklı
değilse, evre bellek ekseniyle aynıdır. Farklı olduğu durumda ise, evre
bellek ekseninin üstünde ya da altında kalan bu 3 eksenin derecesidir. Bu
kuralın tek istisnası bellek ekseni dışında kalan 5 eksenden üçünün belleğin
bir tarafında geri kalan ikisinin diğer tarafında olmasıdır ki bu durumda
da evre bellek ekseniyle aynıdır. Bellek ekseni 0,5 iseevre 0 olamaz;
diğer eksenlerin derecesine bağlı olarak 0,5 ya da 1 olmalıdır. Bellek 0,
fakat en az iki eksen 1 ya da daha fazla ise, evre 0,5 olmalıdır.
Tablo 12. Global Bozulma Ölçeği (GDS)
|
1 |
Bellek
kusuruna ilişkin yakınma yok. Klinik görüşme
ile bellek kusuru saptanmıyor. |
|
2 |
Bellek
kusuruna ait, özellikle aşağıda sıralanan alanlarda yakınmalar var:
(a) eşyalarını
koyduğu yerleri unutuyor;
(b) önceden iyi
bildiği isimleri unutuyor.
Klinik görüşmede bellek kusuruna ait nesnel bir kanıt yok.
İş ve toplumsal ortamlarda nesnel bir bozukluk yok.
Semptomatolojiye yönelik uygun düzeyde endişe taşıyor. |
|
3 |
En
erken gösterilebilir bozukluk bulguları.
Aşağıdaki alanlarda birden fazla bulgu:
(a) iyi bilmediği
çevrelere gittiğinde kaybolabiliyor.
(b) iş
arkadaşları, hastanın bozulmaya yüztutan çalışma performansının farkındalar.
(c) kelime
ve isim bulma güçlükleri yakınları tarafından farkediliyor.
(d) bir kitap
yada yazıyı okuduğunda eskisi gibi hatırında kalmıyor.
(e) yeni
tanıştığı insanların isimlerini hatırlamakta güçlüğü var
(f) değerli
bir nesne kaybedilmiş yada konulmaması gereken bir yere konmuş.
(g) konsantrasyon
eksikliği klinik testler sırasında aşikar.
Bellek bozukluğuna ilişkin, ancak yoğun bir görüşmeden sonra ortaya
konulabilen nesnel bulgular.
Uğraşı gerektiren iş koşulları yada toplumsal ortamlarda düşük performans.
Hastada inkar mekanizması belirgin hale gelir olmuş. Belirtilere
ılımlı yada orta düzeyde bir anksiyete eşlik edebilir. |
|
4 |
Dikkatli
bir klinik görüşme sonrasında ortaya konulan aşikar bozukluk bulguları.
Bozukluk aşağıdaki alanlarda ortaya konuyor:
(a) günlük ve
yakın geçmişe ait olaylara ilişkin bilgide azalma.
(b) kişisel
geçmişe ait bazı bellek problemleri.
(c) çıkarma
dizileriyle ortaya konulan konsantrasyon bozukluğu.
(d) yolculuk
yapma, para işleriyle uğraşma gibi yeteneklerde azalma.
Aşağıdaki alanlar genellikle sorunsuz:
(a) yer ve zaman
oryantasyonu
(b) bildik kişi
ve yüzlerin tanınması.
(c) bilinen
yerlere yolculuk yapabilme.
Karmaşık işlevlerin yerine getirilemez olması.
Baskın savunma mekanizması olarak inkar kullanılıyor.
Duygulanımda küntleşme ve sıkıntı yaratan durumlardan kaçınma. |
|
5 |
Yaşamlarını
sürdürebilmeleri için yardım gerekmektedir.
Hasta güncel yaşamına ilişkin temel özelliklerden birini hatırlayamıyor.
Örneğin:
(a) yıllardır
kullanmakta olduğu adres yada telefon numarasını.
(b) yakın aile
üyelerinin isimlerini (torunlar gibi).
(c) mezun
olduğu lise yada yüksek okulun adını.
Zaman (gün, haftanın günü, mevsim, v.b) yada mekan oryantasyonunda
bozulmalar.
Eğitimli bir kişi, 40'tan geriye 4er, yada 20'den geriye 2'şer saymakta
güçlük çekebilir.
Bu evredeki kişiler kendilerine ve diğerlerine ait temel gerçeklere ilişkin
bilgiyi korurlar.
Kendi isimlerini daima, eş ve çocuklarınınkileri genellikle bilirler.
Temizlenmek ve yemek yemekte yardım gerekmez, ancak uygun giysiyi
seçmekte güçlükleri olabilir. |
|
6 |
Bazen,
yaşamlarını sürdürmek için tümüyle bağımlı oldukları eşlerinin ismini
unutabilirler.
Yaşamlarındaki yakın geçmişe ilişkin olay ve deneyimlerin tümünden büyük
ölçüde habersizdirler.
Çevreye ilişkin bazı bilgiler korunabilir; yıl, mevsim, v.b.
10'dan geriye, bazen de ileriye doğru 1'er saymakta güçlükleri olabilir.
Günlük yaşam aktivitelerinde yardım gerekir:
(a) idrar
inkontinansı olabilir.
(b) yolculuk için
yardım gerekir, fakat bazen bildik yerlere gidebilirler.
Diurnal ritm sıklıkla bozulmuştur.
Hemen daima kendi isimlerini hatırlarlar.
Genellikle, çevrelerindeki tanıdık kişileri yabancılardan ayırabilirler.
Kişilik ve emosyon değişiklikleri görülür. Bunlar oldukça değişkendir
ve şunları içerir: (a)
hezeyan davranışı, örn., eşlerini taklit olmakla suçlayabilirler; çevredeki
hayali kişilerle, yada aynadaki kendi imgeleriyle konuşabilirler. (b)
obsesif belirtiler olabilir, örn., hasta sürekli olarak basit bir
temizlik hareketini tekrarlayabilir. (c)
anksiyete belirtileri, ajitasyon ve daha önce mevcut olmayan tarzda bir
saldırganlık görülebilir. (d)
kognitif abuli, örn., amaca yönelik bir davranışın uygulanması için gerekli
düşüncenin yeterli süre taşınamaması nedeniyle irade gücünün kaybı. |
|
7 |
Bu
evre sürecinde tüm verbal yetenekler kaybedilir. Bu
evrenin erken döneminde bazı kelime ve cümleler söylenebilse de konuşma son
derece sınırlanmıştır. Evrenin
ilerlemesiyle, homurdanmak dışında, konuşma tümüyle yitirilir. İdrar
inkontinansı; temizlik ve yemek yemek için yardım gerekir. Temel
psikomotor yetenekler (örn. yürümek) evrenin ilerlemesiyle kaybedilir. Beyin
bedene ne yapması gerektiğini söyleme yeteneğini artık yitirmiş gibidir. Genel
ve kortikal nörolojik bulgu ve belirtiler bu evrede genellikle mevcuttur. |
Risk faktörleri
Yaş en önemli risk
faktörüdür. Dünyada şimdiye kadar yapılan prevalans (belli bir zaman
kesitinde bulunan tüm olguların nüfusa oranı) çalışmalarının metaanalizi 65-70
yaşları arasında %4-5 kadar olan AH’nin her 5 yılda bir katlanarak artıp 90’lı
yaşlarda %50’ye kadar ulaştığını ortaya koymaktadır. 90’lı yaşlardan
sonraki prevalans konusunda henüz bir uzlaşım olmamakla birlikte artışın devam
etmeyip bu oranın plato çizdiği yolunda ağırlıklı bir kanı mevcuttur.
Yaşa-özgül insidans, ya da belli bir zaman aralığında ortaya çıkan yeni
olguların sayısı da yaş aralıkları arttıkça hızla artar. Yine çok
sayıdaki çalışmanın ortak bulgusu, 75-79 yaşları arasında %1.3 olan yaşa-özgül
insidansın 85 yaşın üzerinde %6’ya ve giderek yılda %8’e yaklaştığı
yolundadır.
Günümüzde
yaşlılıktaki yaşam beklentisindeki dramatik artış global bir fenomendir.
Btılı ülkeler başta olmak üzere, tüm dünyada yaşlı nüfusun genel nüfusa
oranının giderek artması bir toplumsal sorun olarak AH’nin önemini de
arttırmaktadır. Hastalığın toplumsal maliyetinin ağırlığıyla doğru
orantılı olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur.
Bir
risk faktörü olarak cinsiyet tartışmalıdır. Bir çok çalışma AH
prevalansının kadınlarda erkeklere göre daha fazla olduğunu
göstermektedir. Ancak bu prevalans farklılığı genellikle kadınlarda yaşam
beklentisinin daha uzun olmasıyla açıklanmaktadır. Cinsiyetin gerçek
anlamda bir risk olup olmadığına daha iyi bir cevap verebilecek olan insidans
çalışmalarının sonuçları ise çelişkilidir. Bir çalışma 85 yaşının
üzerindeki erkeklerde AH insidansını yılda %2.7, buna karşılık kadınlarda %8.9
olduğunu bulmuştur. Ancak çok sayıda başka çalışmacı grubu bu farklılığı
doğrulamayarak her hangi bir farklılık bulmamışlardır. Bir AH’linin 1.
derece kadın akrabalarının 1. derece erkek akrabalarına göre yaşam boyu
hastalık riskinin daha fazla olduğu gösterilmiştir.
Yorumu
yine tartışmalı olsa da düşük eğitimin başlı başına bir risk faktörü
olduğu artık yerleşmiş bir bilgidir. Eğitim deneyimindeki artışın
bireyin kognitif rezervinin genişlemesine yolaçarak hastalığın ortaya
çıkış eşiğini yükseltmesi çekici bir açıklama gibi durmaktadır.
Ayrı
bir alt başlıkta tartışılacak olan otosomal dominan geçişli familyal AH
olguları yanısıra, ailede demans öyküsü AH için kendi başına bir risk
faktörüdür. AH’li hastaların kardeşlerinde yaşam boyu hastalık riski
beklentisi ikiye katlanarak %23’ten %48’e çıkar. Monozigotik ikizlerde dizigot
ikizlere oranla AH birlikteliği anlamlı oranda fazladır. APOE-e4 aleli ve
a2-makroglobulin ile AH ilişkisi yine "genetik" altbaşlığı altında
tartışılacaktır.
Yine
genetik başlığı altında sözedilecek olan Down sendromu ve AH ilişkisi
yanısıra, Down sendromu aile öyküsü AH riskini 2 ila 3 misli
arttırmaktadır. Ayrıca enteresan bir bulgu olarak, Down sendromlu çocuk
doğuran annelerin AH riskinin, diğer tiplerde mental retarde çocuklar doğuran
annelere göre 5 misli artmasıdır. Bu farklılık anne yaşının doğumda 35’in
altında olduğu durumlarda ortaya çıkmaktadır. Down babalarında AH için
ayrıca bir risk söz konusu değildir. Bu bulgu, AH geliştirmek ve 35
yaşının altında Down sendromlu çocuk doğurmak arasında paylaşılan bir genetik
yatkınlık olasılığı yönünde tartışılmıştır.
Kafa
travması
öyküsü ile AH arasında ilişki bildiren çok sayıda çalışma olmakla birlikte bu
ilişkinin niteliği aydınlatılabilmiş değildir. APOE-e4 yükü ile kafa
travmasının AH’nin başlangıç yaşı üzerine birlikte etkisi olduğunu ileri süren
çalışmalar mevcuttur. Bir çalışmada ise tek başına etkisiz
görünürken, normalde iki misli artmış olan APOE-e4 heterozigotlarının riskini
10 misline arttırdığı ortaya konmuştur. Kafa travmasının etkisinin
amiloid metabolizması üzerinden olması muhtemel görünmektedir.
Öz
geçmişte 10 yıla kadar geriye giden tedavi gerektirmiş bir depresyon
öyküsü AH riskini 3 kat arttırır. Depresyonun hastalığın erken bir
gösterisi olduğunu iddia eden çalışmalar vardır.
Vasküler
olaylar
arasında myokard iskemisi, hipertansiyon ve inme öyküsünün AH riskini anlamlı
biçimde arttırdığı bir çok çalışmada gösterilmiştir. Bu bulgular o denli
güçlüdür ki, daha yakın zamanlar kadar 2. sıklıkta demans nedeni olarak
gösterilen vasküler demansın AH’den bağımsız bir antite olarak varlığı bile son
yıllarda tartışma konusu olmuştur. Kısa zaman önce hiperlipidemi tedavisinde
kullanılan bazı ajanların AH riskini azalttıkları ortaya konmuştur. Aynı
zamanda bir inme risk faktörü olan yüksek plazma homosistein düzeyinin
AH için de bağımsız bir risk faktörü olduğu bildirilmiştir.
Küçük
kafa çevresi ile
AH arasında bazı çalışmalarda gösterilen ilişki, eğitim ile olan ilişkde olduğu
gibi kognitif rezerv teorisiyle açıklanmaya çalışılmaktadır.
Hipotirodinin gerek genel olarak
demans ve gerekse de AH ile ilişkisi ortaya konmuştur. AH ile ilişkisinin
mekanizması aşikar olmasa da potansiyel olarak düzeltilebilir bir durum olması
bakımandan önemlidir.
Maruz
kalınan bazı toksik ve zararlı durumlar arasında organik çözücüler, aluminyum,
elektromanyetik alanlar ve genel anestezi ön plana çıkar gibi
görünmektedir. Ancak bunların yerleşmiş tutarlılıkta bulgular olduğu
söylenemez.
Koruyucu faktörler
Epidemiyolojik
çalışmalar bir dizi faktörle AH arasında, bu faktörlerin “koruyucu”
olabileceğini düşündürecek şekilde ters bir ilişki göstermiştir.
Düşük
eğitim düzeyi AH için bir riskken, doğal olarak yüksek eğitim düzeyi ve
profesyonel aktivite bir koruyucu olarak ortaya çıkmaktadır. Benzer
biçimde APOE-e4 aleli risk iken e2 koruyucu gibi görünmektedir.
Birinci durum yukarda sözedilen “kognitif rezerv” kavramı ile açıklanırken, 2.
durumda e2’nin b-amiloid proteinin temizlenmesinde etkin bir alternatifi temsil
ettiği düşünülmektedir. Özellikle dejeneratif hastalıklarda oksidatif gerilim
ve eksitotoksisite mekanizmalarının açıklayıcı olarak devreye girmesinden
sonra, bu mekanizmaları tersine çevirdiği iddia edilen terapötik ajanların
popülaritesi de artmıştır. Anti-oksidanlar arasında
özellikle de E vitamininin koruyucu etkisi tutarlı biçimde
gösterilmiştir. Anti-inflammatuar ajan kullananlar arasında
AH sıklığının daha az olduğu gösterilmiştir. Bu bulgu, söz konusu
ajanların AH’de nöritik plakların yolaçtığı mikroglial inflammasyonu
engellemeleri şeklinde açıklanmaktadır. Östrojen kullanan
post-menapozal kadınlarda AH’nin daha az görülmesi, östrojenin koruyuculuğu
üzerine yoğun bir tartışma başlatmıştır. Östrojenin özellikle kolinerjik
nöronlarda nörotrofik etkileri in vivo olarak gösterilmiştir. Yaşlı
erkeklerde intraserebral testosteron östrojene çevrilip nöroprotektif olarak
kullanılmaya devam ederken, kadınlar menopoz sonrası estrojensiz
kalmaktadırlar. Yine, kolesterol düşürücü ilaçlar, özellikle de statin
grubu kullananlarda AH prevalansı kullanmayanlara göre daha düşüktür. Son
zamanlarda bu etkinin kolesterol düşürücü etkinin ötesinde, statinlerin
doğrudan α-sekretaz proteolitik yolunu uyararak, sAPP oluşumunu
arttırmalarıyla ilintili olduğuna ilişkin deneysel deliller bulunmuştur.
Son olarak sigara içenlerde, kolinerjik nikotinik reseptörlerin üst
regülasyonu ve bunun sonucu olarak Aβ düzeylerinin düşmesi ile açıklanan
biçimde AH’nin daha az görüldüğü bulgusu, başlangıçta sigara içenlerin ileri
yaşlara gelmeden diğer hastalıklar nedeniyle ölmeleri ve vasküler demansa daha
yatkın olmaları şeklinde metodolojik olarak eleştirilmişken, son zamanlardaki
Rotterdam ve New York çalışmalarında tam tersine AH riskini bir kaç kez
arttırdığı yönünde bulgular elde edilmiştir.
Tablo
13.
Alzheimer Hastalığı’nda Rol Oynayan Faktörler
|
Risk
faktörleri |
Koruyucu
faktörler |
|
|
AH’de
genetik faktörler büyük oranda hastalığın gelişimi için çevresel faktörlere bir
yatkınlık zemini yaratacak şekilde birer risk faktörü niteliğindedirler.
AH bu özelliğiyle Huntington Hastalığı’nda olduğu gibi Mendelien yasaların
etkisinde basit genetik belirlenimli değil de, genetik ve çevresel
faktörlerin karmaşık bir etkileşimi sonucu ortaya çıkan Parkinson hastalığı ve
ALS gibi kompleks nörolojik hastalıklardandır. Yine de, tüm AH
olgularının uluslararası literatürde %5’ine kadar ulaştığı bildirilen bir oranı
basit Mendelien otosomal dominan geçişle hastalığa yakalanırlar.
Genetik
açıdan genel olarak kompleks nörolojik bir hastalık olarak nitelenmesinin
yanısıra, AH Mendelien geçiş açısından da heterojenite gösteren
polijenik/multiallelik bir hastalıktır: birden fazla kromozomdaki gen
lokuslarının çok sayıda farklı mutasyonları aynı hastalığa yolaçar.
Otosomal dominan geçişten sorumlu olan şimdiye kadar 3 ayrı gen bulunmuştur:
amiloid prekürsör protein (APP) geni (21. kromozom), presenilin 1 geni (14.
kromozom) ve presenilin 2 geni (1. kromozom). Bu genlerin kodladığı
3 protein de normal işlevleri çok iyi bilinmeyen, nöronal plastisite de rol
oynadıkları yönünde varsayımlar ileri sürülen transmembran proteinlerdir.
Anılan genlerdeki mutasyonlar her durumda APP’den metabolize edilen Ab
proteinin atılamayıp amiloid plaklar içinde biriken daha uzun bir şeklinin
üretiminin artışına yolaçarlar. APP geni mutasyonu taşıyan aileler çok az
sayıda olsa da, APP geni mutasyonları bir yandan amiloid metabolizması
üzerinden hastalığın patogenezine ışık tutarken, bir yandan da Down sendromu
ile AH arasındaki ilişkiyi de aydınlatmıştır. Bilindiği gibi Down
sendromlular 21. kromozomun 3 kopyasını taşırlar (21 trisomisi). Bu
hastalar 30’lu yaşlardan itibaren hemen daima AH’nin nöropatolojik
değişikliklerini göstermeye başlarlar. Down’lılar fazla kopya nedeniyle
fazla miktarda APP üretmektedirler. Şimdiye kadar tanımlanan mutasyonlar
familyal AH’nin %50’si kadarını oluştururlar. Geri kalan %50 için henüz
bulunmayan genler ve otosomal dominan olmayan geçiş biçimleri ileri sürülebilir.
Otosomal dominan AH tipik olarak erken (pre-senil) başlangıçlıdır (65 yaşından
önce). Başlangıç 20’li yaşalara kadar inebilir.
APOE
(19. kromozom) ve a2-makroglobulin (12. kromozom) genleri doğrudan
belirleyiciler değil sporadik AH’de risk faktörleri olarak ortaya
konmuşlardır. Kolesterolün taşınmasında rol oynayan bir enzim olan APOE
üç ayrı allelik forma sahiptir: e2, e3 ve e4. Normal popülasyonda en sık
e3 (%70) görülürken, e4’ün sıklığı %20’dir. AH’de e4 sıklığı ikiye
katlanarak %40’a ulaşır. e4 AH riskini doza bağlı bir şekilde arttırır ve
hastalık başlangıç yaşını azaltır. e4 heterozigotlarında (e2-e4 ve e3-e4)
AH riski, e4 taşımayanlara (e3-e3, e2-e3 ve e2-e2) göre 2 ila 3 misli
artmıştır. e4 homozigotlarında hastalık heterozigotlarına göre daha
erken başlar. Ayrıca, APP mutasyonlu familyal AH olgularında da (PS1 ve
PS2’de değil), e4 varlığı hastalık başlangıç yaşını erkene alır. İki
farklı genin etkileşimi ile hastalık riskinin artışına genetik terminolojide
epistasis adı verilir. e4’ün hastalığın patogenezindeki rolü tam
anlamıyla ortaya konamamış olsa da, gerek Ab’nin patolojik şaperonu olarak
nöritik plak oluşumunda ve gerekse de t proteinin patolojik
hiperfosforilizasyonuna katkıda bulunarak nörofibriler yumak oluşumunda rol
oynadığına ilişkin kanıtlar vardır. Yine, APOE’nin nöronal plastisitede
rejenerasyon ve onarımda rol oynadığı, bu rolde e4’ün, e2 ve e3’e göre daha
başarısız olduğuna ilişkin kanıtlar vardır. APOE geni olmayan (knock-out)
farelerde sinaptik yoğunlukta yaşa bağımlı bir azalma görülür. Kafa
travması, serebro-vasküler hastalık gibi beyin hasarlarından sonra e4
taşıyıcıları daha kötü prognoz gösterirler. a2-MG 12. kromozom
tarafından kodlanan ve Ab klirensinde rol oynadığı düşünülen bir proteindir.
Bir risk faktörü olarak AH ile ilişkisi yeni bulgular arasındadır.
Tablo
14. AH’de
Genetik Faktörler
|
Gen |
Kromozom |
Mekanizma |
Etki |
|
APP |
21 |
Mutasyon/Trisomi |
Ab üretiminde
artış |
|
Presenilin 1 |
14 |
Mutasyon |
Ab üretiminde
artış |
|
Presenilin 2 |
1 |
Mutasyon |
Ab üretiminde
artış |
|
APOE |
19 |
Polimorfizm |
Ab klirensinde bozulma, t hiperfosforilizasyonu, nöral
plastisitede bozulma |
|
a2-MG |
12 |
Polimorfizm |
Ab klirensinde
bozulma |
AH’nin
klinik tanıda başvurulabilecek patognomik bir işaretleyicisi olmadığı gibi
patolojik tanısı da benzer bir güçlük taşır. Pick cisimciklerinin varlığı
PiH kesin tanısı için gerekli ve yeterli koşuldur. Oysa ki, AH kesin
tanısı için patolojik olarak nörofibriler yumaklar (NFY) ve senil ya da amiloid
plakların (SP) saptanması gerekli ancak yeterli değildir. Her iki lezyon
da normal yaşlanmada olduğu gibi bir dizi başka dejeneratif hastalıkda da
görülebilir. AH’nin kesin tanısı için patolog bu iki lezyonun varlığını
saptamanın yanısıra belli bir nöroanatomik dağılımda ve belli miktarlarda
olduklarını da göstermelidir.
İlerde
demansa dönüşecek olsun ya da olmasın normal insanlar 60 yaşlarından itibaren
neokortikal plaklar ve limbik NFY’ler geliştirmeye başlarlar. Ancak titiz
kliniko-anatomik korelasyon çalışmaları NFY’lerin neokorteks, SP’lerin ise
nöritik plak biçimiyle limbik sistemde görünür olmalarının AH için %100’e
yaklaşan duyarlılık ve özgüllük gösterdiğini ortaya koymaktadır. Aşağıda
daha iyi görüleceği gibi, NFY’lerin limbik sistemde birikip neokortekse geçişi
ve giderek neokortekste yaygınlık göstermeye başlaması, normal
yaşlanma-MCI-giderek ağırlaşan demans devamlılığının patolojik korelatı gibi
durmaktadır. Yine klinik evreyle sayısal ve bölgesel açıdan iyi bir
korelasyon göstermemekle birlikte biçimini değiştirip limbik sistemde görülür
hale gelen nöritik plak hemen daima AH’yi MCI’dan ayıran özelliktir denebilir.
NFT
ve SP’lerin yanısıra gliozis-inflammasyon, nöron ve sinaps kayıpları, kortikal
kolinerjik innervasyon ve diğer nörotransmitter sistemlerinde kayıplar AH
nöropatolojisinin bileşenlerini oluştururlar.
Tablo
15. AH
Nöropatolojisi
|
Nörofibriler
yumaklar (NFY) Amiloid
plaklar (SP) Nöron
kaybı Sinaps
kaybı Gliozis
- inflammasyon Kolinerjik
innervasyonun kaybı Diğer
nörotransmitter kayıpları |
Nörofibriler yumaklar
NFY’lerin
(bkz. Şekil 3) temel bileşeni hiperfosforile t (tau) proteinidir. Tau 17.
kromozom tarafından kodlanan mikrotübül asosiye proteinler (MAP) ailesinden bir
proteindir. Mikrotübüllerin stabilizasyonu, sitoskeletal bütünlük ve
aksonal transportta önemli roller oynar. AH patogenezinde hiperaktif
kinazlar ve/veya hipoaktif fosfatazlar t proteininin hiperfosforilizasyonuna
yolaçarak mikrotübüllere bağlanma yeteneğini bozarlar. Bağlanmamış
fosforilize t çözülemeyen çift sarmallı filamanlara (PHF) polimerize
olur. PHF’ler giderek intranöronal NFY’ler şeklinde kondanse olurlar
(bkz. Şekil 4). PHF’den NFY’ye geçişin yılları kapsayan uzun bir
süreç olduğu düşünülmektedir. Bu süreçte t hedefli tedavi
stratejilerinin, PHF’lerin NFT şeklinde çökmesini hedeflemeleri gerektiği
söylenmektedir. NFY sonunda sitoskeletonun bütünlüğünü ve aksonal
transportu bozarak hücre ölümüne neden olur. Hücre ölümüyle ortaya çıkan
ekstraselüler NFY’ye “hayalet yumak” adı verilir.
Şekil 3. İntraselüler
Nörofibriler Yumak (http://www-medlib.med.utah.edu/WebPath/CNSHTML/CNS094.html)
NFY’ler
beyinde rasgele değil fakat belli bir bölgesel yatkınlığı yansıtacak şekilde
yerleşirler. Normal yaşlılık sürecinde limbik (entorhinal ve hippokampal)
NFY sayısıyla kronolojik yaş arasında korelasyon gösterilmiştir. AH’de de
demans ağırlığı ve süresiyle paralel biçimde NFY’nin belli bir bölgedeki sayısı
artar ve daha önce görülmeyen bölgelerde NFY görülür olur. Braak ve
Braak, I’den VI’ya sıraladıkları evreler boyunca NFY’lerin entorhinal kortekste
görülmeye başlayıp önce paralimbik alanlara, sonra da heteromodal neokortikal
alanlara yayılıp sayılarının artışını izleyen bir evreleme sistemi
geliştirdiler. Mesulam, Braak ve Braak sistemine paralel bir
klinokopatolojik korelasyon evrelemesi önererek (bkz. Şekil 5) NFY
yayılımını normal yaşlanmadan MCI, hafif ve ağır demans evreleri sürekliliği
içinde izler.
Şekil 4. Mikrotübül
asosiye t proteinin NFY’ye evrimi
Şekil 5. Mesulam’a göre NFY’lerin zaman
ve mekanda ilerleyişi
|
Zaman |
|
|
|
|
|
|
Yüksek
Asosiasyon (ağır demans) |
++++ |
+++ |
++ |
+ |
|
|
Düşük
Asosiasyon (değişken
demans) |
+++ |
++ |
+ |
|
|
|
Yüksek Limbik (MCI) |
++ |
+ |
|
|
|
|
Düşük Limbik (yaşla
ilintili değişiklikler) |
+ |
|
|
|
|
|
|
Entorhinal Limbik |
Paralimbik Fusiform Inferotemporal |
Prefrontal Posterior parietal |
Primer sensoryel-motor |
Mekan |
Mesulam
M-M. Aging, Alzheimer’s Disease and Dementia: Clinical and
Neurobiological Perspectives. In: M.-Marsel Mesulam (ed):
Principles of Behavioral and Cognitive Neurology, New York, Oxford
University Press, 2000 (2nd edition), s. 471’den modifiye edilmiştir.
Amiloid plaklar
AH’deki
ikinci temel nöropatolojik değişiklik olan amiloid plaklar (bkz. Şekil 6)
bir dizi farklı morfolojik yapıda olsa da ana bileşeni amiloid beta proteindir
(Ab). Ab, 19. kromozomda kodlanan ve işlevi tam olarak anlaşılamamış bir
transmembran protein olan amiloid prekürsör proteinin (APP) metabolizma
ürünlerindendir. APP geninin yokedildiği transjenik farelerde (APP
knock-out mice) ayırdedilebilir bir mortalite ya da morbidite
kaydedilmemiştir. Yalnızca sinir sisteminin gelişimi ve nöral
plastisitede rolü olabileceğini düşündüren histolojik bulgular mevcuttur.
Bütün transmembran proteinlerde olduğu gibi APP’nin de bir hücreiçi karboksi
ucu, bir membran kateden parçası, bir de hücredışı amino ucu vardır.
b-amiloid, APP’nin membraniçi bölgesini de içeren bir parçasıdır. APP bir
dizi proteolitik enzimle kesilerek metabolize edilir. Bu
enzimlere a, b ve g sekretaz adları verilir. a-sekretaz APP’yi tam da
Ab’nın ortalarına raslayan ekstraselüler bölgede keser. Bu kesim sonunda
çözülebilir APP ya da sAPP adı verilen ekstraselüler yeni protein meydana
gelir. Bu molekülün hücre kültürlerinde nöronlar üzerine nörotrofik
olumlu etkileri gösterilmiştir. Oysa ki, diğer iki enzimin aktivitesi
APP’yi Ab’yı salim bırakacak şekilde, ekstraselüler bölgede a-sekretazın daha
distalinden (b-sekretaz), ya da intramembranöz bölgede proksimalinden
(g-sekretaz) kestikleri için ürün olarak salim Ab’yı da içeren, amiloid
plaklarda birikecek materyel ortaya çıkar. AH’de a yolu baskılanırken,
dengenin b ve g yollarına saptığı ileri sürülmektedir. APP proteolizine
ve sAPP/Aβ dengesine şematik bir bakış için bkz. Şekil 7.
b-sekretazın son yıllarda geni de bulunarak karakterize edilmiş ve BACE
(beta-site APP cleaving enzyme) adı verilmiştir. g-sekretazın ise
presenilin ile bir ve aynı şey mi, yoksa presenilinle aktive edilen henüz
bilinmeyen bir proteaz mı olduğu tartışmaları sürmektedir. Daha
önceden sözedildiği gibi, AH’nin bilinen bütün genetik mekanizmaları Ab
oluşumunu arttıracak çekilde işlemektedir. Oysa ki, t proteini genindeki
mutasyonlar AH-dışı dejenerasyonlara neden olmaktadır. Amiloid üzerinden
deneysel aşamadaki tedavi stratejileri bir yandan amiloid aşılanması üzerinde
dururken, bir yandan da a-sekretazı destekleyecek, b ve g-sekretazı inhibe
edecek ajanlar üzerinde çalışmaktadır. Normal yaşlanmada APP
işlenmesinde bu 3 yol da kullanılırken, büyük ölçüde 60 yaşından
itibaren, ilerde demans geliştirecek olsun olmasın herkeste b ve g-sekretaz
ürünü Ab, temizlenemeyip plaklarda birikmeye başlar. İlk birikim NFY’lerin
tersine limbik sistemde değil, neokortekste ve gevşek (diffuse) plaklar
şeklindedir. Bu plaklardaki amiloid henüz lokal nörotoksik etkilere sahip
olduğu düşünülen b-kıvrımlı transforme olmuş amiloid değildir. Zararsız
Ab içeren gevşek plakların b-kıvrımlı zararlı katı (compact) plaklara
dönüşümünü açıklayan bir dizi varsayım bulunmaktadır. Gevşek plaklarda Ab
birikimi bir yandan oksidatif gerilim ve serbest radikallerin oluşumu ve
giderek bunların etkisiyle plakların fiziksel değişimine yolaçabilecekken,
diğer yandan gliozis ve mikroglial aktivasyon ile meydana gelecek olan
inflammatuar değişikliklerin aynı sonuca neden olduğu ileri sürülebilir.
AH tedavisine yeni yeni giren serbest radikal giderici ajanların (E vitamini,
selegilin, Ginkgo bloba) ve anti-inflammatuarların rasyoneli bu mekanizmalardan
kaynaklanmaktadır. Nöritik olmayan katı plaklar demanssız beyinlerde de
görülebilir. Katı plakların lokal nörotoksisitesi hücre ölümü ve nöritik
dejenerasyona neden olur. Bu aşamadan sonra dejenere nöritler içeren katı
plaklara nöritik plaklar adı verilir. Nöritik plaklar yalnızca demanslı
beyinlerde görülür. Nöritik bileşen sinaptik artık ve nörofilamanlardan
oluşur ve çoğu aynı zamanda t-PHF için de pozitif immünoreaksiyon
gösterir. PHF(+) plaklarda nöritik bileşenin NFT içeren nöronların
kalıntıları olduğu söylenebilir. Böylelikle bölgesel olarak farklı
başlangıç yatkınlıklarına sahip olan NFT ve SP’ler hastalığın seyri içinde
PHF(+) plaklarla birlikte yan yana gelmiş olurlar (bkz. Şekil 8).
Daha
önce görüldüğü gibi NFY’lerin neokortekste görülüp birikmeye başlaması AH’nin
klinik evrelerini normal yaşlılık ve pre-klinik evresi olduğu söylenebilecek
olan MCI’dan ayırırken, klinik korelasyonu daha muğlak olsa da, SP’lerin limbik
sistemde görülür olması yine aynı ayırıcı özelliği taşır.
Şekil 6. Amiloid
Plak (http://www-medlib.med.utah.edu/WebPath/CNSHTML/CNS090.html)
Şekil 7. APP’nin 3 proteolitik yolu: a-sekretaz ile SAPP-a, b ve
g sekretaz ile Ab oluşumu (Mesulam M-M. Aging, Alzheimer’s Disease
and Dementia: Clinical and Neurobiological Perspectives. In:
M.-Marsel Mesulam (ed): Principles of Behavioral and Cognitive Neurology,
New York, Oxford University Press, 2000 (2nd edition), s. 482’den modifiye
edilmiştir).
Şekil 8. APP
proteolizinden nöritik plağın evrimi
Nöron
kaybı
AH’de
nöron kaybı entorhinal korteksten başlar ve limbik sistemi terkettiğinde
superior temporal sulkusta tespit edilebilir. Nöron kaybının zaman
içinde ilerleme ve anatomik yatkınlık tarzı genel anlamda NFY’nin tarzına
benzese ve NFY ile nöron sayılarının arasında anlamlı negatif
korelasyonlar saptansa da, nöron ölümünden tek başına NFY’ler sorumlu
tutulamaz. Subkortikal çekirdekler gibi NFY’lerin bulunduğu bölgelerde
ille de nöron kaybının olması gerekmediği gibi, NFY’lerin az sayıda olduğu ya
da hiç bulunmadığı bölgelerde de ağır nöron kaybı görülebilir. Amiloid nörotoksisitesi
ve transsinaptik dejenerasyon hücre ölümünde rol oynadığı düşünülen diğer
etmenlerdir. Hücre ölümünün bir başka mekanizması olarak da apoptozis ya
da programlanmış hücre ölümü üzerinde durulmaktadır. Apoptozisin genel
mekanizmaları karmaşık ve çok faktörlü olsa da, AH’de fizyopatolojinin bilinen
mekanizmaları üzerinden işlediği varsayılmaktadır (şekil 9).
Şekil 9. AH’de apoptozisin mekanizmaları
Sinaps kaybı
Sinaps
kaybı kortikal biyopsi örneklerinde klinik demans ağırlığıyla en yüksek
korelasyon gösteren yapısal değişikliklerin başında gelir. Sinaptofizin
gibi sinaptik proteinlerin miktarlarının da demans ağırlığıyla korele ettiği
gösterilmiştir. Sinaps kaybı daha çok NFY ve nöron ölümünün
anterograd Wallerian dejenerasyon sonucu sekonder etkisi ile açıklansa da,
primer hasarın sinapslara olması ve bozukluğun retrograd olarak hücre gövdesine
taşınarak, NFY oluşumu ve nihayetinde hücre ölümüne yolaçması da olasıdır.
Gliozis ve inflammasyon
Gliozis
AH nöropatolojisinin bir başka karakteristiğidir. Ab birikiminin
mikroglial ve astroglial hücreleri aktive ettiği anlaşılmaktadır. Ancak
bölgesel yatkınlık gliozis için de geçerlidir. Gliozis ve inflammatuar
cevabın eşlik ettiği gevşek plağın katı plağa transformasyonu limbik ve
asosiasyon neokorteksi için geçerlidir. Örneğin, serebellar gevşek
plaklarda aynı dönüşüm görülmez. Mikroglial aktivasyon sitokinlerin
salgılanması, akut faz reaktanları ve komplemanın aktive edilmesiyle inflammasyonu
harete geçirir. İnflammasyonun, serbest radikallerin ortaya çıkışı,
oksidatif gerilim, kalsiyum homeostazı ve mitokondriyal membranda bozulmalar
ile birlikte gittiği düşünülmektedir. Non-steroid anti-inflammatuar
(NSAID) kullanımının AH’li beyinde toplam Ab sayısına etki etmezken, aktive
mikroglia sayısını azalttığı saptanmıştır. Astrositler butiril kolin
esteraz (BChE) gibi normalde aktivitesi ihmal edilecek düzeyde olan bir dizi
molekülün de kaynağı ve dolayıyla da nöritik plağa evrimin başka açılardan da
tetikleyicisi gibi durmaktadırlar.
Kolinerjik kayıp
Bütün
korteksin kolinerjik innervasyonu temel limbik yapılardan biri olan basal ön
beyindeki Meynert çekirdeğinden sağlanır. Bu innervasyon dikkat ve bellek
işlevlerinin optimal sürdürülebilmesi açısından büyük önem taşır. t
hiperfosforilazasyonun ilk görüldüğü alanlardan biri de Meynert
çekirdeğidir. AH’de limbik alanlardaki yaygın NFY formasyonu ve nöron
kaybı Meynert çekirdeğini de etkiler. Kolinerjik aksonların kaybı
diğer patolojik özellikler gibi bir bölgesel yatkınlık gösterir. Lokal
internöronlardan sağlanan striatal kolinerjik innervasyon ve thalamusun beyin
sapı pedinkülopontin çekirdek kaynaklı kolinerjik innervasyonu etkilenmediği
gibi, etkilenen Meynert kaynaklı kolinerjik innervasyon da aynı tarzı yansıtır:
kortekste en fazla etkilenen bölgeler limbik ve asosiasyon korteksleri iken,
primer sensoryel ve motor korteksler göreli olarak salim
kalırlar.
Kolinerjik
buton da denilen pre-sinaptik kolinerjik terminalde kolin asetil transferaz
enzimi (ChAT) bir yandan mitokondrilerden asetil koenzim A aracılığı ile
serbestlenen kolinden, diğer yandan da yüksek affiniteli kolin geri alınım
sistemi arcılığıyla alınan kolinden asetil kolin (ACh) üretir. ACh
molekülleri veziküllere paketlenip depolarizasyonu izleyerek sinaptik aralığa
salgılanır. Sinaptik aralıkta difüzyonla ilerleyen ACh post-sinaptik
membranda nikotinik reseptörlere bağlanarak doğrudan, muskarinik reseptörlere
bağlanarak ise G-proteini ilişkili ikincil mesajcılar üzerinden etkisini
gösterir. Nikotinik etkilerin hücrenin uyarılabilirliğini arttırarak
dikkat tonusunun sağlanmasında rol oynadığı, muskarinik etkilerin ise kalıcı
sinaptik değişikliklerle yeni bilginin depolanması şeklindeki nöroplastisite
mekanizmalarının unsuru olduğu bilinmektedir. Hem nikotinik, hem de
muskarinik stimülasyon kaybının gerek Aβ oluşumunun artması ve gerekse de
Aβ nörotoksisitesinin artması şeklinde in vitro etkileri
gösterilmiş, diğer yandan Aβ’nın sentez, salınım ve post-sinaptik
etkinliğini azaltabileceği de ortaya konmuştur. Asetil kolin esteraz
(AChE) enzimi ACh’yi asetat ve koline hidrolize ederek ACh’nin post-sinaptik
aktivitesini durdurur. Dolayısıyla, AH’de kolinerjik kaybın kendisi de
amiloid plak oluşumuna katkıda bulunan özelliklerden iken Aβ’da muhtemelen
kolinerjik kaybı arttırarak bir kısır döngü ortaya çıkarmaktadır.
Östrojen limbik nöronlarda sinaptogeneze katkıda bulunup nöroplastisitede rol
oynarken, Meynert’te ACh üretimine de katkıda bulunur. Post-menapozal
kadınlarda östrojen replasmanının koruyucu etkisi anılan işlevleri dolayısıyla
olmalıdır.
Diğer nörotransmitter kayıpları
Serotonerjik
kayıp
AH’de
serotonerjik (5-HT-erjik) dorsal raphe çekirdeğinde Meynert düzeyinde olmasa
bile kayda değer nöron kaybı ve kalan nöronlarda NFY’ler görülür.
Kortikal 5-HT-erjik akson terminallerinde 5-HT’nin salınımı ve geri alınımı
ciddi düzeyde bozulmuştur. AH’de 5-HT-erjik kayıpla depresyon ve
saldırgan davranışın korelasyonu bildirilmektedir. 5-HT geri alınım
blokerlerinin (SSRI) AH’deki depresyon ve agresyonun tedavisindeki rasyoneli bu
gözlemlere dayanmaktadır.
Noradrenerjik
kayıp
Beyin
sapındaki noradrenerjik (NA-erjik) çekirdek olan locus ceruleus’ta (LC) da
dorsal raphe benzeri bir nöronal kayıp ve NFY oluşumu gözlenir. LC’deki
patoloji seçici yatkınlığa uygun biçimde LC’nin kortikal projeksiyonları olan
anterior ve medial bölümlerini etkilerken spinal ve serebellar projeksiyonları
içeren kaudal ve lateral bölümleri salim kalır. NA-erjik kaybın klinik
karşılığı iyi belirlenmemiştir.
Şekil 10.
Kolinerjik
sinaps
Dopaminerjik
kayıp
AH
ileri evrelerinde parkinsonizm sıradışı bir olgu değildir. Bu olguların
patolojik karşılığı büyük sıklıkla substantia nigra pars compacta (SNc)
dopaminerjik (DA-erjik) nöronlarında kayıp ve Lewy cisimcikleridir. DLB
kendine özgü bir antite olarak ortaya çıkmışken DLB ve AH’nin içiçe geçtiği
durumlar olan hem NFY-SP hem de kortikal Lewy cisimciklerinin sonucu olan
klinik durumların DLB mi yoksa Lewy varyantlı AH olarak mı adlandırılacağı
tartışmalıdır. Parkinsonizm genellikle postür bozuklukları ve rijidite
tarzındadır.
AH’de
Plak ve Yumakların Rollerine İlişkin Bir Varsayım
AH
araştırmacıları plaklar ve yumaklar temelinde, hangisinin birincil rolü oynadığı
üzerine nerdeyse uzlaşmaz iki kampa büyük ölçüde ayrılmış durumdadırlar.
Bu kamplaşmanın dinsel fanatizme benzerliğine ince bir eleştiriyle de, t
patolojisini (yumakları) ön plana alanlara Tauistler, b-amiloid patolojisini
alanlara ise Baptistler dendiği olmuştur.
Gerçekten
de, hastalığın klinik evreleri NFT yayılımıyla çok iyi korele ederken, SP ile
korelasyonun olmaması Tauistlerin temel tezi olurken, gösterilen bütün genetik
bozuklukların Ab üzerinden etkisini göstermesi, buna karşılık t mutasyonlarının
AH dışı dejenerasyonlara neden olması Baptistlerce tezlerinin kanıtı gibi
sunulmuştur.
Mesulam,
bu iki kampın dışında, NFT ve SP’leri birini diğerinin sonucu olarak değil,
fakat farklı bir fizyopatolojik sürecin birbirinden bağımsız sonuçları olarak
açıklayan bir hipotez geliştirdi. Bu hipoteze göre AH özetle, genetik ve
çevresel etkilerle yaşam boyunca artarak biriken plastisite yükünün artık
kaldırılamaz olması ile normal yaşlanmadan sapmanın sonuçlarıdır.
Nöroplastisite, MSS’nin yeni yaşantılama ve doku
hasarına karşı verdiği yapısal tepkileri içerir. Nöronun post-mitotik bir
hücre olması dolayısıyla, hücre yenilenmesi özelliği olmayan MSS’de ontogenezin
intra-uterin ve doğum sonrası ergenlik boyunca da sürecek gelişimsel dönemlerinde
büyük bir dinamizm görülür. Genetik olarak belirlenen ve sınırlanan bir çerçevede, daha intra-uterin dönemden
başlayarak çevresel uyaranların modülatuar etkisi altında nörogenez, nöral
migrasyon, nöral eliminasyon ve stabilizasyon, sinaptogenez ve aksonal myelinizasyon
tamamlanır. Erişkin MSS’ye ait mimari tamamlanmadan önce,
nöroplastisitenin nerdeyse sınırsız potansiyeli ile, genetik olarak verilenin
çerçevesi içine, o insan bireyinin maruz kaldığı, hiç bir zaman başka bir
bireyle tam anlamıyla örtüşmeyecek olan, emsalsiz yaşantı parçalarının temsili,
yukarda anılan mekanizmalarla, kişiliği de oluşturmak üzere yerleşir.
Erişkin MSS’nin plastik dinamizmi gelişimsel aşamadaki düzeyini yitirir.
Gelişimsel dönemde her kritik yeni yaşantılama kişiliği oluşturacak yeni bir
yapıtaşı olarak MSS’ye kaydedilirken, erişkin dönemde artık kritik yaşam
deneyimleri bu denli büyük değişikliklere yolaçmaz. Gelişimsel dönemde bir
hemisferektomiyi tolere edebilecek durumda olan MSS, erişkinliğe ulaştıktan
sonra bir hemisferin çok daha sınırlı bir alanındaki hasar sonucu ağır düzeyde
sakatlanabilir. Yine de, nöroplastisite erişkin dönemle birlikte
tümden durmaz. Yeni öğrenme, aşınma ve hasar onarımı amaçlı olarak
MSS’nin belli bölgelerinde daha belirgin olmak üzere devam eder. Bunlar
aksonal tomurcuklanma, dendritik dallanma, yeni sinaps oluşumu (sinaptogenez)
ve varolan sinapsın yeniden şekillenmesi (sinaptik “remodeling”) ve uzun süreli
potensiasyon (LTP) olarak sıralanabilir. Bu mekanizmalar yeni yaşantıların
temsili ihtiyacına karşı yaşantılama bağımlı plastisite ile aşınma, yıpranma ve
hasara cevap olan reaktif veya kompansatuar plastisitenin temel
mekanizmalarıdır.
Mesulam
varsayımını bilinen AH ile ilintili tüm risk faktörleri ve patolojik ürünlerin
nöroplastisiteye müdahele ettiğine ilişkin delillerle desteklemektedir.
Nöroplastisite potansiyeli, AH’de NFY oluşumunun yayılımı ile örtüşür biçimde
en yüksek limbik sistemde iken, azalan sırayla paralimbik yapılar, asoasiasyon
neokorteksi ve en az da primer sensoryel-motor korteksler şeklinde kendini
gösterir. MAP-τ üretimi ve fosforilizasyonunda artış plastik
değişiklikler sürecinin temel işlemlerindendir. Özellikle plastisite
yükünün yüksek olduğu bölgelerde kinaz-fosfataz döngüsünün dengesinin bozulması
plastik talep karşısında fosforillenmiş taunun görevi bittiğinde
defosforilizasyonunun sağlanamayarak yukarda sözedildiği gibi patolojik
katlanmasına ve birikim eğilimi gösteren oligomerlere dönüşmesine neden
olmaktadır. APP, daha önce de sözedildiği gibi, erişkin beyninde
başlıca sinaptik bütünlüğün korunması olmak üzere, nöroplastisitedeki rolü
deneysel olarak gösterilmiş bir membran proteinidir. APP proteolizi
sonucunda α-sekretaz ile kesilen ürün olan sAPP’nin de nörit büyümesi ve
LTP’deki rolü bilinmektedir. Buna karşılık, β ve
γ-sekretazlarla alternatif kesim sonucu oluşan Aβ fragmanı
nörotoksiktir, aksonal tomurcuklanma ve LTP’yi inhibe eder. PS1,
nörogenezde çok önemli işlevi olan Notch proteini ile etkileşerek işlev
gördüğüne ilişkin deliller bulunmaktadır. Bu etkileşimin erişkin beyninde
plastisite yükseltici etkileri gösterilmiştir. PS1 ve PS2 mutasyonları
APP proteolizini Aβ yoluna kaydırmak yanı sıra, Notch ile anılan
etkileşimi gösteremeyen bozuk ürünlere yol açarak da plastisite potansiyelini
baskılıyor olabilir. Kolesterol ve fosfolipidlerin transselüler naklinde
rol oynayan ve dolayısıyla aksonal büyüme ve sinaptogeneze katkıda bulunduğu
düşünülebilecek ApoE’nin plastisite ile ilişkisine daha önce
değinilmişti. Buna göre ApoE-ε4 plastisiteyi baskılarken,
ApoE-ε3 ve ε2 yükseltici etki göstermektedir. Yine östrojenin
nörotrofik etkilerine değinilmişti. Yaş AH için temel risk
faktörüdür. Uzun ömür doğal olarak hem yaşantılama bağımlı plastisite,
hem de aşınma, yıpranma ve hasarlanmanın artmasıyla kompansatuar plastisite
ihtiyacını arttırmaktadır.
Dolayısıyla
da yaşla birlikte artan bu ihtiyacı karşılamak için gerek τ
fosforilasyonunda ve gerekse de APP ekspresyonundaki adaptif artışla birlikte
denge ne kadar plastisite yükseltici faktörler lehine ise o kadar AH
patolojisinden korunulabilmekte, tersine durumda ise bir yandan serbest τ
polimerlerinden NFT oluşumu, diğer yandan da Aβ’nın önce gevşek
plaklarda birikmesi, sonrasında da bunların katı plaklara dönüşmesi
artmaktadır.
Bu
hipotez AH’ye bakış açısından radikal bir perspektif farklılığını temsil
etmektedir. Çağdaş uygarlık tek bir bireyin optimal adaptasyonu için
yüksek bir kognitif, özellikle de bellek kapasitesi talep etmektedir.
Çağdaş insan genetik yapısını o dönemin doğalçevresine adaptasyon için
seleksiyona uğramış 30.000 yıl önceki avcı-toplayıcı uygarlığının Homo
sapiensinden miras almıştır. Avcı-toplayıcı uygarlığına kıyasla gerek
bireysel olarak uzayan ömür ve gerekse de sosyal olarak nicel ve nitel
açılardan olağanüstü değişen koşullar nöroplastisite yükünü taşınılamaz hale
getirerek AH’yi modern insanlık durumunun kaçınılmaz bir eşlikçisi
yapmaktadır. Bu perspektifle bakıldığında da nöroplastisite yüküne
odaklanılmayan uzun ömür veya AH kesin tedavisi düşleri de anlamsızlaşmaktadır.
AH’de
mevcut ve deneysel tedavilere toplu bir bakış için Şekil 11’ e bakınız.
Şekil 11. AH’de
tedavi
Halen
tedavinin çekirdeğini kolinesteraz inhibitörleri (ChEİ’ler) ile kognitif
semptomatik tedavi oluşturmaktadır. ACh prekürsörleri (lesitin),
nootropikler (pirasetam, anirasetam) ve ergo alkaloidleriyle (hiderjin,
nisergolin) yapılan klinik çalışmalar ya negatif sonuçlar vermiş ya da çalışma
tasarımları AH’de klinik çalışma standardları açısından yetersiz
olmuştur. Selektif ve non-selektif muskarinik reseptör agonistleriyle
şimdiye kadar yapılan çalışmalarda da sadece kognitif sonlanım ölçütü açısından
bazen gösterilebilen hafif bir pozitif etki dışında yarar görülmemiş ve
genellikle de ciddi yan etkiler kullanımlarını oldukça sınırlamıştır.
Nikotinle yapılan bir çalışmada plaseboya üstün bulunmuşsa da (bellekten çok
dikkate ilişkin ölçütlerde) kayda değer oranda anksiyeteye yolaçtığı görülmüştür.
Nikotinik reseptör agonistleri halen geliştirilme aşamasındadır.
Kolinesteraz İnhibitörleri
Takrinin
(Cognex®) 1993 yılında Amerika Besin ve İlaç İdaresi (FDA)
tarafından Alzheimer hastalığının tedavisi için ruhsatlandırılması o zamana
kadar tedavi edilemez kategoride kabul edilen bir hastalık için ilk onaylanmış
tedavi olması anlamına geliyordu. AH tedavisinde bir ilacın FDA onayı
alması için yalnızca bir kısım kognitif sonlanım ölçütünde değil, klinik olarak
da gözlenebilir bir etkisinin olması (GYA’lar üzerine ve genel klinik izlenim
olarak) ve bu etkisini en az 6 aylık bir süre içinde korurken güvenilir de
olması gerekmektedir. Bu ruhsat takrinin 1987’de başladığı klinik
çalışmalar sınavlarından sonunda geçtiğini sembolize ediyordu aynı zamanda.
Ancak bir yandan gastro-intestinal yan etkilerinin şiddeti etkili doza çıkmayı
sınırlarken, bir yandan da hepatotoksisite nedeniyle haftalık karaciğer
enzimleri taraması zorunluluğu kullanımı iyiden iyiye
güçleştirmekteydi. 1990’ların 2. yarısından itibaren yan etki
profili açısından daha kullanışlı ChEİ’lerin birbiri ardına ruhsatlandırılması
takrinin piyasa ömrünün çok kısa olmasına neden oldu. Yine de AH
tedavisinde “ilk göz ağrısı” olma onuru ebediyyen takrine ait olacaktır.
Donepezil
(Aricept®), rivastigmin (Exelon®) ve galantamin (Remynil®)
sınanan çok sayıda ChEİ’den şimdiye kadar ruhsatlananlardır. Bunlardan
ilk ikisi ülkemizde de mevcuttur. Yeni ChEİ’ler takrinle
gastro-intestinal yan etkileri paylaşsalar da hepatotoksisiteden arınmışlardır.
Bütün CHEİ’ler için genel olarak söylenebilecek olan ortak etki plaseboya göre
anlamlı farklılığın yanısıra, 6. ayda başlangıç noktasından daha iyi durumda
olma ve 1. yılda başlangıç noktasına dönmedir. Plasebo grubundayken 6.
ayda aktif ilaca geçirilen hastalar izleyen 3 ay boyunca düzelseler de
sonrasında bozulmaya başlıyorlar ve baştan beri aktif grupta olanları
yakalayamıyorlar. Dolayısıyla, ChEİ’lerin hastaya yaklaşık 1 yıl
kazandırdığı ve tanı konulduktan sonra ilaca ne kadar erken başlanırsa o kadar
iyi olduğu söylenebilir. Donepezil günde tek doz (prospektüs bilgisi
akşamları önerirken biz birimimizde bazen uykuyu bozması ve fazik fizyolojik
kolinerjik aktiviteyle uyumu nedeniyle sabahları tercih ediyoruz), 5 ila 10 mg
tabletler şeklinde kullanılan selektif bir ChEİ’dir. Rivastigmin 1.5, 3,
4.5 ve 6 mg’lık kapsüller şeklinde piyasadadır. Bütiril kolin esteraz
(BuChE) inhibisyonu etkisi de olan ve günde iki kez kullanılan rivastigminin en
düşük etkili dozu 6 mg/gün olmak üzere 12 mg/gün’e yükselmek
hedeflenmektedir. Galantamin 16 ve 24 mg/gün aralığında günde iki doz
şeklinde kullanılan ve nikotinik reseptör modülasyonu etkisi de olan bir
ChEİ’dir. BuChE inhibisyonu ve nikotinik reseptör modülasyonu ChEİ’lerin
sadece semptomatik değil aynı zamanda hastalık modifiye edici potansiyellerini
işaretlemektedir. En düşük dozdan başlayıp 4 haftalık aralıklarla
yükselindiğinde üçü için de ortak problem olan bulantı-kusma ile başa çıkmak
daha kolay olmaktadır. Bulantı nedeniyle bir doz düzeyinin tolere
edilemediğine kanaat getirilirse tolere edilebilen bir önceki basamak idame
dozu olarak seçilmektedir. Günde tek dozun pratik, BuChE inhibisyonunun
ve nikotinik reseptör modülasyonunun teorik yararlarına karşın bu ajanları kafa
kafaya karşılaştıran bir klinik çalışma henüz yoktur ve klinik deneyim birini
diğerine tercih ettirecek aşikar üstünlükler ortaya
koymamaktadır. ChEİ’ler hafif ve orta evre AH’de kullanım
için ruhsatlanmış olsa da ağır evrede yararlarına ilişkin gerek klinik çalışma
ve gerekse de kendi deneyimizden anekdotal deliller bulunmaktadır.
İlaçların etkisizlik ve kesilme kararlarına ilişkin çok aşikar göstergeler
olmasa da, düzenli kullanılan ilaca karşın yıl içinde sürekli kötüleşme
gözlemleri sonucunda kesme kararı verilebilir. Yine gerek bizim
deneyimimiz ve gerekse yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan birinden diğerine
geçiş verileri, ilaçlardan biri kesildiğinde diğerinin kullanılmaya
başlanmasının bir grup hastada yararlı olabildiğini göstermektedir.
ChEİ’lerin
non-kognitif ya da davranışsal belirtiler üzerindeki olumlu etkileri de
bildirilmektedir. Buna bir sonraki bölümde değinilecektir.
Non-Kognitif
Semptomatik Tedavi
ChEİ’lerin
özellikle hallusinasyon ve hezeyanlar şeklindeki psikotik belirtilere,
ajitasyon ve apatiye iyi gelebildiği gösterilmiştir. Dolayısıyla da, bu
anılan belirtilerin şiddetleri derhal tedaviyi gerektirmediği durumlarda yeni
başlanılan bir ChEİ’nin onların üzerine muhtemel etkisini değerlendirmekle
gereksiz ilaç kullanımının da önüne geçilmiş olur.
Depresyon,
mani ve anksiyete gibi duygudurum bozuklukları AH’de sıktır. Depresyon
tedavisinde öncelikle bu yaş grubunda sık kullanılan ve depresyonu bizzat
ortaya çıkarabilecek veya şiddetlendirebilecek olan reserpin,
α-metil-dopa, β-blokerler gibi anti-hipertansifler kesilerek kalsiyum
kanal blokerleri veya ACE inhibitörleri gibi daha uygun ilaçlara
geçilmelidir. Trisiklik anti-depresanlar anti-kolinerjik yan etkileri
nedeniyle seçilmemesi gereken gruptur. SSRI grubundan ilaçlar,
venlafaksin, mirtazapin gibi yeni kuşak anti-depresanlar, MAO-A inhibitörü
güvenle kullanılabilir. Tam bir mani oldukça seyrek olsa da emosyonel
labilite, irritabilite ve öfori gibi özellikleri bazen tedavi
gerektirebilir. Bu durumda lityum, karbamazepin ve valproat gibi duygudurum
stabilizatörleri kullanılabilir. Lityumun anti-NMDA, dolayısıyla
anti-apoptotik bir işlev gördüğüne ilişkin bildirimler görülmektedir.
Anksiyete tedavisinde çok gerekmedikçe kognitif depresan etkileri nedeniyle
benzodiazepinlerden kaçınılmalıdır. SSRI’lar ve trazodon bu amaçla
öncelikle seçilebilir. Etkisiz kaldığında lorazepam (Ativan®)
veya alprozalam (Xanax®) gibi kısa etkili benzodiazepinler
seçilebilir.
Hezeyan
ve hallusinasyon gibi psikotik belirtilerin tedavisinde ekstrapiramidal ve
anti-kolinerjik yan etkilerden arınmışlık başlıca tercih nedenidir. Bu
nedenle atipik nöroleptikler öncelikle tercih edilenlerdir. Risperidon
(Risperdal®) ve olanzapinin (Zyprexa®) ekstrapiramidal
yan etki potansiyelleri onları gerçek anlamda birer atipik olarak sınıflamayı
engellemektedir. Klozapin (Leponex®) çok etkili bir
atipik olsa da kemik iliği baskılama poatansiyeli nedeniyle haftalık lokosit
sayımlarının getirdiği güçlük kullanımını sınırlamaktadır. Atipiklerin en
yenisi olan ketiapin (Seroquel®) diğerleri için sıralanan
kısıtlamalardan arınmış ve geniş bir güvenlik aralığında rahatlıkla
kullanılabilmektedir. Diğerleriyle kıyaslanamayacak kadar ucuz olması
düşük dozlarda haloperidolü (Norodol®) tipik bir nöroleptik olsa da
hala bir seçenek olarak korunmasına neden olmaktadır. Demansta psikoz
tedavisinde çok düşük dozlarda başlayıp optimal dozu olguya göre uyarlamak
esastır. Dozun tümünü ya da büyük bölümünü gündüz sedayonundan kaçınmak
amacıyla geceleri vermek uygun olur. Ketiapin 50 ila 100 mg’lık dozlarda
genellikle etkin olurken, 400 mg/gün düzeylerine çıkarmak da gerekebilir.
Risperdal 0.5 ila 1 mg, seyrek olarak da 2 mg/gün dozlarında kulanılır.
Olanzapin dozu 5 mg, bazen 10 mg/gün’dür; bir klinik çalışmada 15 mg/gün’den
itibaren etkinliğinin paradoksal olarak düştüğü gösterilmiştir. Klozapin
6.25 mg ila 50 mg/gün dozlarında yeterli etkinlik gösterse de bazen 200 mg/gün
dozlarına kadar çıkmak gerekebilmektedir. Haloperidol dozu 1 ila 3 mg/gün
arasında değişebilir ve damla şeklinde kullanımı bir avantaj olarak
düşünülebilir.
Ajitasyon
ve saldırganlığın tedavisinde yine atipik nöroleptikler ilk seçimlerdir.
Ajitasyon için bazen tek başına trazodonla başlayıp cevap alınmazsa
nöroleptikleri tercih etmek bir seçenek olabilir. Karbamazepin, valproat
ve lityum da tek başına ya da ilave tedavi olarak denenebilir.
İmpulsivite
ve dürtü kontrol kusurlarının tedavisinde öncelikle SSRI’lar denenir.
Hiperseksüalite için ayrıca anti-androjen ajanlar kullanılabilir.
Uykusuzluk
tedavisinde ilaçtan önce yatmadan bir süre önce içilecek ılık süt
önerilmelidir. Gerçekte bir anti-depresan olan trazodon (Desyrel®)
50-200 mg dozları arasında yatmadan 1 saat önce verildiğinde oldukça etkin bir
sedatif etki gösterir. Mirtazapin (Remeron®) yatmadan önce ½
tablet dozunda benzer etkiye sahiptir.
Geciktirici
Tedaviler
Belirtilere
odaklanma yerine hastalığın patolojik işaretleyicileri olan NFT’ler ve SP’lerin
tetiklediği fizyopatolojik mekanizmalara odaklanan tedavi stratejileri bu
başlık altında tıoplanabilir. Gerçek anlamda geciktirici bir tedavinin
bulunması ve yerleşmesi AH prevalansını düşürmek ve dolayısıyla da muazzam
sosyal maliyetini azaltmak açısından büyük önem taşımaktadır.
Apoptozu tetikleyen mekanizmalar
arasında yüksek oksidatif gerilim, bunun sonucu olarak serbest radikal oluşumu,
hücreiçi kalsiyum homeostazının bozulması, NMDA reseptörleri üzerinden
glutamaterjik stimulasyon kısır döngüsü ve nihayet kaspaz aktivitesiyle
başlatılan geri dönüşsüz programlanmış hücre ölümü apoptozun temel mekanizmalarıdır.
Anti-oksidanlar ve serbest radikal gidericiler teorik olarak bu
mekanizmayı tersine çevirebilirler. Bunlar arasında 3 ajanın FDA
standartlarında klinik çalışmalarda başarı gösterdikleri söylenebilir. En
önemli klinik çalışmalardan biri de E vitamini ve MAO-B inhibitörü selejilinin
ayrı ayrı ve birlikte plaseboya karşı sınandıkları çalışmadır. AH’de
aktivitesi arttığı gösterilen MAO-B enzimi monoaminlerin oksidatif
deaminasyonunu arttırarak serbest radikal oluşumu ve bunun sonucunda da lipid peroksidasyonuna
neden olur. E vitamini ise lipid peroksidasyonunu bloke eden bir
anti-oksidan etkiye sahiptir. Bu çalışmada bütün tedavi kolları plaseboya üstün
bulunmuştur, ancak enteresan biçimde kombine kol ayrı ayrı kollara göre
daha iyi değildir. Bu durumda selejilinin E vitaminine göre daha yüksek
yan etki profili ve maliyeti göz önüne alındığında günde iki sefer kullanılacak
2000 IU/gün E vitamini Amerikan Nöroloji Akademisi’nin (AAN) Demans Uygulama
Kılavuzu’nda ChEİ’ler yanı sıra demans tedavisi için önerilen 2. ajan
olmuştur. Ginkgo biloba aynı isimli subtropikal ağacın
yapraklarından elde edilen bir ekstredir ve anti-oksidan etkiye sahiptir.
Bir klinik çalışmada sadece kognitif sonlanım ölçütlerinde plaseboya üstünlüğü
gösterilmiştir. Bu çalışmada tedavi grubunda aynı zamanda çok sayıda
tedaviyi sürdürememe gözlenmiştir. Yine de özellikle erken evre AH’de
veya MCI tanılı hastalarda koruyucu amaçlı olarak 120-240 mg/gün, günde 3 sefer
olmak üzere kullanılabilir. Bir koenzim Q analogu ve dolayısıyla
anti-oksidan olan idebenon da bazı klinik çalışmalarda pozitif sonuçlar
vermişse de henüz yaygın bir desteğe sahip değildir. Kalsiyum
antagonistleri arasında MSS’ye geçişi iyi olan nimodipin de demansta çalışılmış
ve olumlu sonuçlar vermiş bir ajandır. Hipotansiyon riski kullanımını
sınırlamaktadır. NMDA reseptör antagonizması teorik olarak
anti-apoptotik bir etkiye sahiptir. Nitekim anti-NMDA ajanlardan memantin
üzerinde son zamanlarda sıkça durulmaktadır ve bu ajan yakın bir gelecekte AH tedavisinde
yer bulabilir. Lityumun yine anti-NMDA etkisi olduğu ve AH’de etkisi
olabileceği ileri sürülmektedir. Nihayet homosisteinin MSS’de NMDA
agonisti gibi davrandığı ve oksidatif gerilime katkıda bulunduğu, yüksek plazma
homosistein düzeylerinin AH için bir risk faktörü olduğu bilinmektedir.
Dolayısıyla başta folik asid olmak üzere homosistein düşürücü ajanların da
tedavide yeri olabileceği ileri sürülebilir.
Anti-inflammatuar kullananlarda
kullanmayanlara göre AH prevalansını daha düşük olması ve SP’lerin çevresinde
aktive mikroglia ile gerçek bir inflamasyonun bulunması bilgilerine dayanan
AH’de anti-inflammatuar tedavi girişimleri şimdiye kadar steroid ve non-steroid
anti-inflammatuarlarla (NSAİ’ler) çok da başarılı olmamıştır. Bunlar çoğunlukla
sınırlı ve kısa süreli çalışmalardır. Klasik anti-inflammatuarların
yüksek yan etki potansiyeli de göz önünde bulundurulmalıdır. NSAİ’ler
başlıca siklooksijenazı (COX) inhibe ederek etki gösterirler. İki
izoformundan COX 2 nöronal kökenlidir ve yeni geliştirilen anti-COX 2 NSAİ’ler
daha güvenilir olarak kullanılabilir. Bu ajanların kullanıldığı MCI
çalışmalarında olumlu sonuç alındığı ve demans başlangıcını
geciktirdikleri gösterildiği takdirde, belki yerleşmiş demansta değil ama MCI
gibi bir muhtemel pre-demans evrede ya da AH için yüksek risk taşıyanlarda
önemli bir koruyucu tedavi olarak yer bulacakları kuşkusuzdur.
Benzer
şekilde post-menopozal östrojen replasman tedavisi gören kadınlarda
görmeyenlere göre AH prevalansının düşüklüğü ve östrojenin in vitro bilinen
nörotrofik etkisi demanslı kadınlarda östrojen ile tedavi girişimlerinin
rasyonelini oluşturmuştur. Yerleşmiş demansta genellikle etkisiz
bulunmuştur. Etki mekanizmaları göz önüne alındığında östrojenin de esas
olarak pre-demans evrenin süresini uzatması beklenebilir. Nitekim bu
varsayımı sınayan çok geniş kapsamlı bir çalışma ABD’de MCI’lı kadınlar hedef
alınarak sürdürülmekteyken aktif ilaç kullanan kolda gözlenen jinekolojik
kanserlerde artış, buna karşılık koruyucu etki açısından plaseboya bir üstünlük
saptanamaması üzerine durdurulmuştur.
Sinir
büyüme faktörü (NGF) başta olmak üzere çok sayıda nörotrofik faktör AH
tedavisinde denenmiş ve halen de denenmektedir. Bu çalışmalar büyük
sıklıkla etkisizlik, yan etkiler, MSS’ye geçiş problemleri nedeniyle sonuçsuz
kalmıştır.
Koruyucu
Tedavi
Bu
başlık altında AH’de fizyopatolojik zinciri başlatan Aβ oluşumu,
katlanarak plaklara çökmesi, plakların temizlenemeyerek birikmesi, τ
hiperfosforilizasyonu, oligomerizasyonu, NFT’lere çökmesi süreçlerine odaklanan
tedavi stratejileri üzerinde durulacaktır.
β
ve γ-sekretazların inhibisyonunu hedeflemek Aβ oluşumunun engellenmesinde
seçilecek en doğrudan yollar gibi görünmektedir. Daha önce de değinildiği
gibi β-sekretaz BACE adı verilen ve geni ortaya çıkarılan bir
proteazdır. γ-sekretaz ise ya presenilinin kendisi ya da daha
kuvvetli bir ihtimalle presenilinin varlığında işlev kazanan henüz ortaya
konamamış bir proteazdır. Yine sözedildiği gibi, presenilin nöral
gelişimin kritik dönemleri boyunca Notch sinyal sistemi üzerinde işlev
görmekte, erişkin sinir sisteminde de Notch ile işbirliği içinde
nöroplastisitede oynadığı rolü sürdürmektedir. Selkoe presenilinin hem
Notch hem de APP ile etkileştiğini, ancak daha kalıcı kompleksler kurduğu Notch’u
kinetik olarak tercih ettiğini, fakat daha düşük düzeyde de olsa etkileşimde
olduğu APP’nin proteolitik ürünü Aβ’nın yavaş yavaş birikerek, senil
dönemde zararlı etkilerini göstermeye başladığını ileri sürmektedir. Her
iki sekretaz için transjenik fare modelleri geliştirilmiştir. Presenilin
1 geni çıkarılmış (PS1 nakavt) fareler beklendiği gibi ağır gelişimsel
bozukluklar göstermekte ve ileri yaşlara gelememektedirler. Buna karşılık
BACE nakavt fareler doğal farelere göre kayda değer bir farklılık göstermemektedirler.
Üstelik de bu farelerin mevcut en ağır AH patolojisi sergileyen model olan
APP/PS1 karma mutantı farelerle çiftleşmesi sonucu doğan melezlerde de AH
patolojisi gelişmemektedir. Yani β-sekretaz yolu susturulmuş fareler
APP ve PS1 mutasyonlarını birlikte gösterseler dahi amiloid plak
oluşturmamaktadırlar. Bu bulgu geleceğin gen hedefli tedavileri için umut
vaadetmektedir. Diğer yandan geliştirilmeye çalışılan bir dizi muhtemel
BACE inhibitörü kimyasal henüz pre-klinik aşamadadırlar. γ-sekretaz
inhibitörü geliştirme çabalarında eşlik edebilecek Notch inhibisyonunun
muhtemel zararlı etkileri temel kaygıyı oluşturmakla birlikte, bu tür
kimyasalların tam değil de kısmi inhibisyon yapmalarının daha kuvvetli olması
ve gelişimsel dönemin gereksinimlerinin çoktan bittiği bir dönemde kısmi bir
Notch işlevselliğinin dahi yeterli olacağı umulabilir. NSAİ’lerin COX’dan
bağımsız presenilin üzerinden bir Aβ düşürücü etkileri olduğu iddiaları
bulunmaktadır.
Salgılanmış
Aβ monomerlerinin oligomerizasyonunu bloke ederek çözünemez
olmalarını engelleyecek ajanlar veya Aβ oligomerlerinin β
kıvrımlarını kırarak plaklara birikimlerini engelleyecek stratejiler de
diğer teorik seçeneklerdir. İlk bakışta ne de olsa birer fizyolojik yol
olan β ve γ-sekretaz yolu yerine onların patolojik sonuçlarıyla başa
çıkmaya çalışmak daha makul da görünmektedir. Her iki varsayım için de
deneysel modellerde MSS’ye geçebilen peptidler ve şelatörler pre-klinik sınanma
aşamasındadırlar.
Aβ
aşılaması
yoluyla Aβ birikimleriyle mücadele deneysel olarak başarılı olmuş ve
insanlarda iki faz IIA çalışmasının büyük umutlarla başlatılmasına neden
olmuştu. Aβ42 peptidlerinin (AN-1792) enjekte edildiği PS1
transjenik yavru farelerde amiloid plak gelişimi olmamış, erişkin farelerde ise
gelişmiş plakların sayısının azaldığı görülmüştü. Ayrıca AN-1792 enjekte
edilen farelerin bellek performanslarının da düzeldiği ortaya konmuştu.
Bu pre-klinik başarılar üzerine insanlarda faz I güvenlik çalışmasına izin
verilmiş ve bu da başarıyla tamamlanmış, bazı katılımcılarda Aβ’ya karşı
antikor geliştiği görülmüştü. Toplam 375 erken ve orta evre AH’li
hastanın rasgele ve çift kör olarak plasebo, tek enjeksiyon veya çoğul
enjeksiyon AN-1792 kollarından birine dahil edildiği faz IIA çalışmasında çoğul
koldaki 4 hastanın meningoansefalit geliştirmesi üzerine 2002 Şubat’ında önce
çalışma askıya alındı, sonradan 11 hastanın daha aynı tabloyu göstermesi
üzerine de durdurulmasına karar verildi. Buna karşın aşılama tümüyle
terkedilmiş bir yol değildir. Aşılama Aβ temizleyici ve
meningoansefalite neden olucu etkilerinin tümüyle ortaya konması ile tekrar
uygulamaya sokulacak çekici bir seçenek olma özelliğini hala sürdürmektedir.
Nihayet,
çekici bir teorik seçenek olarak görünen α-sekretaz yükseltici etki
ile APP’nin Aβ yolundan sAPP yoluna saptırılması stratejisi büyük ölçüde
α-sekretazın henüz karakterize edilememesi nedeniyle diğerlerine göre
oldukça geride durmaktadır. Ancak daha önce değinildiği gibi, statinlerin
AH’deki etkilerinin kolesterol düşürücü etkiden bağımsız ve α-sekretaz
yükseltici bir etki olduğuna ilişkin görüşler bulunmaktadır.
Diğer
yandan, anormal fosforillenmiş taunun defosforillenmesi ve dolayısıyla
oligomerizasyonunun hedeflenmesi yalnız AH için değil tüm taupatiler için temel
bir tedavi hedefi olsa da burdaki çabalar henüz emekleme evresindedir.
Non-Farmakolojik
Tedavi
Tedaviye
non-farmakolojik yaklaşım hasta ve hasta yakını ile kurulan ve hastalıkla başa
çıkmaya yönelik ilaç dışı etkileşimin bütününü içermektedir.
Bunlar
farklı başlıklarda sıralanabileceği gibi hastalık evrelerine göre de farklılık
gösterir. Evrimsel perspektif şöyle özetlenebilir:
Erken
evrede
hastalık hasta ve hasta yakınına kültüre uyumlu bir şekilde anlaşılabilir bir
şekilde aktarılır ve hastalığın mümkün olduğunca ayrıntılı bir şekilde
kavranacağı internet, Alzheimer dernek ve vakıflarının ve benzeri kaynakların
dergi, broşür, kitap gibi bilgilendirici yayınlarının okunması teşvik
edilir. Hastayla vesayet meselelerini de içerecek şekilde geleceğin gerçekçi
bir biçimde tasarlanmasına yönelik tartışılmaya gayret edilir. Hobiler ve
sosyal ilişkileri sürdürmenin önemi aktarılır. Araba kullanmayı
sürdürmenin sakıncalarından sözedilir. Hasta yakınına destek grupları
hakkında bilgi verilir ve dernek aktivitelerinde yer alması doğrultusunda
cesaretlendirilir.
Orta
evrede
hasta ve hasta yakınına yalnız sokağa çıkmanın sakıncaları anlatılır.
Mali ve bunun gibi hukuksal işlerde artık vesayetin zorunluluğu
aktarılır. Ev aygıtlarını kullanmadaki güçlükler ve kaza ihtimaleri
gözden geçirilir. Giyinmek, yıkanmak ve sofra davranışı gibi güçlükler
ele alınır. Artık yalnız yaşamaması yönünde teşvik edilir ve
alternatifler ele alınır. Psikotik belirtiler mevcutsa çevresel
müdahelelerle başa çıkılmasına gayret edilir. Sfinkter kontrolünü
arttırıcı yöntemler üzerinde durulur. Bu tür kuruluşlar o çevrede mevcut
olduğunda gündüz bakım evlerinin değerlendirilmesi teşvik edilir. Hasta
yakını yükü gözden geçirilir ve muhtemel bir depresyona karşı önlem alınır.
İleri
evrede
hasta yakınıyla suçluluk duyguları, hastalık yükü ve kayıp üzerine
tartışılır. Evde profesyonel yardım ve bir ötesi olarak kalıcı bir
bakımevine nakil üzerine tartışılır ve teşvik edilir. Yatak
yaraları, kontraktürler, üriner ve solunum sistemi enfeksiyonları riskleri
konusunda uyarılır. Sonda ile beslenme gerekliliği ele alınır.
Nihayet terminal bakım ve ölüm meseleleri üzerinde durulur.
Spesifik
müdahele alanları ise aşağıdaki şekilde sıralanabilir:
İşlevsel
performans açısından sözel ipuçlarından fiziksel olarak göstermeye kadar
değişen kademeli yardımın demanslı hastanın günlük performansını
arttırdığı gösterilmiştir. Davranış modifikasyonu ile tuvaletin
uyarılması veya saatlerinin önceden belirlenmesi kuru kalmayı teşvik
eder. Uğraşı rehabilitasyonu kognitif performans, psikososyal
işlevsellik ve emosyonel dengeyi düzeltir. Işığın azaltılması ve seslerin
sükunet verici bir duruma getirilmesi gibi çevresel manipülasyonların yeme
davranışını arttırdığı gösterilmiştir.
Davranışsal
problemler açısından banyo ve sofra sırasında müziğin aajitasyon ve
saldırganlığı azalttığı gösterilmiştir. Mevcudiyetin simülayonu tedavisi
adı verilen aile üyelerinin ses ve görüntü kayıtlarının dinletilmesi veya
izletilmesinin de benzer etkisi olduğuna ilişkin bilidirimler vardır.
Yürüyüş ve benzeri hafif egzersizler gezinme-adımlama davranışının önüne
geçebilir. Psikotik belirtiler saldırganlık, kaçma veya yemeyi reddetme
gibi tehlikeli veya aşırı sıkıntı verici şiddette değilse yeniden yönlendirme
(konuyu değiştirme) en iyi başa çıkma yoludur. Ajitasyon ve saldırganlık
için de yeniden yönlendirme, dikkatini çelme ve aktivite tedavisi etkili
olabilir. Öncelikle eğer ayırt edilebiliyorsa ajitasyonu tetikleyen
olayın önüne geçilmeye çalışılmalıdır (örn., aynadaki “yabancı” görüntüden
ürküp kavga eden hasta için aynaların kaldırılması). Kahve, çay gibi
uyarıcıların akşam içilmemesine özen gösterilmesi, onları yerine içilecek ılık
süt uykusuzluğun önüne geçebilir.
Hasta
yakınları için hastalık hakkında kısa ve uzun süreli eğitim programlarının
sıkıntıyı azaltan ve nihai evreyi geciktiren etkileri kesin bir biçimde
gösterilmiştir. Hasta yakını destek gruplarının emosyonel denge açısından
büyük önemi vardır. Bilgisayar ağları, telefon desteği eğitim için
kullanılacak seçeneklerdir. Gündüz bakım evlerinin hasta yakını yükü
açısından olumlu etkisi kuşkusuzdur.
AH’nin
güncel tedavisi etkisi bilimsel olarak gösterilmiş ve bazen eksper görüşle de
desteklenen farmakolojik ve non-farmakolojik yaklaşımların bir birleşimi
olmalıdır.
Günümüzde
erken ve orta evredeki AH’liler için ChEİ kullanımı tartışmasız olarak
yerleşmiş bir uygulamadır. Geç evrede de yararlarına ilişkin deliller ve
görüşler vardır ve tercih edilebilir. MCI’da gösterilmiş bir etkileri
yoktur. Ancak, klinisyenin AH’ye dönüşme riskini çok kuvvetli gördüğü
olgularda kullanımları düşünülebilir. Geç evrede ChEİ’lerin kesilmesi de
değerlendirilmesi gereken bir konudur.
E
vitamini 1000-2000 IU günlük dozda etkili olduğuna ilişkin yeterince delil
vardır ve benzer durumdaki selejiline yan etki potansiyeli ve maliyeti
nedeniyle tercih edilebilr. Ginkgo için deliller zayıftır, ancak vasküler
risk faktörlerinin güçlü olduğu durumlarda ve MCI’da E vitaminine ek olarak kullanımı
düşünülebilir. B kompleks vitaminler, C vitamini, folik asid, coenzim Q
gibi potansiyel anti-oksidanların rolü yerleşmiş değildir ve kullanımlarına
polifarmasi kaygılarına göre bireysel olarak karar verilebilir. Bunlar
arasında folik asidin homosistein düşürücü etkisi özellikle dikkate değerdir.
Östrojen
replasmanının AH’de yararına ilişkin bir delil yoktur ve jinekolojik kanser
riski nedeniyle bu amaçla kullanılmamalıdır. MCI’da etkinliğine ilişkin
veriler ortaya çıktığında ilerde koruyucu tedavideki potansiyel rolü de
belirlenecektir.
NSAİ’lerin
AH tedavisindeki yeri tartışmalıdır. COX 2 inhibitörleri yan etki
profilleri açısından güvenilir görülseler de rutin tedavide yer almaları için
daha fazla veriye ihtiyaç vardır. Koruyucu rolü için östrojende olduğu
gibi MCI çalışmasının sonuçları beklenmektedir.
Statinlerin
rolü de benzer bir şekilde lehteki kuvvetli delillere karşın henüz yerleşmiş
değildir. Bireysel uygulamada kan kolesterol düzeyleri ile AH riski
arasında bir ilişki gösterilmemesine ve etkinliklerinin büyük ihtimalle
kolesterol düşürücü etkiden bağımsız olmasına karşın, aynı zamanda
hiperkolesterolemileri tedavi endikasyonu taşıyan hastalara eklenerek AH’deki
muhtemel etkinliklerinden yararlanılabilir.
Kognitif
olmayan belirtilerin tedavisinde, şiddetleri el verdiğinde ChEİ’lerin
etkinliklerini beklemek ve non-farmakolojik yöntemlerden yararlanmak 1. basamak
olmalıdır.
Hasta
ve hasta yakınıyla düzenli ve empatiye yönelik bir etkileşimin kurulması,
hastalık üzerine eğitimin teşvik edilmesi, hastalığın farklı evrelerinde
hastanın günlük yaşamındaki değişikliklerin ayrıntılarının üzerinde durulması,
hasta yakını yükünün gözden kaçırılmaması non-farmakolojik yaklaşımın
esaslarını oluşturmaktadır.
Alzheimer Dışı Demanslar
Alzheimer Dışı Dejeneratif Demanslar
Lewy
Cisimcikli Demans
DLB
bazı araştııcılara göre tüm demanslar içinde sıklığı %10-15’lerde değişen,
AH’den sonra en sık demans nedenidir. DLB’de DAT’a benzer tarzda, senil
başlangıçlı, kronik seyirli, genellikle belirgin görsel-mekansal bozuklukla,
yürütücü bozukluk ön planda bir demans tablosu görülse de, bazen demans profil
olarak da DAT’dan ayırdedilemeyebilir. Uzlaşı kriterlerine göre (bkz. Tablo 16)
demansla birlikte, spontan parkinsonizm (nöroleptiğe bağlı olmayan), görsel
halusinasyonlar ve seyirde dalgalanma majör kriterlerinden en az
ikisi “Muhtemel DLB” klinik tanısına uyar. Bunlardan yalnızca biri
saptanıyorsa “Mümkün DLB” tanısı konulabilir. Demans parkinsonizm
sonrasında çıkmışsa, bu bir yıl içinde olmalıdır. Aksi halde Parkinson
hastalığı (PH) demansı, veya PH-AH birlikteliğinden sözedilir.
Parkinsonizm, genellikle PH’da görülenden hafiftir ve yine genellikle istirahat
tremoru bulunmaz. PH’nın ayırdedici asimetrik sendromu belirgin
olmayabilir. L-Dopa cevabı genellikle iyi değildir. Görsel
halusinasyonlar tekrarlayıcı canlı, renkli halusinasyonlardır. Dalgalanma majör
kriterler arasında en zor karakterize edilenidir. Bu kriter için
uyanıklık durumu veya kognitif ve işlevsel performansta dakikalar, saatlerden,
günler, haftalara kadar değişen sürelerde, hasta yakını ve bazen de hekim için
aşikar kayda değer dalgalanmalar geçerli sayılmalıdır. Reaksiyon zamanında
AH’li deneklerle kıyaslandığında ortaya konan istatiksel olarak anlamlı
düzeydeki değişkenlik dalgalanmanın nesnel bir göstergesi olarak
önerilmektedir. Newcastle grubu kriterlerin duyarlılık ve özgüllüğünü
%90’larda bulmalarına karşın, diğer merkezlerde bu bulgu özellikle özgüllük
için tekrarlanamamaktadır. Ek olarak destekleyici kriterlerin de ve
özellikle de nöroleptik duyarlılığının saptanması, görülen tablonun DLB’ye
bağlı olma ihtimalini yükseltecektir. DLB’li hastalar özellikle klasik
nöroleptiklere, demansta kullanılmaya alışılan çok düşük dozlarına dahi aşırı
duyalılık gösterirler ve ağır bir akinetik-rijid tablo geliştirirler.
Habis nöroleptik sendromu dahi kaydedilmiştir. Düşmeler, senkop, geçici
anlık bilinç kayıpları, sistematize hezeyanlar, diğer modalitelerde
halusinasyonlar ve nöroleptiğe aşırı duyarlılık destekleyici kriterler olarak
kaydedilmiştir. Depresyon oldukça mutaddır. Kriterler
arasında yer almasa da, DLB’de özellikle “REM uykusu davranış bozukluğu”
(REM-SBD) şeklinde uyku bozukluklarına da sıklıkla raslanır. Yine, otonom
tutuluma bağlı sfinkter kusurunun da erken evrelerde DLB’yi DAT’dan ayıran bir
özellik olduğu ileri sürülmüştür. Otonom tutuluma bağlı olarak ortostatik
hipotansiyon da DLB’de daha sıktır.
Hali
hazırda laboratuar yöntemleriyle DLB’yi DAT’dan kesin olarak ayırmak mümkün
görünmemektedir. Nöropsikolojik olarak görsel-mekansal işlevler ve
frontal yürütücü işlevlerde DAT’a göre daha ağır, buna karşılık bellek
işlevlerinde daha hafif bir bozulmanın ayırıcı olabileceği
söylenmektedir. Görüntüleme yöntemleriyle hippokampus atrofisinin daha az
belirgin, buna karşılık lateral temporal hipometabolizmanın daha belirgin
olduğu ileri sürülmüştür.
Nöropatolojik
olarak tabloya adını veren intraselüler Lewy cisimcikleri (LC) başlıca
özelliktir. PH’da ağırlıklı olarak subtantia nigranın DA-erjik hücre
gövdelerini içeren pars compactasına sınırlı olan LC (bkz. Şekil 12) DLB’de
limbik sistem ve neokortekste birikir. LC’lerin temel bileşeni 4.
kromozomda kodlanan ve işlevi çok iyi aydınlatılamasa da aksonal nakilde rol
oynadığı düşünülen ve ağırlıkla akson sonlanmalarında lokalize olan,
dolayısıyla sinaptik bütünlüğün korunması şeklinde bir plastisite rolü de
olduğu düşünülen α-sinüklein isimli proteindir. α-sinüklein
genindeki mutasyonlar otosomal dominan PH ile ilişkilendirilmiştir.
α-sinüklein immün boyaması geliştirildikten sonra hematoksilen-eozin ile
seçilemeyen neokortikal LC’leri de ayırt etmek mümkün olmuştur.
Neokortikal LC sayılarının kognitif bozuklukla iyi korele ettiği
bildirilmektedir. Bu korelasyon PH demansı için de geçerlidir. DLB
nöropatolojisinde LC’lerin yanı sıra Lewy nöritleri, bazen prion
hastalıklarında raslanılan düzeyde spongiform vakuolizasyon, kolinerjik,
DA-erjik ve NA-erjik çekirdeklerde nöron kaybı ve gliozise de sıklıkla
raslanır. Meynert çekirdeğindeki dejenerasyona ek olarak başlıca işlevi
diurnal ritmin düzenlenmesi olan thalamik kolinerjik innervasyonun kaynağı
pedinculo-pontin çekirdek de AH’den farklı olarak dejenerasyona katılır.
Anılan beyin sapı nörotransmitter kayıplarının DLB’ye özgü parasomni,
parkinsonizm ve otonom sinir sistemi belirtilerinden sorumlu olduğu
düşünülmektedir. ChAT aktivitesi ile belirlenen neokortikal kolinerjik
kayıp AH’ye göre çok daha belirgindir. Bu kaybın genel olarak demans
şiddetiyle, özel olarak temporal lober kaybın ise davranışsal belirtilerle
korelasyonu bildirilmiştir. Bununla birlikte saf DLB nöropatolojisi
tüm DLB klinik fenotipinin küçük bir bölümünden sorumludur. DLB
otopsilerinde AH patolojisi de sıklıkla bir arada görülmekte ve nomenklatürü
bulanıklaştırmaktadır (AH’nin Lewy Cisimcikli Varyantı, Yaygın Lewy Cismciği
Hastalığı gibi). Yine de, AH’yle kıyaslandığında NFY’ler daha düşük Braak
ve Braak evrelerinde, ağırlıkla limbik ve paralimbik alanlarda, SP’ler de
nöritik de olsalar, genellikle PHF (-) ve neokortekse sınırlı olma eğilimi taşımaktadırlar.
Ayrıca, DLB’deki SP’ler çevresinde mikroglial aktivasyon ve inflamasyona da
AH’ye kıyasla çok daha az raslandığı ileri sürülmektedir. Hippokampal CA2
ve CA3 bölgelerinde görülen ubikütin pozitif nöritik dejenerasyonun da AH’de
görülmeyen DLB’ye özgü bir patolojik özellik olduğu ileri sürülmektedir.
Şekil 12. Lewy Cisimciği (http://www.path.sunysb.edu/faculty/woz/NPERESS/webclass5.htm)
Şekil 12a. Substantia nigra’da çevresinde halosuyla intranöronal
eosinofilik inklüzyon
Şekil 12 b. Kortekste ubikitin (+),
halosu seçilmeyen intranöronal inklüzyon
Çözünemeyip
biriken fibriler α-sinükleinin DLB’nin yanı sıra bir dizi dejeneratif
hastalıkta daha temel patolojik işaretleyici olduğunun gösterilmesi sonrasında
bu grup α-sinükleopatiler olarak adlandırılmaya başlanmıştır.
Bunlar arasında DLB’den ayrı bir antite olup olmadığı tartışmalı olan PH
demansı öncelikle sayılabilir. Kısa süre öncesine kadar bir PH-AH
örtüşmesi olduğu düşünülen idyopatik PH’da sonradan gelişen demansın, artık
beyin sapı tipi LC hastalığının zamanla kortikal tip LC’ye yaygınlaşması sonucu
geliştiğine dair bir görüş birliği oluşmaktadır. α-sinüklein
fibriler birikimleri MSA’da glial inklüzyonlar şeklinde görülmektedir.
Glial α-sinüklein inklüzyonları DLB ve PH’da geç evrelerde görülürken,
MSA’da klinik fenotipten sorumlu patolojik değişiklik gibi durmaktadır.
Buna karşılık, kromozom 4 ilintili α-sinükleopatili PH’sı olan bir ailede
hem kortikal hem de MSA tarzı glial inklüzyonlar yaygın biçimde
saptanmıştır. Yakın tarihli bir çalışmada otonomik ganglionlarda
ilerleyici dejenerasyonla giden saf otonomik yetmezlik de bir
α-sinükleopati olarak tarif edilmiştir.
DLB
tedavisinde ağır kolinerjik yetmezliğin de düşündüreceği gibi, kolinerjik
temelli tedavi, en azından halen elimizde bulunan ChEİ’lerle AH’ye benzer
biçimde yararlı olmaktadır. ChEİ’lerin davranışsal belirtiler üzerindekii
olumlu etkisi ilk kez DLB’li hastalarla yapılan bir klinik çalışmada ortaya
konmuştur. Dolayısıyla, yeni bir hastada kognitif tedavi amaçlı başlanan
ChEİ, nöroleptik tedaviye aşırı duyarlılığı da göz önüne alarak görsel
halusinasyonlar ve diğer psikotik belirtilerin tedavisi için de bir süre tek
başına bırakılabilir. Cevap alınamadığı takdirde atipik nöroleptikler,
onlarla dahi aşırı duyarlılığın gelişebileceğine dair anekdotal bildiriler ve
birimimizde en azından bazılarıyla kişisel gözlemlerimiz hesaba katılarak
dikkatle kullanılabilir. AH tedavisine benzer dozlarda kullanılmak
koşuluyla ketiapin, olanzapin, klozapin sırasıyla seçilebilir. DLB’de
parkinsonizmin L-Dopa cevabının iyi olmaması ve DA-erjiklerin psikotik belirtileri
arttırma riskine karşın hastanın kendisine optimize edilmiş bir anti-parkinson
tedaviden yararlanıp yaralanmayacağı tetkik edilmelidir. REM-SBD bazen
tedavi gerektirecek kadar rahatsız edici olabilir. Bu durumda demanslarda
benzodiazepinler üzerindeki çekinceye karşın klonozepam denenmelidir.
Depresyon dahil diğer davranışsal belirtiler ve muhtemel koruyucu tedaviler
AH’ye benzer biçimde düzenlenebilir.
Tablo
16. MUHTEMEL VE MÜMKÜN DLB KLİNİK TANISI İÇİN UZLAŞI KRİTERLERİ
1.
Merkezi özellik: Demans.
Normal sosyal ya da mesleki
işlevselliği etkileyecek ağırlıkta ilerleyici kognitif bozulma. Erken
evrelerde bellek bozukluğu baskın ve kalıcı düzeyde olmayabilir, fakat
ilerlemeyle birlikte aşikar hale gelir. Dikkat, fontal-subkortikal
yetenekler ve vizuo-spasyal işlevleri ölçen testlerdeki bozulmalar ön planda
olabilir.
2.
Temel özellikler:
Üç temel özellikten ikisinin
mevcudiyeti “muhtemel DLB”, birinin mevcudiyeti ise “mümkün DLB” tanısı için
esastır.
a)
Dikkat ve uyanıklıkta ciddi değişikliklerle birlikte giden zihinsel işlevlerde dalgalanma.
b)
Tipik olarak iyi forme ve ayrıntılı, tekrarlayıcı görsel halusinasyonlar.
c)
Parkinsonizmin kendiliğinden motor özellikleri.
3.
Destekleyici özellikler:
a)
Tekrarlayan düşmeler.
b)
Senkop.
c)
Geçici bilinç kaybı.
d)
Nöroleptik duyarlılığı.
e)
Sistematik hezeyanlar.
f)
Diğer modalitelerde halusinasyonlar.
4.
DLB tanısı ihtimali aşağıdakilerin mevcudiyeti durumunda azalır:
a)
Fokal nörolojik bulgularla veya beyin görüntülemesinde saptanan inme hastalığı.
b)
Klinik tabloyu açıklayacak nitelikte bir fiziksel hastalık ya da beyin
bozukluğuna ait fizik muayene veya inceleme bulgusu.
Frontotemporal
Demans / Pick Kompleksi
Orijinal
olarak, Önceki bölümlerde tanımlanan progresif kişilik
değişikliği/yürütücü bozukluğu kasteder biçimde “Frontal lob demansı (FLD)”
olarak isimlendirilmiştir. Bu tablolar non-spesifik patolojiler ve Pick
cisimciği dejenerasyonlarıyla (PiH) ilintili bulunmuştur. Zaman içinde,
anterior temporal atrofilerin de, gerek patolojik ve gerekse de PPA/SD şeklinde
tabloya sıklıkla katıldıkları gözönüne alınarak, önce Britanya’dan Manchester
ve İsveç’ten Lund gruplarınca isim “Fronto-temporal demans (FTD)” şeklinde
zenginleştirilmiş, son olarak da bu gruplara Amerikan, Kanada ve Fransız
gruplarının da katılımıyla uzlaşı kriterleri “Frontotemporal lobar dejenerasyon
(FTLD)” başlığıyla yayınlanmıştır (bkz. Tablo 17). Kriterlerin yazarları
arasında bulunan Kertesz, bir süredir progresif apraksi ve asimetrik
parkinsonizmi de CBD sendromu adıyla FLD ve PPA/SD
sendromlarına ekleyip, bu sendromlar grubunu patolojik olarak tümü de
taupatiler olan antitelerin klinik gösterileri olan “Pick kompleksi” (PK)
olarak adlandırmayı önermektedir. Gerçekten de, genellikle ellili
yaşlarda başlayan bu 3 sendrom da, kronik seyirli bir şekilde, izole veya
kombinasyonlar halinde görülebildiği gibi, ALS’yle birlikte de ortaya
çıkabilmektedir. ALS ile birlikte olduğu takdirde seyir CJD tarzı hızlı
seyirli olmaktadır. Bu klinik fenotiplerin patolojik karşılığı olarak her
birinin altında, hem PiH’in klasik intranöronal inklüzyonlarıyla giden
dejenerasyon, hem non-spesifik atrofiler, hem de CBD tarzı intranöronal ve
intraglial inklüzyonlarla giden dejenerasyon görülebilmektedir. Ayrıca,
yine yakınlarda 17. kromozoma haritalanan tau proteini mutasyonları, hem aynı
klinik, hem de aynı patolojik spektrumu gösteren aileler ortaya
koymaktadır. Henüz yaygın bir kabul görmemiş de olsa, Kertesz’in
yaklaşımı tutarlı gibi görünmektedir.
Başlıca
ilgi alanı DLB olanlar nasıl DLB’nin AH’den sonra gelen 2. sıklıktaki demans
nedeni olduğunu ileri sürüyorlarsa, FTD ile uğraşanlar için ise benzer bir
iddia söz konusudur. Açıktır ki, bir epidemiyolojik çalışmanın yokluğunda
ilgili merkezlerin serilerindeki şişkinlik daha çok DLB veya FTD için referans
merkezi olmalarıyla ilintili gibi durmaktadır.
Önceki
bölümlerde PK klinik sendromlarının semiyolojik özelliklerinin ayrıntısından
sözedilmiş, görüntüleme bulgularına değinilmişti.
Nöropatolojik
olarak makroskopik açıdan PK antitelerinin ayırıcı özelliği daha önce de
değinildiği gibi lober atrofidir. En sık olarak asimetrik fronto-temporal
kombine atrofi görülürken, bunu izole frontal, anterior temporal ve pariyetal
lob atrofileri izler. Hastalık ilerledikçe atrofi tarzı simetrikleşme
eğilimi gösterir. AH’nin aksine, tutulum tarzının nasıl ilerleyeceği
önceden kestirilemez.
Mikroskopik
olarak yine daha önce isimlerine değinilen ve ortak paydaları anormal düzeyde
fosforillenmiş τ proteini olan başlıca 3 temel şekilde görülür: PiH, CBD
ve non-spesifik atrofi. Her üçünün de ortak özelliği tutulan alanlarda
saptanan nöron kaybı, gliosis ve yüzeyel lineer spongiozistir. Tümünde de
derin kortikal tabakalarda şiş, balonlaşmış görünümlü Pick hücreleri
saptanabilir. PiH’in ayırıcı özelliği olan Pick cisimcikleri
nöronların içinde görülen büyük ve yuvarlak inklüzyonlardır (bkz. Şekil
13). Tau antikorlarıyla farklı tarzlarda boyanmaları ve nörofilamanlar,
çift sarmallı filamanlar, kısa düz ve uzun kıvrımlı fibriller gibi farklı
eleman içerikleriyle, oldukça homojen bir yapı olan NFY’lerden farklı olarak
değişkenlik gösterirler. Bunlar PiH’e özgü olarak Bielschowsky boyası ile
boyanırken, Gallyas ile boyanmazlar. Pick cisimciklerine tutulmamış
neokortikal alanlarda raslanılmıyor olsa da sayıları atrofiyle korele etmez ve
daima atrofik loba kıyasla hippokampusta daha bol miktarda bulunurlar.
Tutularak atrofiye katılan ve Pick cisimciklerinin görülebildiği subkortikal
yapılar arasında olgudan olguya değişecek şekilde neostriatum, medial thalamus,
daha hafif düzeyde olmak üzere de medial thalamus substantia nigra,
hipothalamus ve locus coeruleus bulunur. CBD’de nöronal
inklüzyonlar bazen Pick cisimciklerini andırsa da daha çok halka şeklinde
yumaklardır. Pick cisimciklerinden farklı olarak Bielschowsky ile gayet
zayıf boyanırlarken, bu kez Gallyas ile iyi boyanırlar. Düz kısa
fibrillerden oluşurlar. Nöronal τ birikimleri Pick cisimciklerine
benzer yapılardan çok yaygın birikimler ve yumaklar tarzındadırlar.
Yaygın subkortikal tutlum içinde substantia nigra nöronlarında kortikobasal
cisimcikler de denilen globoz NFY’ler ayırt edilir. Nöronal
inklüzyonların yanı sıra yaygın astrositik τ inklüzyonları tanı
koydurucudur. Bunlara amiloid içermeyen glial plaklar adı da
verilir. Oligodendrogliada da aygın biçimde τ ekspresyonu ve
arjirofilik inklüzyonlar görülür. Non-spesifik atrofi PK patolojik
antitelerinin en sık raslanılanıdır. Bir dizi farklı nöropatolojik alt
biçimden oluşsa da bunlar arasında da en sık görüleni “Ayırdedici
Histopatolojisi Olmayan Demans” (Dementia Lacking Distinctive Histopathology –
DLDH) adıyla anılan biçimdir. Kendine özgü bir hücresel inklüzyon
göstermeksizin, PK için yukarada sözedilen diğer patolojik özellikleri
sergileyerek atrofiye neden olur. Bu olgularda dahi Pick cisimcikleri
veya NFY’ler olmaksızın yaygın τ immünoreaktivitesi ve anormal τ
proteinlerinin varlığı gösterilmiştir. Ubikutinize Tau Negatif Non
Eosinofilik Inkluzyonlu Demans (UTNNEI), Bazofilik Inklüzyon Cisimciği
Hastalığı ve Progresif Subkortikal Gliozis bildirilen diğer
patolojik FTD biçimleridir. Kromozom 17 ilintili FTD’nin nöropatolojisi
de, şimdiye kadar tipik Pick cisimcikleri çok az bildirilmiş olmasının dışında
sporadik PK ile örtüşme gösterir. Farklı ailelerde çok farklı olabilen
τ birikimleri bildirilmiştir. Bunlar ağırdan hafife değişirken,
hatta Karolinska ailesi τ negatif bulunmuştur.
PK
antitelerinin etyolojisi tam olarak aydınlatılamasa da sitoskeletal τ
proteininin temel bir rol oynadığı kuşkusuzdur. τ proteini, daha
önce AH patolojisinde de sözedildiği gibi, mikrotübül ilişkili bir protein
olarak aksonal nakil ve nöroplastisitede rol oynar. Patolojik τ
proteini (PTP) bir nedenle defosforile edilemeyecek tarzda anormal düzeyde
fosforillendiğinde artık normal konformasyonel yapısını kaybederek çeşitli
biçimlerde katlanma ve birikme eğilimi gösterir. PK antiteleri, PSP ve AH
tümü birden taupatiler olarak adlandırılabilir. Farklı taupatilerde
PTP’lerin katlanma biçimleri, NFY’ler ve Pick cisimcikleri gibi inklüzyon tarzları
da birbirinden farklı olmaktadır.
Şekil 13. Pick Cisimcikleri. Bielschowsky gümüş
boyama ile arjantofilik intraselüler inklüzyonlar
(http://www.binderlab.northwestern.edu/pickbodies.html)
Tedavide
ilerde geliştirilecek PTP defosforilasyonunu sağlayacak olan ilaçlar kuşkusuz
ki bütün taupatilerin kesin tedavisi yolunda çok önemli bir adım
olacaktır. Bazı bildirimlerde SSRI’ların yararı üzerinde
durulmaktadır. ChEI’lerin yararı gösterilmemiştir. Çeşitli
davranışsal belirtilerin tedavisi için AH tedavisinde önerilenlere paralel bir
yol izlenebilir. Parkinsonizm büyük ölçüde L-dopa’ya cevapsızsa da erken
dönemde alınabilecek olan sınırlı cevaptan yararlanılabilir.
Tablo
17. Frontotemporal
Lobar Dejenerasyon Klinik Tanı Uzlaşı Kriterleri
Kişilik değişikliği ve sosyal
davranış bozukluğu, başlangıçta ve hastalığın seyri boyunca temel
özelliklerdir.
Algı, mekansal yetenekler, praksis ve belleğe ilişkin enstrümental işlevler
salim ya da göreli olarak iyi korunmuştur.
I. Temel tanı özellikleri
A. Sinsi
başlangıç, yavaş seyir
B.
Sosyal kişilerarası davranışın erken dönemde bozulması
C.
Kişisel davranışın düzenlenmesinin erken dönemde bozulması
D.
Erken dönemde emosyonel küntlük
E.
İç görünün erken dönemde kaybı
II. Destekleyici tanı özellikleri
A.
Davranışsal bozukluk
1.
Kişisel hijyen ve kendine bakımda azalma
2.
Zihinsel rijidite ve esneklik kaybı
3.
Çelinebilirlik ve sebatsızlık
4.
Hiperoralite ve beslenme tarzında değişiklikler
5.
Perseveratif ve stereotipik davranış
6.
Kullanma davranışı
B.
Konuşma ve dil
1.
Konuşma çıktısında değişiklik
a.
Kendiliğindenliğin kaybı, az konuşma
b.
Basınçlı konuşma
2.
Stereotipik konuşma
3.
Ekolali
4.
Perseverasyon
5.
Mutizm
C.
Fiziksel bulgular
1.
İlkel refleksler
2.
İnkontinans
3.
Akinezi, rijidite, tremor
4.
Düşük ya da labil kan basıncı
D.
İncelemeler
1.
Nöropsikoloji: ağır amnezi, afazi veya algısal-mekansal bozukluk olmaksızın
frontal lob testlerinde anlamlı bozukluk
2.
Elektroensefalografi: klinik olarak aşikar demansa karşılık konvansiyonel
EEG’nin normal olması
3.
Beyin görüntülemesi (yapısalve/veya işlevsel): ağırlıkla frontal ve/veya
anterior temporal bozukluk
Ekspresif dil bozukluğu başlangıçta ve hastalığın
seyri botunca temel özelliktir. Diğer bilişsel işlevler salimdir veya
göreli olarak iyi korunmuşlardır.
B.
Tutuk spontan konuşma ve şunlardan en az biri: agramatizm, fonemik parafaziler,
anomi
II.
Destekleyici tanı özellikleri
A. Konuşma ve
dil
1.
Kekeleme veya oral apraksi
2.
Tekrarlama bozukluğu
3.
Aleksi, agrafi
4.
Kelime anlamının erken dönemde korunmuş olması
5. Geç
dönemde mutizm
B.
Davranış
1.
Sosyal yeteneklerin erken dönemde korunmuş olması
2. Geç
dönemde FTD’ye benzer davranışsal değişiklikler
C.
Fiziksel bulgular: geç dönemde kontrlateral primitif refleksler, akinezi,
rijidite ve tremor
D.
İncelemeler
1.
Nöropsikoloji: ağır amnezi ve algısal-mekansal bozukluk olmaksızın tutuk afazi
2.
Elektroensefalografi: normal veya hafif asimetrik yavaşlama
3.
Beyin görüntülemesi (yapısalve/veya işlevsel): ağırlıkla dominan (genellikle
sol) hemisferi tutan asimetrik bozukluk
Semantik bozukluk (kelime anlamının
ve/veya nesne kimliğinin anlaşılmasında bozulma) başlangıçta ve hastalık seyri
boyunca temel özelliktir.
Otobiyografik bellek de dahil olmak
üzere diğer bilişsel işlevler salimdir veya göreli olarak iyi korunmuştur.
B.
Aşağıdakilerle karakterize dil bozukluğu:
1.
Progresif, akıcı, içeriği boş spontan konuşma
2.
Adlandırma ve anlama bozukluğu ile ortaya konan kelime anlamının kaybı
3.
Semantik parafaziler ve/veya
C.
Aşağıdakilerle karakterize algısal bozukluk:
1.
Prosopagnozi: aşina yüzlerin tanınmasında bozulma ve/veya
2.
Asosiyatif agnozi: nesne kimliğinin tanınmasının bozulması
D.
Algısal eşleme ve çizerek kopyalamanın korunmuş olması
E.
Tek kelime tekrarlamanın korunmuş olması
F.
Yüksek sesle okuma ve dikte ile ortografik olarak düzgün kelimeler yazma
yeteneklerinin korunmuş olması
II. Destekleyici tanı özellikleri
A. Konuşma ve
dil
1.
Basınçlı konuşma
2.
İdyosenkratik kelime kullanımı
3.
Fonemik parafazilerin bulunmayışı
4.
Yüzey disleksi ve disgrafisi
5.
Hesabın korunması
B.
Davranış
1.
Sempati ve empatinin kaybı
2.
Kısıtlı takıntılı uğraşılar
3.
Hasislik
C.
Fiziksel bulgular:
1.
Primitif refleksler yoktur veya geç dönemde görülür
2.
Akinezi, rijidite ve tremor
D.
İncelemeler
1.
Nöropsikoloji:
a.
Kelime anlama ve adlandırma ve/veya yüz ve nesne tanıma bozukluğuyla ortaya
konan ağır semantik kayıp
b.
Fonoloji, sentaks ve elemanter algısal süreçler, mekansal yetenekler ile
gündelik belleğin korunmuş olması
2.
Elektroensefalografi: normal
3.
Beyin görüntülemesi (yapısalve/veya işlevsel): ağırlıkla anterior temporal
bozukluk (simetrik veya asimetrik)
Geçen
yüzyılın ilk çeyreğinde Creutzfeldt ve Jacob’un ayrı ayrı tarif ettiği vaka
serilerinin birbirlerine ve bugün bilinen şekliyle CJD’ye benzerlikleri çok
kuşkuluysa da, artık söz konusu hastalık tartışmaya yer bırakmayacak biçimde
anılan araştırmacıların isimleri ile anılmaktadır.
CJD
ve yeni varyant CJD’nin de (nvCJD) aralarında bulunduğu insan prion
hastalıkları (bkz. Tablo 18) %85-90 oranında sporadik ortaya çıkarlar.
Geri kalan %1-2 enfeksiyöz, yani prion hastalığı gösterilmiş bir kaynakdan
bulaşıcı yolla edinilen ve %5-15’de ailevi, yani 20. kromozomda kodlanan prion
proteini (PrP) geninde bir mutasyon sonucu otosomal dominan kalıtımla geçen
şekillerdir. İnsan prion hastalıklarının tümü, hasta beyninden hazırlanan
ekstrenin bir primata inokülasyonuyla bu hayvana bulaştırılabilir. Prion
hastalıklarının “Bulaştırılabilir Spongiform Ansefalopatiler” (Transmissable
Spongiform Encaphalopathies – TSE) olarak da anılması burdan kaynaklanmaktadır.
Sporadik
Prion Hastalıkları
Sporadik
fatal insomni son derece nadir bir hastalık olduğu için bu başlık sporadik CJD
ile pratik olarak aynı anlama gelir. Hastalık coğrafi bölge, etnik köken
veya cinsiyet ayırdetmeksizin bütün dünyada görülebilmekte ve yıllık sıklığı
yaklaşık 1/1,000,000 kişi olarak hesaplanmaktadır. Bu, ülkemizde kabaca
her yıl 65-70 yeni CJD vakasının ortaya çıktığı anlamına gelmektedir. Başlangıç
yaşı ortalama 60’dır. Hastalık çok hızlı seyirlidir. Konu üzerine
uzmanlaşmış büyük merkezlerde CJD hastalarından oluşan geniş vaka serilerinde
ortalama hayatta kalma 4 ay kadar hesaplanmaktadır. Belirtilerin
başlamasından sonraki 1. yıl içinde tüm olguların %90’ının ölmüş olduğu
kaydedilmiştir.
Tablo
18. Prion
Hastalıkları
|
İnsan
Hastalıkları |
|
|
Sporadik |
CJD Fatal
Sporadik Insomnia – FSI |
|
Enfeksiyöz |
CJD
(iatrojenik) nvCJD Kuru |
|
Ailevi |
CJD
(ailevi) Fatal
Familyal Insomnia - FFI Gerstmann-Sträussler-Scheinker
Hastalığı (GSS) |
|
Hayvan
Hastalıkları |
|
|
Koyun |
Scrapie |
|
Sığır |
Bovin
Spongiform Ansefalopati (BSE) |
|
Vizon |
Bulaşabilen
Vizon Ansefalopatisi (TME) |
|
Geyik |
Kronik
Kas Erimesi Hastalığı (CWD) |
|
Kedi |
Felin
Spongiform Ansefalopati (FSE) |
Hastalık
olguların yaklaşık %25’inde uykusuzluk, iştahsızlık, kilo kaybı, huzursuzluk,
halsizlik gibi spesifik olmayan prodromal belirtilerle başlar. Prodromal
belirtiler olsun olmasın, başlangıçtaki kişilik değişikliği, zihinsel
işlevlerde bozulma, ataksi, kortikal körlükten agnozilere görsel işleme
problemleri şeklindeki belirti ve bulgular aylar içinde hızla ağır bir demansa
ve sonunda akinetik mutizme yolaçar. Kişilik değişikliği, en başlarda
kişinin daha kolay öfkelenir ya da daha hasis olması gibi önceden getirdiği
kişilik özelliklerinin abartılması şeklindeyken, giderek FTD özellikleri
çeşitli bileşimlerde sergilenmeye başlar. Hezeyan ve halusinasyonlar
şeklinde psikotik özellikler görülebilir. Kognitif işlevlerde yıkım kısa
bir süre için progresif afazi benzeri izole kalabilse de zaman içinde genel bir
yıkım tablosu yerleşir. Serebellar ataksi ve ekstrapiramidal bulgular
CJD’nin farklı alt biçimlerinde tabloya çeşitli dönemlerde katılırlar.
Hastalığın orta evrelerinde akustik ve hatta taktil uyaranlarla ortaya
çıkarılabilen irkilme myoklonisi tanıya güç katan klinik bulgulardandır.
Hastalık,
yukarda anılan tipik tarzı yanı sıra farklı isimlerle anılan klinik tarzlarda
da görülebilir (bkz. Tablo 19). Prion proteini geninin 129. kodonundaki
polimorfizmin bu klinik fenotipleri belirlediği ortaya konmuştur. nvCJD,
öteden beri bilinen bu tarzlara göre “yeni” olduğu için bu şekilde
isimlendirilmiştir.
Tablo
19. Diğer
Sporadik CJD Klinik Tarzlarının Özellikleri
|
Klinik
tarz |
Özellikler |
|
Heidenhein |
Hızlı
seyirli demansla birlikte görsel yakınmalar ön planda |
|
Brownell-Oppenheimer |
Başlangıçta
ilerleyici ataksi, ileri evrede demans |
|
Amyotrofik |
Hızlı
seyirli demansla birlikte bulber ve spinal II. motor nöron tutulumu bulguları |
Laboratuar
incelemeleri tanıyı kesinleştirmese de, katkıda bulunur. Kesin tanı,
biyopsi ya da otopsiyle alınan doku parçasının PrP immün boyamasının da
yapılacağı patolojik incelemesi ile konulur. Elektro-ensefalografi, bir
dönem için hastalığa özgü periyodik dalga-diken komplekslerini gösterir.
Manyetik rezonans ya da Bilgisayarlı tomografi (BT) ile kortikal atrofi, bazen
de basal gangliada sinyal değişiklikleri görülebilir. Son zamanlarda,
14-3-3 adlı proteinin beyin-omurilik sıvısı incelemesi ile saptanmasının
hastalık için yüksek duyarlılık gösterdiği ileri sürülmektedir. Yine de
yalancı pozitif ve negatif sonuçların varlığı hesaba katılmalıdır.
Ayırıcı tanıda diğer hızlı seyirli demans nedenleri göz önüne alınmalıdır. Yine
de kuşkuda kalındığında beyin biyopsisine başvurulmalıdır. CJD kuşkusuyla
yapılan bir beyin biyopsisinde 2. kez kullanılmayacak cerrahi aletler
seçilir. Mikroskopik olarak spongiform değişiklikler, immünhistokimyasal
boyama ile PrPSc reaktivitesi ve Western blot ile proteaza dirençli
PrPSc’nin gösterilmesi tanı koydurucu olur. CJD’nin klinik
tanı kriterleri için bakınız Tablo 20.
Tablo
20. CREUTZFELDT-JACOB HASTALIĞI (CJD) KLİNİK TANI KRİTERLERİ
Muhtemel CJD
1.
İlerleyici demans
2.
Tipik EEG
3.
Aşağıdakilerden en az ikisi:
§
Myoklonus
§
Görsel bozukluk
§
Serebellar bulgular
§
Piramidal veya ekstrapiramidal bulgular
§
Akinetik mutizm
Mümkün CJD
1. İlerleyici
demans
2. Atipik
EEG veya EEG bilgisi mevcut değil
3.
Aşağıdakilerden en az ikisi:
§
Myoklonus
§
Görsel bozukluk
§
Serebellar bulgular
§
Piramidal veya ekstrapiramidal bulgular
§
Akinetik mutizm
4. Demans
süresi iki yıldan daha az
Kesin CJD
1.
Karakteristik nöropatoloji
2.
Beyin dokusunda Western blot analizi ile proteaza dirençli prion proteininin
saptanması
3.
Nöropatolojik incelemede scrapie ile ilintili fibrillerin saptanması
4.
Hastalıklı beyin dokusu inokülatı ile deneysel bulaşmanın gösterilmesi
Enfeksiyöz
prion hastalıkları
İatrojenik
CJD,
kornea nakli yapılan, prion bulaşmış cerrahi aletlerle nöroşirürjikal operasyon
geçiren, enfekte derin elektrodların
kullanıldığı, insan hipofiz bezi ekstreleri alan veya dura mater greftlemesi
yapılan kişilerde gösterilmiştir. Klinik tablo sporadik hastalığa çok
benzer. Bulaşma ile hastalığın ortaya çıkması arasında geçen süre
(inkübasyon periyodu), bulaşmanın doğrudan beyne (örn. cerrahi gereçler, dural
greftler), ya da sistemik olarak (örn. hipofiz ekstresi) olmasına bağlı olarak,
2 ila 40 yıl arasında değişir. Kan ve kan ürünleri ile hastalığın
bulaşması riski bir endişe kaynağı olsa da, kanıtlanmamıştır. Hasta
kanının şempanzelere nakli bu hayvanlarda hastalığa yolaçmazken, farelerde
doğrudan beyne zerkedilmesiyle hastalık ortaya çıkmıştır. Bir çalışmada,
nöroşirürjikal olsun veya olmasın, ameliyat sayısı arttıkça hastalık riskinin
de arttığı gösterilmiştir.
Kuru, Yeni Gine’de Fore
yerlileri arasında tarif edilmiş ve hastalığa neden olduğu kanıtlanan bölgeye
özgü dinsel ritüelin terkedilmesiyle de artık görülmez olmuştur. Foreliler’in
geleneklerine göre, aile büyüğünün ölümünden sonra, onun bilgeliğini yeni
kuşaklara geçirebilmek için beyni o ailenin kadınları ve her iki cinsiyetten
çocukları tarafından yenir, ayrıca beden ve yüze sürülür. Etkenin
konjonktivalar, deri ve sindirim sisteminden alınmasını izleyen inkübasyon
periyodu sonrasında, hastalık süresi ve klinik özellikler açılarından sporadik
CJD’yi andıran bir tablo ortaya çıkar. Hastalık deneysel olarak
şempanzelere de geçirilebilmiş ve izleyerek onların da kendi aralarında
taşınabilmiştir.
nvCJD, Britanya, Fransa ve
İrlanda’da yaklaşık 50 genç hastada 1990’ların ortalarından itibaren
bildirlmeye başlanmıştır. Henüz ABD’den ve ülkemizden bildirilen olgu
yoktur. Bildirilen ilk 14 olgunun ortalama başlangıç yaşı 29’dur.
Aynı seride ölüme kadar geçen süre ortalaması 16 aydır. Hastalık duysal
ve psikiyatrik belirti ve bulgularla başlar. Dengesizlik, demans,
istemsiz hareketler ve inkontinans gibi nörolojik özellikler tabloya ileri
evrede katılırlar. Laboratuarda, sporadik CJD’nin tipik EEG bulguları
görülmez. BOS’ta 14-3-3 proteini saptanmayabilir. Diğer insan prion
hastalıkları ve bu arada sporadik CJD’nin tersine, tonsiller biyopsi ile
hastalık yapan prion proteinin (PrPSc) gösterilmesi nvCJD için tanı
koydurucudur. nvCJD, beyin dokusunda da, sporadik CJD’den farklı olarak
spongiform değişikliklerden çok prion plaklarına neden olur.
Avrupa’da
nvCJD olguları, ilk deli dana olgusunun (Bovine Spongiform Encephalopathy –
BSE) bildiriminden 10 yıl sonra görülmeye başlandı. İzleyerek, nvCJD’nin
BSE etkeni ile kontamine dana eti yenmesi sonucu gelişebileceğini gösteren çok
sayıda delil bulundu. BSE primatlara doğrudan beyne inokülasyon yoluyla
bulaştırılabildi ve beyin dokusundaki patolojik değişikliklerin, nvCJD’de görülenin
benzerleri olduğu izlendi. Sonrasında, BSE ağız yoluyla da maymunlara
bulaştırılabildi. Sığır PrP’si eksprese eden transjenik farelerde hem
BSE, hem de nvCJD beyin ekstreleri ile inokülasyon sonucu ortaya çıkan
hastalıkların inkübasyon zamanları, nöropatolojik değişiklikler ve
PrP’nin glikoform profilleri açılarından birbirinin tıpkısı olduğu
saptandı.
Ailevi
prion hastalıkları
Ailevi
prion hastalıkları (bkz. Tablo 3), otosomal dominan bir tarzda 20. kromozomda
kodlanan PrP geninde oluşan çok sayıda mutasyon sonucu kalıtılır. Ortaya
çıkan hastalık sporadik CJD’ye benzeyebilir (ailevi CJD - fCJD) veya klinik
fenotip çok farklı olabilir (GSS ve FFI). Birbirinin tıpkısı mutasyonlar
bile aynı genin farklı bir bölgesindeki (kodon 129) nükleik asid yapı taşının
biri ya da diğeri olmasına göre farklı klinik tiplere yolaçabilirler (kodon 178
nokta mutasyonunda, kodon 129’da methionin homozigotluğu FFI’ya, valin
homozigotluğu CJD’ye neden olur). Farklı klinik fenotiplerin özellikleri
için Tablo 21’e bakınız.
Tablo
21.
Ailevi Prion
Hastalıklarının Klinik Özellikleri
|
fCJD |
Sporadik
CJD’ye göre daha erken başlayıp (geç 40 – erken 50’ler), daha uzun sürebilir
(22-24 ay). |
|
GSS |
40’lı
yaşların ortalarında başlar ve 5 yıl kadar sürer. Sserebellar ataksi ve
spastik paraparezi erken dönemde görülürken, demans ileri evrede katılır. |
|
FFI |
İlerleyici
uykusuzluk, disotonomi, dizartri, ataksi, myoklonus, piramidal bulgular erken
bulgulardır. Demans ileri evrede görülür. |
Nöropatoloji
TSE’lerin
temel nöropatolojik özellikleri nöron kaybı, gliosis ve status
spongiosistir. Spongiosis, parankim hücreleri ve nöronal proçeslerin
vakuolizasyonuna karşılık gelir. TSE lezyonları enflammatuar
değildir. Lezyonların dağılımı spesifik prion hastalığının anatomik
yatkınlığı ve klinik fenotipini de yansıtır. Kuru’da serebellar gri
maddeye sınırlıdır. CJD’de o olgudaki semptomatolojiyi yansıtır tarzda
beyinde gri ve beyaz maddede değişkenlik gösterir. Ultrastrüktürel
olarak, prion çomakları da denilen fibriller mevcuttur. En fazla Kuru,
GSS ve nvCJD’de, en seyrek olarak da sporadik CJD’de olmak üzere amiloid boyaları
ile boyanan plaklar görülür. Ancak, bu plakların cevherleri AH’de olduğu
gibi Aβ değil PrPSc ile immün reaksiyon verir. nvCJD’de
görülen eosinofilik merkez ve soluk kenarlı plaklar süslü (“florid”) adını
alır. Farklı prion hastalıklarının patolojik özellikleri için bkz. Tablo
22.
Tablo
22 İnsan Prion Hastalıklarının
Nöropatolojisi
|
Hastalık |
Nöropatoloji
|
|
Kuru |
Kuru
plakları, spongiosis |
|
CJD |
Nöron
kaybı, spongiosis, gliosis |
|
fCJD |
Nöron
kaybı, spongiosis, gliosis |
|
nvCJD |
Süslü
plaklar ve yaygın spongiosis |
|
FFI |
Thalamik
gliosis ve nöron kaybı |
|
GSS |
Plaklar,
gliosis, +/- spongiosis |
Şekil 14. Prion
nöropatolojisinde mikroskopi. a. spongiosis, b. PrP (+) amiloid plaklar. (http://www.path.sunysb.edu/faculty/woz/NPERESS/webclass2p2.htm)
|
1 |
![]()
|
|
|
|
Prion
Kavramı
Prionlar
genetik materyel taşımayan enfeksiyöz patojenlerdir. CJD’nin SSPE gibi
bir “yavaş virüs enfeksiyonu” olduğu düşünülen bundan 20 yıl kadar önce
yukardaki cümleyi söylediğinde alaya alınan Stanley Prusiner’in, çoğalma için
genetik kodun şart olduğunu düşünen genel geçer biyoloji paradigmasına bu
gerçekten de taban tabana zıt gibi görünen iddiası, artık tartışma götürmez bir
kesinlik kazanmış, hatta kendisi de bu nedenle Nobel ile ödüllendirilmiştir.
PrP,
daha önce sözü edildiği gibi 20. kromozom tarafından kodlanan, normal işlevi
aydınlatılamamış olan bir hücresel proteindir (PrPc). PrPc,
infeksiyöz PrP’ye (PrPSc) α-sarmallı fiziksel konformasyonel
yapısını kaybedip β tabakalarına katlanarak yeni bir konformasyonel yapı
kazanarak dönüşür. Yani, PrPSc, normal proteinle tamamen aynı
kimyasal yapıya, amino asid dizisine sahipken, infeksiyöz özellik bu yeni
fiziksel yapıdan kaynaklanmaktadır. Suşa spesifik özelliklerini genlerde
kodlayan nükleik asid genomlu patojenlerin tersine, prionlar suşa spesifik
özelliklerini tamamen PrPSc’nin tersiyer yapısında
kodlamaktadırlar. PrPSc proteaza dirençli, çözünemeyen ve
ekstraselüler olarak biriken bir özellik gösterir. PrPSc
birikimi çevre dokuda nöron kaybı, astrositik gliosis ve vakuolizasyona neden
olur. Bu vakuoller giderek birleşerek süngersi (spongiform) bir görünüm
alırlar. Transgenetik çalışmalarla da kanıtlandığı gibi, PrPSc
PrPC için bir şablon oluşturmakta ve PrPC molekülü yeni
bir PrPSc oluşturacak şekilde katlanmaktadır. Başka bir
deyişle, tek bir PrpSc molekülü dahi PrP geni tarafından normal
olarak üretilmekte olan PrPC’den zaman içinde (inkübasyon süresi)
hastalık belirtilerini göstermeye yetecek miktarda birikmiş PrPSc üretebilmektedir.
Dolayısıyla da, PrPSc üretimi, ister ailevi olgularda olduğu gibi
PrP genindeki farklı mutasyonlarla, ister enfeksiyöz olgularda olduğu
gibi enfeksiyöz materyelin ortama sunulmasıyla tetiklensin, çoğalma
mekanizmasının yukarda tanımlanan şekilde olduğu anlaşılmaktadır. Bu
durum da bir kalıtsal hastalığın nasıl aynı zamanda enfektif olabileceğini
açıklamaktadır. Sporadik olgulardaki etyoloji henüz açığa
çıkarılamamıştır. Anacak, bunun bir somatik mutasyon sonucu veya PrPC’nin
PrPSc’ye kendiliğinden dönüşümü sonucu olduğu ileri
sürülmektedir. Birbirinden bu kadar farklı anatomik yatkınlık tarzları ve
klinik fenotipik özellikler gösteren prion hastalıklarının altında farklı
konformasyonel yapılara sahip, farklı PrPSc suşlarının yattığı
düşünülmektedir.
Tedavi
Prion
hastalıklarının henüz bir tedavisi yoktur. Ancak, PrPC’nin PrPSc’ye
dönüşümünü engellemek gelecekteki tedavi stratejilerinin temel hedefi gibi
durmaktadır. PrPC’ye bağlanarak stabilizasyonunu
sağlamak bir yol olabilir. Diğer bir yol da PrPSc’yi
destabilize edecek ajanların geliştirilmesi ile olabilir. PrP geni taşımayan
(PrP0/0) nakavt tranjenik farelerin doğal hayvanlara göre
ayırdedilebilir bir farklılık göstermemeleri insanda da PrP genini hedefleyecek
tedavileri çekici
kılmaktadır.
Hareket Bozukluğu ve Demans
Huntington
hastalığı, PSP, multi sistem atrofi (MSA) gibi bir grup hastalıkta hiperkinetik, akinetik-rijid, serebellar ya da
bunların iç içe geçmesinden oluşan motor bulgular, klinik tabloda zamansal ve
ağırlık olarak “subkortikal” tarzda bir zihinsel bozukluğun önünde
olurlar. Bu antiteler ve tedavileri “Hareket Bozuklukları” bölümünde daha
ayrıntılı biçimde tartışılmıştır.
Huntington
hastalığı (HH), otosomal dominan bir nörodejenerasyondur. Koreye zaman içinde
demans eşlik etmeye başlar. PSP ile birlikte “subkortikal” demansların prototipi
sayılan bu tabloda bradifreni, zihinsel esneklikte kayıp, soyutlama, planlama
bozuklukları şeklinde bir frontal yürütücü bozukluğa, tanımanın korunduğu sekonder
yakın bellek bozukluğu eşlik eder; diğer kognitif işlevler göreli
korunmuştur. Patolojik olarak Huntingtin genindeki mutasyonun neden
olduğu artan triplet (C-A-G) tekrarları sonucu oluşan eksitotoksik hasarın
tipik klinik sendroma yol açan anatomik yatkınlığına bağlıdır.
Mikroskopisinde başlıca neostriatumda nükleer huntingtin birikimleri görülür.
Progresif
Supranükleer Paralizi (PSP)’de aksiyel baskın bir akinetik-rijid bozukluk ve
özellikle aşağıya bakış felci şeklinde bir vertikal bakış paralizisi
mevcuttur. Diğer oküler hareket bozuklukları da bulunur. Özellikle
Elektro-okülogram (EOG) ile de saptanabilen sakkadik hareketlerde yavaşlama
hemen bütün olgularda mevcut olan tipik özelliktir. Provoke olmayan sık
düşmeler öykünün başlıca özelliklerindendir. Demans HH’dekine
benzer. Göz bulguları yanı sıra otonom tutulumun beklenmemesi CBD,
MSA, DLB ve idyopatik Parkinson hastalığı gibi diğer parkinsonizm
sendromlarından ayırmaya yardım eder. MRG ve BT gibi statik görüntüleme
yöntemleri ile ayırıcı bir özellik genellikle ortaya konamazken volümetrik
olarak saptanan globus pallidus atrofisinin normal kontrollerin yanı sıra
PH’lılar ve DLB’lilerden de ayırabildiğine ilişkin bir bildirim
bulunmaktadır. SPECT ve PET gibi fonksiyonel görüntüleme araçları ile
genellikle simetrik frontal hipoperfüzyon/metabolizma saptanır. Patolojik
olarak bir taupati olarak sınıflanabilecek bir nörodejenerasyondur.
Taupati kendini intranöronal globoz NFY’ler, nöropil iğcikler şeklinde ortaya
koyar. Nöron kaybı ve gliozis eşlik eder. Bu patoloji beyin sapında
superior colliculi dahil peri-akuaduktal gri madde, pre-tektal alan yanı sıra,
substantia nigra pars reticulata, subthalamik çekirdek ve globus pallidusta
saptanır. Kortikal tutulum daha seyrek ve hafiftir. Başlıca τ
birikimleri ve daha da seyrek olarak nöron kaybı, gliosis ve mikrovakuolizasyon
görülür.
Multi-sistem
Atrofi (MSA) tabloları,
içiçe geçmiş, ancak birinin ön planda olduğu “Striato-nigral Dejenerasyon”
(SND), “Olivo-ponto-cerebellar Atrofi” (OPCA) ve “Shy-Drager Sendromu” (SDS)
tablolarından oluşur. SND’de simetrik ve tremorsuz bir akinetik-rijid
sendrom, OPCA’da ataksi, SDS’de otonom disfonksiyon temel özelliktir.
Yeni nomeklatürde SDS’nin bağımsız bir antite olarak varlığına son verilmiş ve
OPCA şekli için MSA-C (serebellar MSA), SND şekli için MSA-P (parkinsonyen MSA)
kullanılmaktadır. Disotonomi her iki bozukluğa da olgudan olguya değişen
zamanlama ve şiddetlerle katılmaktadır. Hafif düzeyde ve demans şiddetine
genellikle ulaşmayan bir yürütücü bozukluk şeklinde kognitif disfonksiyon eşlik
eder. Patolojik olarak bir α-sinükleopatidir. Glial
fibriler α-sinüklein inklüzyonları MSA’ların ayırıcı patolojik
özelliğidir.
Wilson
hastalığı,
Hallervorden-Spatz hastalığı, Kufs hastalığı metabolik
bozukluklara bağlı yirmili yaşların demans hastalıkları arasındadır. İlk
iki hastalık tipik olarak hareket bozuklukları ön planda sendromlara
sahiptir. Genç erişkin demansları arasında olduğu için burada anılan
Kufs’a demansın yanısıra epilepsi eşlik eder. Whipple hastalığı
da, bazen PSP’yi taklit eden diğer nadir hareket bozukluğu – demans sendromları
arasındadır.
Nörodejenerasyon Mekanizmalarına Genel Bakış
Günümüzde
nörodejeneratif hastalıklar genetik ve/veya çevresel nedenlerle tetiklenen
protein hatalı katlanmaları şeklinde kavranabilir. Böylelikle normal
fizyolojik özelliklerini kaybeden protein intraselüler ve/veya ekstraselüler
birikim eğilimi gösterecek, bu sürecin sonunda da çevre dokunun canlılığını
tehdit eder olacaktır. Bu hatalı katlanmaların nedenlerini sporadik
hastalıklarda anlamaktan henüz uzağız. AH için yukarda sözedilen
Mesulam’ın nöroplastisite yükü teorisi çekici bir hipotez gibi görünse de,
diğer nörodejeneratif hastalıklar için benzeri bütüncül teorik yaklaşımlar
bulunmamaktadır. Etyopatogenezin aydınlatılması çabalarının yanı sıra,
doğrudan protein hatalı katlanmalarını hedefleyen tedavi stratejileri şifaya
yönelik önemli yolculuklar gibi durmaktadır. Tablo 23’de nörodejeneratif
hastalıklar ile protein birikimleri toplu olarak gösterilmektedir.
Tablo
23.
Nörodejeneratif Hastalıklarda Protein Birikimleri
|
Protein |
Birikim
şekli |
Birikim
yeri |
Hastalık |
Mutant
gen |
|
APP,
Aβ |
Aβ
plakları |
Ekstraselüler |
AH |
APP,
PS1, PS2 |
|
Tau |
NFY Pick
cisimcikleri τ
oligomerleri Glial
τ inklüzyonu |
İntraselüler |
AH Pick
Kompleksi FTD-17 PSP |
Tau |
|
α-sinüklein |
Lewy
cisimcikleri |
İntraselüler Glial |
PH DLB MSA |
α-sinüklein |
|
Prion
proteini |
PrPSc Prion
plakları |
Ekstraselüler |
CJD GSS FFI Kuru |
PrP
geni |
|
Poliglutamin |
İntranükleer
birikimler |
İntraselüler
- intranükleer |
Huntington Familyal
OPCA |
Huntingtin Ataksin |
Sekonder demanslar
Vasküler
Demans
Bundan
30 yıl önce “serebroskleroz” adıyla en sık, 20 yıl önce “Multi-infarkt demans”
(MID) adıyla AH’den sonra 2. sıklıktaki demans olduğu düşünülen VaD, son
yıllardaki kliniko-patolojik korelasyon çalışmalarıyla sıralamadaki yerini
iyiden iyiye kaybetmiş durumdadır. Bu çalışmalarda klinik olarak VaD
tanısı almış olguların büyük bölümünün nekropsilerinde gerçekte AH oldukları
veya hem vasküler, hem de AH patolojilerini birlikte gösteren “karma (mixed)
demans” (MIX) oldukları görülmüştür. İnme için risk faktörlerinin büyük
bölümünün AH için de risk faktörleri olduğu gösterilmiştir.
VaD
için çok sayıda yayınlanmış tanı kriterleri mevcuttur. Bunlar arasında
duyarlılık ve özgüllük açılarından tek başına optimuma yaklaşan olmadığı gibi,
içerme ve dışlama kriterleri nedeniyle birbirleri arasında da ciddi
uzlaşmazlıklar bulunmaktadır. Tablo 24’de sunulan NINDS-AIREN kriterleri,
“Muhtemel Vasküler Demans” (VaD) tanısı içindir. İçleme ve dışlama
kriterleri açısından oldukça katı, bu nedenle duyarlılığı düşük, ancak
özgüllüğü oldukça yüksek bir kriterler dizisidir. “Hachinski İskemik
Skoruı” (HIS), VaD’ı DAT’dan ve MIX’den ayırmak amaçlı olarak bilgisayarlı
tomografi (BT) öncesi dönemde geliştirilmiş, BT sonrasında bir dizi
modifikasyonları önerilmiş klinik uygulamada hala bir ölçüde yerini koruyan bir
ölçektir (bkz. Tablo 25). Duyarlılık ve özgüllük çalışmaları, 18
puanlık versiyonda VaD için 7 ve üstü, DAT için 4 ve altı puanları kabul
edilebilir bulmuştur
Tablo
24.
MUHTEMEL VASKÜLER DEMANS TANISI İÇİN NINDS-AIREN KRİTERLERİ
1.
Aşağıdaki dışlama kriterleri bulunmaksızın demansın mevcudiyeti:
Bilinç bozukluğu, delirium,
psikoz, nöropsikolojik muayeneyi engelleyecek nitelikte ağır afazi veya
sensoryel-motor değişiklikler, kognitif değişiklikleri açıklayabilecek
nitelikte sistemik veya beyin (Alzheimer hastalığı gibi) hastalıkları.
2.
Serebrovasküler Hastalık.
3.
1 ve 2 arasında aşağıdaki tarzda bir ilişki:
a)
Saptanabilen bir inmeyi izleyen 3 ay içinde başlayan demans
b)
Kognitif işlevlerin ani bozulması veya kognitif bozuklukların dalgalanan tarzda
basamaksı ilerleyişi.
Muhtemel vasküler demans tanısıyla uyumlu olacak
klinik özellikler şunlardır:
1.
Erken dönemde yürüyüş bozukluğu.
2.
Dengesizlik veya kendiliğinden düşmeler öyküsü.
3.
Erken dönemde, ürolojik nedenlerle açıklanamayan idrara sık çıkma, acele etme
veya diğer üriner belirtiler.
4.
Psödobulber paralizi.
5.
Kişilik veya duygudurum değişiklikleri, abuli, depresyon, emosyonel inkontinans
veya psikomotor retardasyon ya da yürütücü işlevlerde bozuklukları da içerecek
şekilde diğer subkortikal bozukluklar.
Vasküler demans tanısı
ihtimalini azaltan özellikler şunlardır:
1.
Beyin görüntülemesinde karşılık gelecek lezyonlar olmaksızın, bellek bozukluğu
ve kognitif işlevlerde ilerleyici bozulmanın erken dönemde mevcudiyeti.
2.
Kognitif bozukluk dışında diğer fokal nörolojik bulguların bulunmaması.
3.
BT veya MRG’de serebrovasküler lezyonların bulunmaması.
Tablo
25.
HACHINSKI İSKEMİK SKORU (Orijinal versiyon ve bir modifikasyonu)
Klinik Özellik
|
Hachinski (1975) |
Loeb-Gandolfo (1983) |
|
Ani başlangıç |
2 |
2 |
|
Basamaksı kötüleşme |
1 |
|
|
Dalgalanan seyir |
2 |
|
|
Noktürnal konfüzyon |
1 |
|
|
Kişiliğin göreli korunması |
1 |
|
|
Depresyon |
1 |
|
|
Somatik yakınmalar |
1 |
|
|
Emosyonal inkontinans |
1 |
|
|
Hipertansiyon öyküsü |
1 |
|
|
İnme öyküsü |
2 |
1 |
|
Jeneralize ateroskleroz |
1 |
|
|
Fokal nörolojik belirtiler |
2 |
2 |
|
Fokal nörolojik bulgular |
2 |
2 |
|
Bilgisayarlı Tomografi |
|
|
|
Hipodens alan – izole |
|
2 |
|
Hipodens alan – multipl |
|
3 |
|
Maksimum skor |
18 |
10 |
|
Vasküler sınır |
7-18 |
5-10 |
|
Karma sınır |
5-6 |
3-4 |
|
Dejeneratif sınır |
0-4 |
0-2 |
MID
tanımı kardiyo-embolik veya athero-trombotik inmelerin aynı hastada
tekrarlaması sonucu bu tür bir inmeye eşlik etmesi beklenen sekelin yanı sıra,
tabloya demans şiddetinde bir zihinsel bozukluğun da katılmasını
öngörür. Oysa ki çeşitli VaD serilerinde bu tür tablolar bütün
VaD’lıların düşük bir oranını oluşturmaktadır. Bu düşük temsile
kardiyo/serebrovasküler hastalığa ilişkin sorunların ağırlığının (örn.
hemipleji, yatağa bağımlılık, vb.) bu tür hastaları demansla uğraşan uzmanların
önüne daha az getirmesi yanı sıra, afazi gibi optimal mental durum
değerlendirmesini engelleyecek sorunlar nedeniyle bu tür hastalarda demans
tanısının daha az konuyor olması olabilir. Sıklıkla hipertansiyona bağlı,
daha seyrek olarak amiloid anjiopati ve genetik nedenler de dahil diğer küçük
damar hastalığı seyrinde görülen VaD serilerin yarıdan çoğunu
oluşturmaktadır. Bu VaD tabloları akut iskemiye bağlı olarak derin gri
madde yapıları ve frontal lobların beyaz maddesinde multipl laküner infarktlar
(laküner durum) veya stratejik lokalizasyonlu tek bir derin infarkt sonucu
olabileceği gibi, Binswanger hastalığının mekanizmasında ileri sürüldüğü gibi
peri ve paraventriküler beyaz maddenin kronik hipoperfüzyonu sonucu yaygın
beyaz madde gliozisi ile de ortaya çıkabilir.
Tipik
bir VaD için, inme gibi bir vasküler olay çevresinde akut başlangıç, yine
ayrıdedilebilir bir vasküler olaya kadar bir ölçüde düzelmeyle birlikte durağan
bir plato dönemi ve yeni olay sonrasında basamaksı kötüleşme ile seyreden
kognitif yıkım öyküsü esastır. Klinik tablo VaD alt tiplerine özgü
değişiklikler gösterir. MID, serebral hemisferleri besleyen ana
arterlerin proksimal ve/veya distal tıkanmalarına bağlı olarak, bu alanlarda
oluşan infarktüslerin devreden çıkardığı işlevleri yansıtır. Bu durumda
beklenen tablo, sol hemisfer inmelerinin afazik bozukluklarıyla, sağ hemisfer
inmelerinin ihmal sendromu ve vizuo-spasyal bozukluklarının karışımı
şeklindedir. Yakın bellek de nadiren primer bir bozukluk söz
konusudur. Demansa hemi veya tetra parezi, yüzeyel duyu bozuklukları ve
görme alanı kusurları sıklıkla eşlik etmektedir. Laküner durum, “subkortikal
demans” olarak tanımlanan tablonun protipidir. Seyir yukarda tanımlanan
şekilde akut başlangıç ve basamaksı ilerleme tarzındadır. Demans profili
bellekte tanımanın korunduğu sekonder bozukluk, frontal yürütücü bozukluk
şeklindedir. Davranışsal özellikler arasında bradifreniden apatiye giden
psikomotor yavaşlama ve emosyonel labilite ön plandadır. Somatik
nörolojik bulgular ağırlıkla hemiparezi sekelleri, piramidal bulgular, alt
beden yarısı (veya vasküler) parkinsonizm şeklinde yürüyüş bozuklukları
psödobulber paralizi-dizartri tarzındadır. Üriner inkontinans erken dönemde
tablonun esaslı parçalarından birini oluşturmaktadır. Afazi ve hemianopsi
gibi “kortikal” kognitif ve algısal bulguların görülmesi beklenmez. Beyin
görüntülemesinde tabloyla ilişkilendirilebilecek derin gri madde yapıları ve
frontal beyaz madde içindeki laküner lezyonların varlığı tanı koydurucu
olacaktır. Ancak tablo her zaman bu kadar tipik olamayabilir. Binswanger
hastalığı (BH) seyrinde peri-ventriküler beyaz maddenin kronik
hipoperfüzyona bağlı ilerleyici gliozisinde doku kaybı sıklıkla sessiz
infarktlar şeklinde olabilir. Bu nedenle öykü içinde akut başlangıç veya
basamaksı ilerleme bazen hiç ayırt edilemeyebilir veya birkaç gün sürüp düzelen
hafif bir konuşma/yutma bozukluğu, taraf zaafı şeklinde bir minör inmeyle
tablonun biraz daha bozulduğu kaydedilir. Klinik tablo laküner duruma çok
benzer. Subkortikal beyaz maddede anılan bozukluk kendisini BT’de beyaz
madde yoğunluğunda yaygın azalma (lökoareozis), MRG’de T2 ve proton ağırlıklı
incelemede peri ve paraventriküler bölgelerde birleşme eğilimi (konfluans)
gösteren yüksek sinyal odakları şeklinde ortaya koyar (bkz. Şekil 15).
Medial thalamus, kaudat çekirdek başı, capsula interna genusunun ventral
bölümünü içeren stratejik lokalizasyonlu infarktlar bazen tek başlarına
demans tablosunu ortaya çıkarabilirler. Demans profili tutulan stratejik
alana göre değişir. Örneğin, medial thalamusta dorsomedial çekirdekle
birlikte mamillo-thalamik traktusun infarktı frontal yürütücü ve amnestik
bozuklukların bir karmasını oluştururken, kaudat çekirdek başı infarktlarında
saf bir frontal yürütücü bozukluk görülür. Bu durumda, yeni bir vasküler olay
olmazsa akut demans tablosu zaman içinde kendiliğinden düzelebileceği gibi,
nörolojik defisiter bulgular da mevcut olmayabilir (bkz. Tablo 26).
Notch proteini genindeki mutasyonlar klinik tablo ve görüntüleme açılarından
BH’ya çok benziyen “Cerebral Autosomal Dominan Arteriyopati
Subkortikal İnfarktlar Lökoansefalopati” (CADASIL)
isimli ailevi hastalığa neden olur. Bu ailelerde migren öyküsü ile
birlikte BH benzeri demans, otosomal dominan kalıtım tarzıyla birlikte
bulunur. VaD tanısı pratik ola+rak iskemik vasküler lezyonlara bağlı
demanslara karşılık olarak kullanılsa da, büyük bir hemorajik inmeyi izleyerek
(intraserebral kanama, subaraknoid kanama) hasta sağ kalırsa, sekel tablo
demans ile uyumlu statik bir ansefalopati olabilir.
VaD
tedavisi serebrovasküler hastalık tedavisi ilkelerini izler. Başta
hipertansiyon ve diabet olmak üzere vasküler risk faktörlerinin kontrolü,
asetil salisilik asit ve benzeri anti-agregan uygulama, kardiyak veya arterden
artere emboli riskinde anti-koagülasyon, kritik ekstar-kranyal karotis interna
daralmalarında uygun olgularda karotis endarterektomisi VaD’ın önlenmesi ve
denetiminde de etkili olacaktır. Ayrıca, nisergolin ve benzeri ergo
alkoloidleri vasoaktif ve metabolik aktivatör etkileri nedeniyle, pentoksifilin
ve propentofilin gibi hemoreolojik ajanlar ve pirasetam ve benzeri nootropik
ajanlar VaD’da etkileri büyük klinik çalışmalarla kanıtlanmamış olsa da
önerilenler arasındadır. Bir NMDA reseptör antagonisti memantin, Ginkgo
bloba ekstresi ve AH’de kullanılan kolinesteraz inhibitörleri VaD’da
etkinlikleri denenen diğer ajanlardır. Depresyon ve diğer duygudurum
bozukluklarının uygun tedavisine çalışılmalıdır. Vasküler parkinsonizm ve
yürüyüş bozuklukları L-dopaya sıklıkla cevapsızdır, ancak bu ajanlar uygun
dozlara çıkılıp belli bir cevap alındığı takdirde kullanılabilir.
Şekil 15. BT ve MRG’de İskemik Beyaz Madde Hasarının Görünüşü.
A. BT’de lökoareozis; lateral ventriküller düzeyinden geçen kesitte
paraventriküler beyaz madde dansitesi azalmış. B. MRG’de aynı olgu; T2
ağırlıklı kesitte beyaz meddede yüksek sinyal.
Tablo
26.
Vasküler demans alt tipleri
|
|
Multi-infarkt Demans |
Laküner Durum |
Stratejik İnfarkt |
Binswanger Sendromu |
|
Etyoloji |
Kardiyo-emboli,
karotis hastalığı, intra-kranyal in-situ tromboz |
Arteriolo-skleroz, amiloid
anjiopati, diğer küçük damar hastalığı |
Arteriolo-skleroz, amiloid
anjiopati, diğer küçük damar hastalığı, intra-kranyal in-situ tromboz |
Arteriolo-skleroz, amiloid
anjiopati, diğer küçük damar hastalığı, CADASIL |
|
Damar
alanı |
Tek
arter |
Tek
arter, küçük arteriyol |
Tek
arter |
Sınır
sulama alanı, küçük arteriyoller |
|
Beyin
hasarı mekanizması |
Akut
iskemi |
Akut
iskemi |
Akut
iskemi |
Kronik
hipoperfüzyon |
|
Patoloji |
Birden
fazla bölgesel infarkt |
Multipl
lakünler |
Stratejik
lokalizasyonlu tek infarkt |
Demyelinizasyon
ve aksonal kayıp |
|
Görüntüleme |
Kortiko-subkortikal
infarkt alanları |
Derin
gri madde ve frontal beyaz maddede laküner infarktlar |
Medial
tahalamus, kaudat çekirdek, kapsula interna genusunda laküner infarkt |
Peri,
paraventriküler beyaz maddede lökoareozis / hiperintensite |
|
Lokalizasyon |
Geniş
boyutlu nöro-kognitif şebekeler |
Kortiko-striato-thalamo-kortikal
devreler |
Kortiko-striato-thalamo-kortikal
devreler |
Kortiko-kortikal
bağlantılar |
|
Klinik |
Afazi,
vizuo-spasyal bozukluk, hemiparezi, hemianopsi |
Yürütücü
bozukluk, psödobulber paralizi, vasküler parkinsonizm, ğriner inkontinans |