Mefkûre Eraksoy, Gülşen Akman-Demir
Son güncelleme tarihi: 31 Aralık 2009
Merkezi sinir
sisteminin miyelin hastalıkları, etyopatogenezleri dikkate
alınarak demiyelinizan ve dismiyelinizan hastalıklar
olarak 2 grupta incelenebilir. Bu gruplar, başlıca oligodendrosit ve
onun ürünü olan miyelini doğrudan ve/ veya dolaylı olarak etkileyerek
değişik klinik tablolara yol açan bir yelpaze oluştururlar. Demiyelinizan hastalıklarda normal miyelin
infeksiyöz, otoimmun, toksik, metabolik ve vasküler nedenlerle bozulur.
İnfeksiyöz (progresif multifokal lökoensefalopati) ve vasküler
demiyelinizan hastalıklar (Binswanger hastalığı) bu
kitabın diğer bölümlerinde gözden geçirilecektir (Bakınız:
Sinir
sistemi infeksiyonları, Demans sendromu). Bu bölüm
başlıca multipl skleroz (MS), akut disemine ensefalomiyelit (ADEM),
akut hemorajik lökoensefalopati (AHL), bağışıklık sisteminin
merkezi sinir sistemini etkilemesiyle ortaya çıkan diğer inflamatuar
demiyelinizan hastalıklar ve metabolik miyelin hastalıkları
üzerinde durulacaktır (Tablo1). Paraneoplastik bozukluklar ise
başka bir bölümde ele alınacaktır (Bakınız: Nöro-onkoloji).
Miyelinin Rolü
Miyelin, aksonun etrafını saran,
hızlı ileti (saltatory conduction) için gerekli olan, aksona
sıkıca sarılmış iki lipid tabakası ve
arasında yer alan özel proteinlerden oluşmuş bir yapıdır.
Periferik sinir sisteminin miyelini, bir aksonal segmenti saran Schwann hücresi
tarafından yapılırken, merkezi sinir sisteminde miyelin oligodendrositler
tarafından oluşturulur. Bir oligodendrosit plazma membranı
aracılığıyla 20-40 aksonun miyelin
kılıfını oluşturur. Hücre uzantıları aksonun
etrafını sardıkça sitoplazmik ve ekstrasellüler plazma
yaprakları yapışık, yakın pozisyonda kapanır.
Periferik ve merkezi sinir sistemi miyelinin proteinleri de
farklıdır. Proteolipid protein (PLP) merkezi sinir sistemi proteinlerinin
yaklaşık %50’sini oluşturur. PLP integral bir membran
proteinidir ve interperiyod çizgisinde dış yaprağı
tutmaktan sorumludur. Bu proteinin kodlanmasındaki genetik sorun
Pelizaeus-Merzbacher hastalığına yol açabilir. P0 (Protein zero)
başlıca periferik sinir miyelin proteinidir ve PLP’ye benzer
şekilde interperiyod çizgisini güçlendiren bir görev üstlenir. Miyelin
bazik proteini (MBP), merkezi sinir sistemi miyelininin %30’unu, periferik
sinir miyelininin % 10’unu oluşturur. MBP integral bir protein
değildir fakat sitoplazmik yüzeye bağlanır, ana yoğun
çizgilerin sıkılaşmasından sorumludur.“Myelin associated
glycoprotein (MAG)” hem merkezi hem periferik sinir sisteminin %1’ini
oluşturur. “Myelin oligodendrocyte glycoprotein (MOG)” ve “cyclic nucleotide
phosphodiesterase (CNP)” merkezi sinir sistemi miyelininin küçük yapı
taşlarıdır ve periferik sinir miyelininde bulunmazlar. Periferik
miyelin protein 22 (PMP 22 ) periferik sinir sistemi miyelininin küçük bir
unsurudur.
Merkezi sinir
sisteminin ak madde hastalıkları başlıca primer
ve sekonder miyelin hastalıkları olarak
sınıflandırılabilir. Primer miyelin
hastalıklarında, etkilenen yapılar oligodendrosit ve/ veya
miyelin kılıfıyken, sekonder miyelin hastalıklarında (kollagen
vasküler hastalıklarda olduğu gibi) nöron-miyelin
yapısını besleyen damar etkilenerek ya da bizzat nöronu tutan
hastalıkların (motor nöron hastalığı gibi)
ileri evrelerinde miyelin yıkımıyla karşılaşılır.
Miyelinin
biyokimyasal yapısına göre miyelin hastalıkları dis- ve
demiyelinizan hastalıklar olarak gruplandırılabilir.
Tablo 1. Miyelin hastalıkları
Otoimmun
Akut disemine ensefalomiyelit
Akut hemorajik lökoensefalopati
Multipl skleroz
İnfeksiyöz
Progresif multifokal
lökoensefalopati
Metabolik /Toksik
Karbon monoksit zehirlenmesi
B12 vitamini eksikliği
Civa zehirlenmesi
Santral pontin miyelinolizis
Hipoksi
Marchiafava-Bignami sendromu
Radyasyon toksisitesi
Alkol/tütün ambliyopisi
Miyelin metabolizmasının kalıtsal
bozuklukları
Metakromatik lökodistrofi (MLD)
Canavan hastalığı
Adrenolökodistrofi (ALD)
Krabbe hastalığı
Alexander
hastalığı
Pelizaeus-Merzbacher
hastalığı
Fenilketonüri
Vasküler
Binswanger
hastalığı
DİSMİYELİNİZAN
HASTALIKLAR YA DA KALITSAL MİYELİN BOZUKLUKLARI
Bugünkü bilgilere göre, dismiyelinizan merkezi sinir sistemi
hastalıklarında miyelinin genetik kodlanmasındaki soruna
bağlı biyokimyasal bir bozukluk vardır. Bu grup
hastalıklarda oluşan anormal miyelin izleyen yıllarda
yıkılır. Kalıtsal miyelin hastalıkları adı
da verilen bu grup hastalıklarla daha çok çocukluk çağlarında
karşılaşılır. Çok geniş bir spektrum
oluşturan bu hastalıklar kısaca aşağıda izlenen
şekilde gruplandırılabilir:
1. Lizozomal
Bozukluklar
Miyelinin
sentezinde rol oynayan lizozomal enzimlerdeki sorun sağlıklı bir
miyelin oluşmasını engeller. Bu grubun en
tanınmış üyesi metakromatik lökodistrofi (MLD),
arilsulfataz - A enziminin defektine bağlı olarak ortaya çıkan
otozomal resesif bir hastalıktır. Değişik yaş
gruplarında farklı belirtilerle ortaya çıkabilir. Erken çocukluk
çağında başlayan ve ilerleyen, öncelikle motor, izleyerek mental
işlevlerdeki gerileme ile nitelenir. Oldukça tipik MR görüntülerinin
yanı sıra arilsulfataz A aktivitesinin ve ileti hızlarının
ölçümü tanıya ulaşmayı sağlar ( Şekil 1).
Günümüzde kesin bir tedavisi yoktur. Erken
dönemde yapılan kemik iliği transplantasyonunun, presemptomatik
hastalarda ya da nöropsikolojik işlevlerin korunduğu ve
bağımsız yürümenin olduğu erken dönemde
uygulanmasının yararlı olduğunu bildiren çalışmalar
vardır. Ülkemiz gibi akraba evliliklerinin nispeten sık
görüldüğü toplumlarda doğru tanı ve genetik
danışmanlık önem taşır.
Şekil 1. Metakromatik Lökodistrofi. Kranyal MR, proton ağırlıklı
aksiyel MR kesitlerinde, bilateral, simetrik, "U” liflerini
etkilememiş yaygın sinyal artışı
(Resim
İstanbul Tlıp Fakültesi, Noroloji Anabilim Dalı, Çocuk
Nörolojisi Birimi materyalinden sağlanmıştır).
2. “Peroksizomal”
Bozukluklar
Miyelin
yapımında rol oynayan peroksizomal enzim eksiklikleri sonucu ortaya
çıkan bu klinik tablolar içerisinde en tanınmışı
X’ e bağlı geçiş gösteren adrenolökodistrofidir (ALD).
Genetik metabolik defekte bağlı olarak çok uzun zincirli yağ
asitlerinin serumda artması ve beyin dokusu başta olmak üzere birçok
dokuya geçmesi klinik belirtilerin ortaya çıkmasına yol açar. Tablo;
çocukluk, ergenlik ve erişkinlik çağlarında başlayan
serebral; erken erişkinlik döneminde başlayıp başlıca
m. spinalis ve periferik sinirleri tutan (adrenomiyelonöropati-AMN);
erkek Addison’lu hastalada ALD‘nin biyokimyasal bulgularının
bulunduğu (bu hastaların erken dönemde tanınması genetik
danışmanlık ve ilerde serebral formların ve AMN’nin
gelişimini kontrol etmek bakımından önemlidir) ve asemptomatik
fakat ALD biyokimyasal bulgularını gösteren, ALD genini
taşıyan kadınlarda % 10-20 oranında 3-4. dekadda AMN’ye
benzeyen formlarla ortaya çıkabilir. Klinik tablo okul
başarısızlığı, ilerleyen demansiyel tablo
olabileceği gibi, lezyon lokalizasyonu ile ilgili olarak görme,
işitme bozuklukları ve öğrenme güçlüğü şeklinde ortaya
çıkabilir. İzleyen sürede diğer bulguların
katılmasıyla tablo demansiyel sendrom, piramidal kuadriparezi,
kortikal körlük ve nihai dönemde dekortikasyon postürü ve ölümle sonlanır.
Kranyal MRG incelemesinin yanı sıra, serumda artmış çok
uzun zincirli yağ asitleri ve elektrofizyolojik incelemeler tanıya
ulaşmayı kolaylaştırır (Şekil 2). Tedavi
yaklaşımı olarak erken dönemde, çok uzun zincirli yağ
asitlerinin (ÇUZYA) serumdaki düzeylerinin kontrol edilmesine ve kemik
iliği transplantasyonuna yönelik yoğun çalışmalar
sürmektedir. ÇUZYA’nin dokulara yerleşmesini önleyici tedaviler
(Lorenzo’nun yağı gibi) denenmekteyse de köklü bir tedavi yaklaşımı
henüz ortaya konmamıştır. Taşıyıcıların
belirlenmesi ve genetik danışmanlık burada da büyük önem
taşımaktadır.
Şekil 2. Adrenolökodistrofi. Kranyal MR.
Şekil
2A. GdDTPA injeksiyonundan sonra T1
ağırlıklı aksiyel kesitlerde, başlıca oksipital bölgelerde
ve yan ventriküllerin oksipital boynuzlarını çevreleyen, iki
yanlı simetrik hipointens lezyonlar ve çevrelerinde halka şeklinde
kontrast tutan bölgeler;
Şekil
2B. Aksiyel T2 ağırlıklı
kesitlerde yukarıda tanımlanan bölgelerde hiperintensite
görülmektedir
(Resimler
İstanbul Tlıp Fakültesi, Noroloji Anabilim Dalı, Çocuk
Nörolojisi Birimi materyalinden sağlanmıştır)
3. Organik
Asit ve Aminoasit Metabolizması Bozuklukları
Çok geniş
bir yelpaze oluşturan bu grup hastalıklar içersinde klinik pratikte
sık karşılaşılanlarından biri Canavan
hastalığıdır. Tablo, aspartoaçilaz (
N-acyl-L-aspartate amido hydrolase) eksikliğinden kaynaklanır.
Bütün etnik gruplarda görülmekle birlikte Eskenazi musevilerinin soyundan
gelenlerde daha sıktır. Otozomal resesif geçişlidir. E285A
ve Y231X olarak iki özgül aspartoaçilaz mutasyonu
tanımlanmıştır ve hastalık allelerinin çoğunu
kapsar. İlk bir yaş içerisinde makrosefaliye yol açan
hastalıklardan biri olan Canavan hastalığında görülen değişik klinik seyir tipleri ve
klinik tablolar genetik heterojenite ile açıklanabilir. Başlıca,
makrosefali, piramidal, serebellar bulgular, optik nöropati, epilepsi, mental
retardasyon ile nitelenir. Bazı tipleri çok hızlı kötüleşerek
ilk iki yaş içerisinde ölümle sonuçlanırken, bazı tipleri
yıllar süren yavaş progresif bir seyir gösterebilir ( Şekil
11,12,1314,15). Bilinen bir tedavisi bulunmamaktadır; risk
gruplarında moleküler taşıyıcı testlerinin yapılması
önerilir.
Şekil 3. Canavan Hastalığı. Kranyal
MR, T2 ağırlıklı aksiyel kesitlerde bilateral, simetrik,
yer yer "U” liflerinin etkilendiği yaygın sinyal
artışı
(Resim,İstanbul
Tlıp Fakültesi, Noroloji Anabilim Dalı, Çocuk Nörolojisi Birimi
materyalinden sağlanmıştır)
4. Özgül Gen
Defekti ile Birlikte Olan Dismiyelinizan Hastalık
Miyelinin
proteolipid proteininin kodlanmasındaki genetik sorun Pelizaeus-
Merzbacher hastalığına yol açar. X’e bağlı
geçtiği için erkek çocuklar etkilenir. Farklı formları olabilen
bu hastalıkta sık karşılaşılan klinik tablo çok
yavaş progresif giden, ön planda motor ve ardından mental
gelişme gecikmesidir. Çarpıcı pandüler nistagmus, altta spastik
paraparezinin eşlik ettiği kuadriparezi, serebellar bulgular ve
horlama bir erkek çocukta gözlenirse ilk akla gelmesi gereken
tanılardandır. Tablo çok yavaş ilerlediği için
kolaylıkla “cerebral palsy” ile karıştırılabilir
(klasik tip). Tip I-klasik, Tip-II-konnatal (belirgin hipotoninin hakim
olduğu bu tablo spinal musküler atrofiye benzer) ve Tip-III tranzisyonel
(klasik ve konnatal formların bir kombinasyonudur) formları
vardır. Tanı için, klinik ve MR görüntülerinin
yarattığı kuşkunun genetik eksikliğin belirlenmesiyle
doğrulanması gerekir. Tedavi yaklaşımları belirtilere
yönelik destekleyici tedavidir. Genetik danışmanlık önem
taşır (Şekil 4).
Şekil 4. Pelizaeus-Merzbacher hastalığı. Kranyal MR, T2
ağırlıklı aksiyel kesitlerde periventriküler ve
subkortikal ak maddeyi etkileyen, yaygın, simetrik, yer yer "U”
liflerini etkilemiş ve ipliksi uzantılarla kortekse
yaklaşmış hiperintensite
(Resim,
İstanbul Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı, Çocuk Nörolojisi
Birimi materyalinden sağlanmıştır).
5. Bilinmeyen
Metabolik Bozukluğa Bağlı Miyelin Bozuklukları
Bu grup
içersinde merozin negatif konjenital müsküler distrofilerden söz edilebilir.
Erken çocukluk döneminde hatta intrauterin başlayabilen bu grup
hastalıklarda kas zaafı, atrofi ve kontraktürlerine MR görüntülerinde
ak madde hiperintensitesi eşlik eder (Şekil ). Bir dönem sonra bu
görüntü kaybolabilir. Mental durum genellikle iyidir. Bu tablonun
altındaki metabolik defekt bilinmemektedir. Semptomatik ve destekleyici
tedavi uygulanır.
Bugünkü
bilgilerimize göre, demiyelinizan hastalıklarda miyelinin biyokimyasal
yapısı normaldir. Çevresel ve/veya
endojen bir faktör miyelin ve/veya oligodendrositi etkileyerek hastalık
tablosuna yol açar. Sık karşılaşılan nörolojik
hastalıklardan oluşan bu grubu aşağıdaki
başlıklar altında gözden geçirmek yararlıdır.
Giriş
Multipl
skleroz (MS) yaklaşık 150 yıl önce
tanımlanmıştır. 1800’lü yılların ilk
yarısına ilişkin bilgi olmaması multipl sklerozun nispeten
yeni bir hastalık olduğu şeklinde yorumlanır. St Lidwina of
Schiedam (1380-1433)’da 18 yaşında yineleyici bir nörolojik
hastalık ortaya çıkmıştır. Bunu 1824’te Olivier’in
bildirisi izler. Bundan kısa süre sonra Carswell, patolojik anatomi
atlasında bir multipl skleroz olgusu sunmuştur. İzleyerek,
Cruveilhier klinik olgu sunumlarıyla birlikte multipl sklerozun tüm
patolojik tanımını atlasında basmıştır.
Frerichs, Valentiner, Turck, Rokitansky ve Rindfleisch konuya önemli
katkılarda bulunmuşlardır. 1866’da Vulpian tanımlanan bu
patolojik tabloya “sclérose en plaque” adını önerdi. Jean Martin
Charcot multipl sklerozun farklı ve özgün bir tablo olduğu konusunda
en önemli rolü oynamıştır. Charcot ayrıca
hastalığın klinik spektrumu ve histolojik görünümünü de
tanımlamış; inflamasyon ve miyelin kaybının
temel histopatolojik görünüm olduğuna dikkat çekmiştir. Pierre Marie
1884’te ilk kez multipl sklerozun infeksiyöz bir nedeni olabileceğini öne
sürmüştür. Bu hipotez hala tartışmalıdır.
Demiyelinizan hastalıkların anlaşılması konusunda
önemli bir adım, 1935’te “deneysel alerjik ensefalomiyelit” in Rivers
tarafından tanımlanmasıyla atılmıştır.
İzleyen yıllarda değişik tiplerde demiyelinizan
hastalıklar tanımlanmıştır.
Multipl
skleroz merkezi sinir sistemi ak maddesinin yineleyici ya da ilerleyici
inflamatuar, demiyelinizan hastalığıdır. 20-40
yaşları arasında, travmadan sonra en sık
karşılaşılan önemli bir özürlülük nedenidir.
Patolojik
olarak, multifokal demiyelinizasyon alanlarıyla nitelenir. Aksonlar
kısmen korunurken, oligodendrositlerin kaybı ve astrogliozis dikkat
çekicidir.
Bazı klinik
tablolar multipl skleroz için niteleyici olmakla birlikte, sıklıkla
klinik kuşkuyu doğrulamak ve diğer olasılıkları
dışlamak için yardımcı araştırma yöntemlerinden
yararlanmak gerekir. Bu incelemelerin bazıları multipl sklerozlu
hastalarda hastalık aktivitesini izlemede de yararlı olabilir. Son
zamanlarda hastalık etyopatogenezini, miyelin yıkım ve
onarım mekanizmalarını anlamamızda önemli gelişmeler
olmuştur. İdeal bir tedavisi olmamasına karşın,
multipl skleroz için birçok yeni tedavi araştırılmaktadır;
ve birçoğu yakın zamanda kullanım için hazır
olacaktır.
Patogenez ve
Fizyopatoloji
Multipl
sklerozun patogenez ve fizyopatolojisi tam olarak
anlaşılamamıştır. Multipl skleroz
plaklarının oluşumunda önemli olabilecek birçok mekanizma ileri
sürülmüştür:
1. Otoimmunite
2. Genetik yatkınlık
3 İnfeksiyon ve diğer çevresel nedenler
4. Rastlantısal demiyelinizasyon
İnandırıcı
bir ipucu olmamasına karşın, diyet ile ilgili nedenlerin,
toksinlerin tablonun ortaya çıkışında rol
oynayabileceği ileri sürülmüştür. Gerçek fizyopatoloji,
olasılıkla birden fazla nedene bağlıdır.
1. Otoimmunite
Ontogenez
sırasında otoreaktif lenfositler normal olarak klonal azalmaya
giderler, bazıları kurtulabilir. Antijenlere tepki vermezler.
Otoreaktif T ve B hücrelerinin düşük düzeyleri normal bireylerde de
meydana gelebilir. Bu hücrelerin kendi vücut hücrelerine karşı
tepkisizliği kırıldığı zaman otoimmun
hastalık oluşur. Multipl skleroz ve diğer otoimmun
hastalıkların bu toleransın kaybı sonucu
geliştiği düşünülür. Toleransı (vücut antijenlerine
tepkisizliği) kıran olası bir mekanizma, kendine ait ve
yabancı antijenler arasındaki moleküler benzerliktir. Otoreaktif
T4 lenfositleri yapısal olarak benzerlik gösteren yabancı
antijenlerle karşılaşınca aktive olabilirler. Bazı
bulgular multipl sklerozda moleküler benzerliğin rol
oynadığını gösterir.
Birçok viral ve bakteriyel peptid sadece MBP’e
benzerlik göstermekle kalmaz, bazıları multipl sklerozlu
hastaların spesifik T hücre klonlarını da aktive edebilirler.
Kan beyin bariyerindeki sızıntı tek başına
toleransı kırabilir ve merkezi sinir sistemine reaktif lenfositlerin
girişini kolaylaştırabilir. Multipl skleroz fizyopatoloji ve
patogenezinde bu ana destek hastalığın başlıca hayvan
modeli olan deneysel alerjik ensefalomiyelit (DAE) ile bir analoji
oluşturur. DAE, suni yaratılmış bir durum olup multipl
sklerozun spontan oluşmuş bir otoimmun modeli yoktur. Miyelin bazik
protein, DAE’in oluşturulabilmesi bakımından multipl sklerozdaki
otoimmun hedef için önde gelen bir yapıdır. MBP’ye hümoral ve T hücre
yanıtları hem multipl sklerozlu hastalarda hem de
sağlıklı kontrollerde bulunmuştur. Yanıt aktif
yineleyici (relapsing) multipl skleroz hastalarında daha yüksek olabilir.
MBP’ye reaktif T hücreleri multipl skleroz hastalarının periferik
kanından da elde edilmiştir. Beyin omurilik sıvısı
(BOS)’nda MBP’ye reaktif B ve T lenfositleri ve anti- MBP Ig hem multipl
sklerozlu hastalarda hem de diğer nörolojik hastalıklarda bulunur. Bu
bulgular doku hasarının derecesiyle bağıntılı
fakat etyoloji ile ilgili değildir. Diğer merkezi sinir sistemi
antijenlerine karşı bağışıklık
yanıtları tamamen araştırılmamıştır,
ancak araştırılmaları önemli olabilir. Beyin omurilik
sıvısında MBP’e özgül B hücreleri ve olası T hücreleri
multipl sklerozda otoimmun bir yanıtın mevcudiyetini destekler. Bu
yanıt birincil (primer) olaya sekonder artık merkezi sinir sistemi
antijenlerinin serbestlemesiyle olabilir, bu nedenle otoimmunitenin ne
genişlikteki bir patolojiden sorumlu olduğu kesin değildir.
2. Genetik
Yatkınlığın Rolü
Ailevi olgular
ve epidemiyolojik veriler, multipl sklerozda multigenik bir
kalıtımsal yatkınlığı destekler. Çok
sayıdaki aday gen araştırılmıştır, sonuçlar
tartışmalıdır. Geniş çaplı araştırmalar
az sayıda aday bölge ortaya koymuştur.
Yapılan asosiyasyon
çalışmalarında sınıf II doku grubu kompleksi
alleleri DR15 ve DQ6 (DRB1* 1501 ve DQB2* 0602) ve aynı
bağlantı grubu içersinde TNF-alfa’yı kodlayan gen
arasında bir asosiyasyon ortaya koymuştur. Türk multipl skleroz
popülasyonunda da DRB1*1501 DQA1*0102 DQB1*0602 ve Akdeniz
ülkeleri multipl skleroz popülasyonunda
karşılaşılan DRB1*04 DQA1*03 DQB1* 0302 haplotipleriyle,
istatistiksel olarak anlamlı bir birliktelik bulunmuştur. Bununla
birlikte bu haplotip ile geçen risk küçüktür. Bağlantı
çalışmaları ailevi yatkınlıkta sadece küçük bir rol
oynadığını gösteren bu lokusun
bağlantısını doğrulamamıştır.
İncelenen aday genler listesinde birçok adezyon molekülleri,
bağışıklık sistemi reseptörleri, ya da aksesuar
molekülleri, sitokinleri ve onların reseptörleri ya da antagonistleri,
kemokinler, büyümeyi sağlayan moleküller ve de miyelin-oligodendrosit
biriminin yapısal genleri yer alır. İlginç olarak, Türk
multipl skleroz ailelerinde yapılan tüm genom taraması bütün genom
düzeyinde anlamlı bir yatkınlık bölgesi ortaya koymamakla
birlikte, miyelin bazik protein geninin kodlandığı 18. kromozom
üzerindeki q23 bölgesinde bağlantı saptanmıştır.
Finlilerde benzer bulgu elde edilmiştir. Finlilerle Türkler arasında
tarih öncesi döneme uzanan ilişki ve dillerinin aynı ailenin üyesi
olması bu iki topluluğun uzun süre yakın ilişki içersinde
olduğunu ya da uzak bir genetik ilişkinin bulunduğunu
düşündür. Multipl sklerozlu hastaların %20‘sinin en az bir etkilenmiş
akrabası vardır. Ailevi tutulma oranı, 1998 ve 2002
yılarında yapılan taramalarda klinik materyalimizde %3-4
bulunmuştur. Tüm etnik gruplarda, birinci sırada kardeşlerin,
ikinci sırada ise ebeveyn ve çocukların etkilendiği
saptanmıştır. Hastaların birinci derece
akrabalarının yaklaşık %4’ü multipl skleroz
geliştirebilir; genel popülasyon ile
karşılaştırıldığında bu da
artmış bir riski gösterir. Multipl skleroz hastalarının
oranını araştıran bir çalışmada aileye
dışardan katılan akrabalar incelendiğinde genetik
faktörlerden dolayı ailevi dağılımın daha önemli
olduğunu ortaya koymuştur. İkiz çalışmaları
multipl skleroz gelişiminde hem genetik hem çevresel etkileri
destekler. Aynı yumurta ikizleri, çift yumurta ikizlerine göre
multipl skleroz geliştirmeye daha yatkın bulunmuştur.
Mevcut
bulgular multipl skleroza artmış yatkınlıkta çok
sayıda (50 civarında) genin etkileştiğini gösterir.
Yakın zamanlarda HLA bölgesi dışında IL-2RA ve IL-7RA
bölgeleriyle multipl skleroz arasındaki ilişkinin gösterilmesi tedavi
yaklaşımları bakımından umut verici olmuştur.
3.
İnfeksiyon ve Diğer Çevresel Nedenler
Multipl
sklerozun başlatılması ve sürdürülmesinde viral
infeksiyonların rolü uzun bir süredir tartışmalıdır.
Koyunlarda ve keçilerde visna virüsü, köpeklerde canine distemper
virus ve Theiler’s murine ensefalomiyeliti, hayvanlarda
demiyelinizasyon nedeni olarak bilinen viral infeksiyonlardır. Viral
infeksiyonlar insanda da demiyelinizasyon nedeni olabilir. Örneğin
progresif multifokal lökoensefalopati (JC papilloma virus), subakut sklerozan
panensefalit (kızamık virüsü) ve insan T hücre lenfotrofik ya da
lösemi virüsü tip I ( HTLV-1 ile miyelopati).
Bir virüsün multipl skleroz
patogenezinde rol oynayabilmesinin birçok yolu vardır:
1. Merkezi sinir sistemi dışındaki
geçici ya da kalıcı bir infeksiyon otoreaktif T hücrelerini moleküler
benzerlik ya da superantijen gibi diğer non-spesifik nedenlerle aktive
edebilir.
2. Geçici merkezi sinir sistemi infeksiyonu bir
olaylar dizisi başlatabilir (foster otoimmunite)
3. Yineleyici merkezi sinir sistemi
infeksiyonları yineleyen inflamasyon ve demiyelinizasyonu
hızlandırabilir.
4.Süreğen merkezi sinir sistemi infeksiyonu,
başlatılan inflamatuar reaksiyon oligodendrositleri etkileyebilir ya
da doğrudan yıkabilir.
Spekülasyon ve epidemiyolojinin ötesinde multipl
sklerozda bir viral infeksiyon için az bulgu vardır. Özgül olmayan immun
aktivasyondan dolayı ilk serolojik incelemeleri yorumlamak güçtür. Birçok
multipl skleroz hastası, kızamık, herpes simpleks gibi virüslere
karşı BOS’ta artmış antikor titrelerine sahiptir. Fakat
bunun da özgül olmadığı görülür. Daha yeni tarama
teknikleriyle BOS’ta ve beyinde viral genom araştırmaları
HTLV-I ile multipl sklerozun birlikte bulunacağı iddiasını
reddettirmiştir. Çok duyarlı bir yöntem kullanarak BOS’ta reverse
transcriptase aktivitesi belirlenmemiştir, böylece herhangi bir
retrovirus olasılığı dışlanmıştır.
Son zamanlarda insan herpes virüsü 6
(HHV-6), Epstein Barr virüsü (EBV) ve Chlamydia pneumoniae multipl sklerozun
olası tetikleyicileri olarak ilgi odağı haline
gelmişlerdir. HHV-6 ile ilgili bulgu hem kontrol hem multipl skleroz
hastalarında plak yakınındaki oligodendrositlerde, kontrollerde
ise oligodendrosit sitoplazmasında bulunur. Bu bulgu devam
eden bir merkezi sinir sistemi infeksiyonunu düşündürür.Virüsler,
diğer mikroplar ve multipl skleroz arasındaki ilişkiye ait son
sözleri söylemek için çalışmalar sürmektedir.
İnfeksiyöz
olmayan diğer çevresel nedenler
Oral
kontraseptifler, aşılar, cıvalı diş dolguları,
güneş ışınları, D vitamini aktivitesi, iklim ve hava
koşulları, diyet ve beslenme alışkanlıkları
yoğun olarak araştırılmış başlıca
nedenlerdir; ancak hiçbiri ile kesin bir neden-sonuç ilişkisi
kurulabilmiş değildir.
Başlangıç
yaşının rolü, infeksiyonlar ve gebelik gibi tetikleyici
nedenler, diabetes mellitus,
hipertansiyon,
neoplaziler, psoriasis ve uveit ile birlikteliklerin altında yatan
nedenler de diğer
önemli
araştırma konularıdır.
4.
Rastlantıya Bağlı Demiyelinizasyon
Sinir dokusu
içindeki immun aktivite özgül olmayan bir şekilde miyelin
yıkımı ile sonlanabilir. İmmun yanıtın
immunoglobulinlerden başka miyelin ya da oligodendrosit için toksik
olduğundan kuşkulanılan, çözünebilen birçok ürünü bilinir.
Proinflamatuar sitokin TNF-alfa, in vitro oligodendrosit apoptozu ve miyelin
yıkımının nedenidir. Diğer çözünebilen maddeler
potansiyel olarak toksiktir.
Epidemiyoloji
ve Risk Faktörleri
Multipl
skleroz nadir bir hastalık değildir. Yeryüzünde milyonlarca
insanı, sadece ABD’de 400.000 kişiyi etkiler. Türkiye’de
yapılmış resmi bir prevalans ve insidens
çalışması bulunmamakla birlikte, Kıbrıs Türk kesiminde
yapılan bir epidemiyolojik çalışma sıklığın
24/100.000 olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye
hastalığın sık görüldüğü Kuzey Avrupa ile nispeten
seyrek görüldüğü Asya arasında bir ara bölgede yer almaktadır (Şekil
5). Sıklığın 2500 kişide 1 olduğu tahmin
edilmektedir.
Şekil
5. MS'un coğrafi dağılımı (32
numaralı kaynaktan alınmıştır)
Belirtiler
genellikle genç erişkinlik döneminde yani 20-40 yaşları
arasında başlar ve 24 yaşında tepe noktasına
ulaşır. Genellikle 15-50 yaşları arasında sık
görülen hastalıkta belirtiler, çocukluk çağında ya da 50
yaşından sonra da başlayabilir. Kadınlarda erkeklere
göre 2 kez daha sık rastlanır. Multipl skleroz beyazlarda ve
Avrupa kökenlilerde sıktır. Diğer ırklar ve etnik
popülasyonlar değişen derecelerde yatkınlık gösterir. Siyah
Afrikalılardaki durum iyi bilinmezken, Afrika kökenli
Amerikalı’larda beyazların yarısı
sıklığında görülür. Bu, çevre faktörleri ve etnik
karışımla açıklanabilir.
Multipl
skleroz tropikal bölgelerde nadirdir ve prevalansı ekvatordan
uzaklaştıkça (kutuplar dışında) orantılı bir
şekilde artar (Şekil 5). Çevre faktörlerinden
sıklıkla söz edilmekle birlikte, etnik yatkınlık önem
taşımaktadır. Çevre faktörlerinin ortaya konmasında
göçlerle multipl sklerozun demetler ya da epidemiler halinde görülmesi
önemlidir. Multipl skleroz riskinde göç yaşı önemli bulunmuştur.
On beş yaşından önce yüksek riskli bir bölgeden düşük
riskli bir bölgeye göç edildiğinde multipl skleroz riski azalır. Bu
yaştan sonraki göç ise riski etkilemez. On beş yaşından
önce düşük riskli bir bölgeden yüksek riskli bir bölgeye göç, multipl
skleroz riskini arttırır. Bazı bölgelerde epidemiler bildirilmiştir.
İzlanda ve Faroe adalarından bildirilen, ikinci dünya
savaşı sırasında İngiliz birliklerinin işgali
sırasında bir patojen ile karşılaşma üzerinde
durulmuştur. Epidemiyolojik bilgiler genetik olarak duyarlı
kişilerde bir çevre faktörünün tetiklemesi ya da neden olmasıyla
multipl skleroz ortaya çıktığını düşündürür.
Ailesel
sıklık ve dağılım birçok genin
yatkınlığa katkıda bulunduğunu gösterir ve bu
şimdiye kadar incelenen genetik lokuslarla geçen düşük relatif risk
ile uyumludur. Multipl skleroz’da demiyelinizasyona yol açan kesin çevre olaylarının
ne olduğu bilinmemektedir. Viral infeksiyonlar en olası
tetikleyici gibi görünür. Travma, gebelik soğuk iklim, ev
hayvanları, et tüketimi, işlenmiş et, süt ürünlerinin multipl
skleroz için riski değiştirebileceğinden
kuşkulanılmıştır, fakat hiçbiri
bağımsız multipl skleroz risk faktörü olarak
belirlenememiştir.
Patoloji
Multipl
skleroz’un patolojik işareti beyin ya da m. spinalisteki
plaklardır. Beynin gözle yapılan patolojik muayenesi
değişen derecelerde atrofi ve ventriküler dilatasyon ortaya koyarken,
m. spinalisin dıştan muayenesinde multipl skleroz plakları
görülebilir. Beyin kesitlerinde taze ve aktif plaklar sınırları
belirsiz pembe-sarı renkte görülürken, eski plaklar mavi-gri renkte ve
sınırları keskin olarak görülür. Lezyonlar genellikle 1-2 cm
çapında olup bazen birleşip geniş plaklar
oluşturabilirler. Plaklar periventriküler bölgede ve daha sık olarak
periventriküler ak madde, beyinsapı ve m. spinaliste görülürler. Bununla
birlikte, çok sayıda küçük plak, mikroskobik inceleme ile intrakortikal
miyelinli lifleri etkilemiş olarak kortekste görülür (Ayrıca
bakınız: Nöropatoloji).
Akut multipl
skleroz plaklarının en erken bulgularından biri manyetik rezonans
görüntüleme incelemelerinde de görülen kan- beyin bariyerinin
bozulmasıdır. Kan beyin bariyerinin bozulması lezyon
patogenezinde kritik bir erken basamak olarak görünür.
Kan beyin bariyeri beyin endotelyal hücreleri
arasında sıkı bileşkelerden (tight junction) oluşur.
Multipl skleroz beyninde bu yapının bozulmadığı
görülür. İmmunkompetan hücreler, sitokinler ve kemokinlerin
trans-endotelyal yol ile MSS’ye geçtikleri düşünülür. Aktif plakların
histolojik incelemesi perivasküler lenfosit infiltrasyonu, makrofaj ve az
miktarda plazma hücre infitrasyonu ortaya koyar. Plakta miyelinin
yıkıldığı ve miyelin debris ile onu temizleyen
makrofajlar görülür. Makrofajlar plak merkezinde aktiftir, soyulan miyelini
fagosite ederler. Reaktif astrositlerin de plakta aktif olduğu
görülür. İmmunohistokimyasal çalışmalarda aktif plaklarda
sitokinlerin arttığı görülür, bu bulgu devam eden
immunoreaktiviteyi ortaya koyar. Plaklarda soluk oligodendrositler bulunur ve
genel olarak sayıları azalmıştır. Yeni bir
çalışma plaklarda yaygın remiyelinizasyonu
doğrulamıştır. Biyopsi ve otopsi, materyalinden gelen
bilgiler multipl skleroz lezyonlarının heterojenitesini
vurgulamıştır. Araştırıcılar 4 farklı
tipte patolojik şekil (patern) tanımlamışlardır.
Bazı lezyonlar başlıca inflamatuar (Tip I ve II) olup,
ayırt edilebilen prekürsör hücrelerden kaynaklanan aktif
oligodendrositlerin korunmasıyla birlikte remiyelinizasyon gösterirler.
Diğer hastalarda ise yaygın oligodendrosit harabiyetiyle birlikte
viral ve toksik apoptozis ve nekrozda görülenlere benzer bir tablo vardır
(Tip III-IV).
Multipl sklerozda immun geçişli hasarın
özgül hedefi tam olarak belirlenememiştir. Daha yeni patolojik
çalışmalar, multipl sklerozda gri madde üzerinde
odaklanmıştır ve korteks ile derin gri madde
yapılarında çok miktarda lezyon saptanmıştır.
İntrakortikal plakların doğası ak maddede görülenlerden
farklı olup daha az inflamasyon, önemli miktarda reaktif mikrogliozis
vardır. Bu bulgular, bugüne değin başlıca bir ak
madde hastalığı olarak ele alınan multipl skleroz konusunda
yeni soruları gündeme getirmiştir.
Klinik
Tablolar, Belirti ve Bulgular
Multipl
skleroz çok çeşitli klinik tablolara yol açabilir (Tablo 2). Birçok
bulgu ve belirtiler karakteristiktir ve pek azı hastalık için
patognomiktir. Aksine bazı belirtiler atipik, bazıları ise
farklı tanıya götürecek kadar nadirdir.
Hatalığın seyri değişebilir.
Tablo 2.
Multipl Sklerozda Başlangıç Belirtileri
____________________________________________________________________
Belirti
%
Motor
50
Duysal
30
Görme
bozukluğu
22
Ataksi/tremor
20
Diplopi
12
Vertigo
7
Sfinkter
kusuru
6
Diğer
5
Başlangıç
monosemptomatik ya da polisemptomatik olabilir. ______________________________________________________________________
Duysal
belirtiler multipl sklerozda en sık
karşılaşılan ilk belirtilerdir ve sonuçta hemen bütün
hastalarda ortaya çıkar. Duyu kaybı (uyuşukluk), paresteziler (karıncalanma),
dizesteziler (yanma) ve hiperesteziler sıktır. Bunlar herhangi
bir dağılımda olabilir, bir ya da iki ekstremitede,
ekstremitelerin bir bölgesinde, gövde, yüz ya da kombinasyon şeklinde
görülebilir.
Multipl skleroz’un
en çarpıcı nüksleri duysal m. spinalis sendromları ve Oppenheim’ın
kullanılmayan el sendromudur. Sık
karşılaşılan tablo bir ayaktan ya da elden uyuşma ve
karıncalanmanın başlaması, izleyerek önce ipsilateral sonra
kontrolateral yükselmesidir. Eşlik eden belirtiler sıklıkla
dengesizlik, zaaf, idrar yetiştirememe, kabızlık, Lhermitte
bulgusudur (başı öne eğince vücuda yayılan
elektriklenme hissi). Brown- Sequard sendromu, duysal disosiyasyon ve
hemiparezi ile ortaya çıkabilir. Duysal m. spinalis sendromu, ilk
belirtilerin ipsilateralinde medial arka kordondan başlayan, gelişen
bir demiyelinizan lezyonu yansıtır. Vücudun bir tarafında
kuşkulu bir duyu kaybı meydana gelebilir. Duysal m. spinalis
sendromları multipl sklerozda sıktır. Genç bir insanda ortaya
çıktığında multipl sklerozu düşündürür, kolayca
düzelir ve tekrarlar, kortikosteroide yanıtlıdır.
Oppenheim’ın kullanılmayan el sendromunu gösteren hastalar, sübjektif
uyuşukluğun yanı sıra diskriminatif ve proprioseptif
işlevleri kaybederler. Bu el yazısında ve bilgisayar
kullanmada, düğme ilikleme, objeleri tutmada, özellikle göz kontrolü
kalktığında, güçlüklere yol açar. Bu durum alt ekstremite
belirtileri olmaksızın iki yanlı olarak ortaya çıkabilir.
Sorumlu lezyon ya servikal m. spinaliste ya da beyinsapında lemniskal
yollardadır. Bu sendrom genellikle aylar içinde yineler. Oppenheim’ın
kullanılmayan el sendromu çok özgül bir belirtidir ve nadiren
diğer nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir.
Multipl
skleroz hastalarının büyük çoğunluğu kalıcı duyu
kusuru gösterirler. Bu genellikle alt ekstremite distalinde vibrasyon ve
pozisyon duyusunda azalma şeklindedir. Kaşıntı, nüks
sırasında ya da paroksizmal olarak dermatomal
dağılımda ortaya çıkabilir. Ağrı multipl
sklerozun ana bir belirtisi değildir, eğer meydana gelirse
hastayı rahatsız eder. En sık karşılaşılan
ağrı alt ekstremitelerdeki dizestezik ağrılardır.
Medulla spinalis tutulumu kök giriş bölgesindeki lezyonlardan ileri gelen
radiküler ağrı paroksizmleri, bacak ya da gövdeyi saran
rahatsız edici basınç, sıkışma duyularıdır.
Ayrıca multipl sklerozda trigeminal nevralji (TGN) %5 oranında
görülebilir. Belirtilere yönelik tedavilere yanıt vermeyen ve cerrahi
tedavi gerektiren TGN görülebilir. Multipl sklerozda piramidal yol
işlev bozukluğuna sık rastlanır. Kas zaafı,
spastisite, ve refleks artışına yol açar.
Motor belirti
ve bulgular akut ya da süreğen ilerleyici
olarak görülebilir ve genellikle diğer belirtilerle birliktedir.
Paraparezi, kuadriparezi, hemiparezi, bir ekstremitede zaaf sık
karşılaşılan belirtilerdir. Müphem belirtiler genellikle
egzersizle ya da ısı ile kötüleşir. Gövde kaslarındaki zaaf
m. spinalis lezyonlarından ileri gelir ve anormal postüre neden olur. M.
spinalis ve beyinsapı lezyonları bazen solunum kaslarında
güçsüzlüğe yol açabilir. Bacaklarda sertlik gibi spastisite belirtileri,
yürüme ve dengeyi bozabilirler; ya da ekstensor ve fleksor spazmlar
özürlülüğün diğer nedenleridir. Kas atrofisi genellikle kullanmamaya
bağlı gelişir. Alt motor nöron liflerini uyaran bazı lezyonlar,
ön boynuz hücresinin kendisi segmental zaaf ve atrofi, refleks azalması
nedeni olabilir.
Genelde
hastaların % 17’si,Türk kohortunda ise %14.5’inde optik nöropati, multipl
sklerozun başlangıç belirtisidir ve % 50 den fazla hasta
yaşamı sırasında bir optik nöropati atağı
geliştirebilir. En sık karşılaşılan belirti
birkaç gün içersinde gelişen bir gözde görme azalmasıdır.
Özellikle göz hareketleri sırasında göz çevresinde ağrıya
görsel belirtiler eşlik edebilir, ya da öncesinde görülebilir. Bilateral eşzamanlı
optik nöropati erişkinlerde sık değildir fakat formal görme
alanı testi beklenmeyen eksiklikler ortaya koyabilir. Çocukların ve
Asya’lı hastaların daha sıklıkla bilateral optik nöropati
gösterdiği bildirilir. Muayenede aferent pupilla defekti , görme
keskinliğinin azalması, renk algılamasında bozulma ve
sıklıkla bir merkezi skotom ortaya konur. Gözdibi muayenesi
genellikle normaldir, fakat bazen daha çok çocuklarda olmak üzere
papillit ya da venöz kılıflanma ortaya konabilir.
Kalıcı görme bulanıklığı, değişen renk
algısı, Uthoff belirtisi (vücut ısısı
arttığında, görmenin bulanıklaşması ve kısa
süre içinde düzelmesi) görülebilir. Bazen ilerleyici görme bozukluğu
meydana gelir ve multipl skleroz hastalarında optik nöropati öyküsü
olmaksızın gözdibi muayenesinde ya da
uyandırılmış potansiyel incelemelerinde,
sıklıkla optik sinir tutulma bulgusu olabilir (Ayrıca
bakınız: Uyandırılmış Potansiyeller).
Serebellar
yollar multipl sklerozun seyrinde
sıklıkla etkilenir fakat başlangıçta baskın olarak
serebellar sendrom nadirdir. Belirtiler, dismetri, disdiadokinezi, aksiyon
tremoru, kompleks motor hareketlerin bozulması ve denge
kaybıdır. Belirtiler hafif koordinasyon bozukluğu ve yürüme
ataksisinden, hareketle uyarılan belirgin tremora ve dengenin tam
kaybına kadar değişebilir. Uzun süreden beri multipl sklerozu
olanlar özel bir yürüme biçimi ve ataksik dizartri geliştirebilir.
Sık
idrara gitme, yetiştirememe m. spinalis lezyonlarından ileri gelir ve
multipl skleroz hastalarında sık
karşılaşılır. Mesane fonksiyon bozukluğu
belirtileri geçici olabilir ve alevlenme ile meydana gelir, fakat
sıklıkla kalıcıdır. Veziküler duyumların
artması
yüksek
kapasiteli mesane ve detrusor kasının incelmesi ve bozulmasıyla
mesane atonisine yol açabilir. Bu geriye dönmeyen bir durumdur. Beyinsapı
idrar kontrol merkezinin bağlantısının kesilmesi, üriner
sfinkter ve detrusor kaslarında kontraktür ya da
detrusor-sfinkter disinerjisine yol açar. Meydana gelen yüksek
basınç hidronefroza yol açabilir ve tedavi edilmezse kronik
renal yetmezlik gelişir.
Seksüel
işlev bozukluğu multipl sklerozda
sık karşılaşılan ama seyrek sözü edilen bir
konudur. Yaklaşık olarak hastaların 2/3 ü azalmış
libido bildirirler. Erkeklerin 1/3 ünde sertleşme, aynı oranda
kadınlarda vajinal kayganlıkta değişme sorunları
görülür. Doğrudan nörolojik etkilenmenin yanında, duyu kaybı,
fizik sınırlılıklar, depresyon, yorgunluk ek olarak multipl
sklerozlu hastalardaki seksüel güçlüklere katkıda bulunur.
Ayrıca eşin tavrı, psikolojik nedenler ve reddedilme korkusu
libidonun kaybında önemlidir.
Şiddetli vertigo
ile birlikte bulantı ve kusma bazı multipl skleroz
atakları sırasında görülebilir.
Medial
longitüdinal demetin lezyonları internükleer oftalmoplejiye yol
açabilir ve multipl sklerozlu hastalarda diplopinin en sık
karşılaşılan nedenidir. Semptom verir hale geldiğinde
lateral bakışta horizontal diplopi oluşturur ve genellikle
yineler. Nörolojik muayenede, lezyonla aynı taraftaki gözde tam olmayan ya
da yavaş adduksiyon, karşı gözde ise abduksiyon
sırasında nistagmus ortaya çıkar. Disosiye nistagmus eski
ya da silik internükleer oftalmoplejinin eski ve tek bulgusu olabilir. İki
yanlı internükleer oftalmopleji multipl sklerozu kuvvetle gösteren bir
bulgudur. Nadiren neoplaziler, infarkt mitokondriyal sitopatiler,
Wernicke ensefalopatisi, Chiari malformasyonu internükleer oftalmoplejiye neden
olur. Nistagmus, yavaş sakkadik hareketler, bozulmuş oküler takip,
oküler dismetri, serebellar ve vestibüler yolların lezyonlarıyla
meydana gelirler. Kranyal sinir tutulumuna bağlı diplopi multipl
skleroz hastalarında alışılmış değildir.
Bazen n. abdusens parezisine bağlı meydana gelir, fakat okülomotor ve
troklear sinir tutulumu nadirdir. Manyetik rezonans görüntülemede (MRG)
beyinsapında multipl skleroz plaklarının görülmesi akut
beyinsapı nükslerinin ortaya çıkışından daha
sıktır. Kortikospinal, spinotalamik, lemniskal, vestibüler ve
serebellar yollar tümüyle etkilenebilir. Ayrıca, kranyal sinir tutulumu,
beyinsapı çekirdekleri ya da mevcut ve çıkan lifleri etkileyen
lezyonlar m. spinalis uzun demetleri ve çekirdek bulguları yüzünden
trigeminal sinir sıklıkla etkilenir. Yüz siniri parezisi çok nadir
meydana gelir, önceden belirti olmadan hastalarda Bell paralizisinin
olması son derece nadirdir. Akut tek yanlı işitme kaybı,
oldukça nadir bir belirtidir. Yutma güçlüğü sıklıkla 9, 10,
12. kranyal sinirlerin etkilenmesiyle genellikle geç dönemde ortaya çıkar.
Bugün için kognitif
bozukluklar multipl sklerozlu hastaların %40-70’inde bulunur.
Yaş, multipl sklerozun süresi, fizik özürlülük, kognitif işlev
bozukluğu hakkında önceden fikir vermez. Multipl sklerozda MRG’de
görülen total lezyon yükü kognitif bozulmanın derecesiyle bağıntılı
olabilir. Beyin atrofisi, genişlemiş ventriküller ve korpus
kallosumun incelenmesi de kognitiv işlev bozukluğunu belirleyebilir. Sıklıkla
sorunlar müphemdir ve standart mental durum değerlendirmelerinde ortaya
konamayabilir. Multipl sklerozda bellek bozulması, dikkatsizlik,
yavaş bilgi işleme, kavramları özetlemekte ve karmaşık
soyutlamada güçlükler saptanır. Zeka genel olarak etkilenmez. Afazi,
apraksi, agnozi gibi kortikal belirtiler alışılmamış
bulgulardır. Kortikal ve subkortikal lezyonlarda meydana gelebilen homonim
hemianopsi de nadirdir. Belirgin ak madde tutulmasına karşın
agrafisiz aleksi, iletim tipi afazi, saf kelime
sağırlığı multipl skleroz hastalarında
bildirilmemiştir.
Duygulanım
bozuklukları multipl skleroz popülasyonunda
genel popülasyondan daha sıktır. (Ayrıca bakınız: Nörolojik Hastalıkların Psikiyatrik
Yansımaları) Bu hem anksiyete hem de depresyonu içerir. Bu semptomların hiçbiri
fizik ve kognitif özürlülük ya da MRG’de görülen lezyon yükü ile ilgili
değildir. Hastalar bazen emosyonel durumlarıyla ilgili olmayan,
kontrol edilemeyen ağlama ve daha az sıklıkla gülme
atakları yaşarlar. Kortikobulber yolların kesilmesi bu
belirtilerden sorumludur (psödobulber). Yorgunluk, özürlülük ve depresyonla
ilişkisi olmayan “pervasive” bir belirtidir. Ciddi şekilde etkilenen
hastalarda hem fizik hem de mental aktiviteleri başlatma güçlüğü
olabilir ve kolaylıkla yorulurlar. Diurnal bir patern niteleyicidir ve
normal sirkadiyen paterni izler. Örneğin, kötü semptomlar öğle saatlerinde
ortaya çıkar, akşam saatlerinde düzelir.
Multipl
skleroz belirtileri önceden kestirilebilir şekilde dalgalanabilir.
Bunlardan biri Uthoff fenomenidir. Bu fenomende görme
bulanıklığı güçlü bir eksersizin ardından ya da
pasif olarak ısıya maruz kalmakla ortaya çıkar. Bu ataklar vücut
ısısı normale dönünce ya da dinlenmeden sonra geçer.
Ateşle birlikte araya giren infeksiyonlar belirtileri
kötüleştirebilir ve bir nüksle karışabilir. Isı
duyarlığı muhtemelen ileti bloğu ile ilgilidir, çünkü
demiyelinize aksonlar normal miyelinli liflere göre iletiyi geçirmede yavaştır.
Paroksizmal
belirtiler multipl skleroz için niteleyicidir.
Uyarının lateral yayılmasıyla, başka bir
deyişle efaptik ileti ile demiyelinizasyon
alanlarında aksonlar arasında oluştuğuna
inanılır. Belirtiler tipik olarak süre bakımından
kısadır (saniyelerden 2 dakikaya kadar) ve sık olarak
oluşur, bazen günde onlarca kez yinelenebilir. Hiperventilasyon, bazı
duysal uyarılar ve postürlerle uyarılabilir.
Tonik spazmlar sıklıkla bir taraftaki kol ve bacağı etkilerler, bazen
yüz, bir bacak, her iki bacak etkilenir. Bu spazmlar kortikospinal demet
boyunca herhangi bir yerden kaynaklanabilirler. Genellikle akut bir ataktan
düzelme fazı sırasında başlar, birkaç ay sonrada tekrarlar.
Yoğun ağrı, aynı tarafta ya da çapraz duysal belirtiler
bunlara eşlik edebilir. Multipl sklerozda çok çeşitli duysal
belirtiler görülebilir, örneğin karıncalanma, yanma,
kaşınma, keskin nöraljik ağrı sıktır. Paroksizmal
zaaf olabilir, ama nadirdir. Trigeminal nevralji genç bir kadın hastada,
iki yanlı olarak görüldüğünde multipl skleroz ilk akla gelmesi
gereken tanılardan biridir. Lhermitte bulgusu (boyun fleksiyonu ile
uyarılan geçici duysal belirtiler) genellikle elektriksel ve
karıncalanma duyusu şeklinde tanımlanır, omurga ve
bacaklara doğru yayılır. Lhermitte bulgusu B12 vitamini
eksikliği, spondiloz, Chiari malformasyonu, tümörler, sisplatin
kemoterapisinden sonra da görülebilir. Paroksizmal dizartri/ataksi, paroksizmal
diskinezi/distoni, paroksizmal diplopi, bu belirtilerin kombinasyonu dahil
birçok paroksizmal belirtilerle nadiren karşılaşılır. Fasiyal
miyokimi ve hemifasiyal spasm aylar süren diğer ek
belirtilerdir ve beyinsapı demiyelinizasyonundan kaynaklanır. Epileptik
nöbetler multipl skleroz’lu hastaların %5’inde görülür. Fokal
motor nöbetler olasılıkla sekonder jenaralizasyonla en sık
görülen nöbet tipidir. Nöbetlerin oluşumunda iki özellikten söz
edilebilir. Nadiren fokal başlayan nöbetler multipl sklerozun erken
döneminde ortaya çıkar ve sonra yineler. Multipl sklerozun geç
döneminde ortaya çıkan nöbetler kronik problemlerle ilişkilidir ve
sıklıkla kontrolü güçtür.
Multipl
sklerozda çok odaklı merkezi sinir sistemi tutulması olup, akut
kötüleşmeler ve iyileşmeler, ya da nörolojik bulguların
yavaş ilerlemesi söz konusu olabilir. Nörolojik işlev
bozukluğunun tek bir dönemi, alevlenmenin tipik zaman seyrini izlerse
multipl sklerozu telkin edebilir.
Nörolojik
bulguların sinsi ilerlemesi merkezi sinir sisteminde tek bir bölgeye
sınırlı olması multipl sklerozda görülebilir, fakat
diğer olası nedenler araştırılmalıdır.
Multipl sklerozun seyri 4 grupta incelenebilir:
1.
“relapsing-remitting” (RR) (yineleyici),
2. progresif
“relapsing” (PR) (ilerleyici yineleyici),
3. primer
progresif (PP) (birincil ilerleyici),
4. sekonder
progresif (SP) (ikincil ilerleyici).
İyi
gidişli veya selim (benign) multipl skleroz
terimi genellikle uzun süreden beri (>10 yıl) multipl sklerozu olan ve
çok az özürlülük gelişmiş (<3.5 EDSS) ya da hiç
özürlülüğü olmayan hastalar için kullanılır. Benign multipl
skleroz kavramı özellikle son yıllarda yeni ve erken tedavi
yaklaşımlarının öneminin vurgulanmasıyla dikkatleri
bir kez daha çekmiştir. Serilerin yaklaşık %20’sini
oluştururlar. Bu grubun yaşamlarının sonuna kadar benign
grupta kalıp kalmayacaklarına ilişkin veriler
tartışmalıdır. Kötü gidişli (malin) multipl
skleroz bazen sık ve tam düzelmeyen ataklar geçirip, özürlülüğü
hızla ilerleyen, bazen de akut fulminan demiyelinizan sendromlu hastalar
için kullanılır.
Multipl
sklerozda merkezi sinir sitemi dışında tutulan tek organ gözdür.
Uveit ve retinal periflebit multipl skleroz hastalarının
%10’unda meydana gelir. Uveit arka “intermediate” bölgeyi tutabilir,
nadiren de ön bölümü tutar. Sarkoidoz, Reiter’s sendromu, Behçet
hastalığı, inflamatuar barsak hastalığı, SLE gibi
diğer inflamatuar hastalıklara ya da sifiliz, tüberküloz, Lyme
hastalığı gibi infeksiyöz durumlara benzer. Gözdibi
muayenesinde venöz kılıflanma olarak periflebit görülür.
Histolojik olarak beyin ak maddesinde bulunan perivasküler inflamasyona benzer
bir inflamasyon retinada bulunur. Burada Schwann hücreleri tarafından
yapılan periferik miyelin vardır.
Multipl
sklerozlu hastalarda periferik sinir ve sinir köklerinin
demiyelinizasyonunun yanı sıra akut inflamatuar demiyelinizan
polinöropati ve kronik inflamatuar demiyelinizan poliradikülopati konusunda
az sayıda yayın vardır. Bu vakaların bir kısmı
muhtemelen iki ilişkisiz hastalık sürecini tesadüfi bir arada
gösterir. Bununla birlikte merkezi ve çevresel sinir sistemi birçok
antijeni paylaştıkları için - MBP dahil- otoimmun reaksiyonun
ya da viral infeksiyonun hem merkezi hem de çevresel sinir sistemini
etkilemesi söz konusu olabilir. Bir otoimmun hastalığı olan
kişi diğerleri bakımından artmış bir risk
taşır. Multipl sklerozlu hastalarda sistemik ve organa özgül
otoimmun hastalıkların prevalansı popülasyon
çalışmalarında, daha yüksek bulunmamakla birlikte aile
bireylerinde yüksek bulunmuştur. Gerçekte multipl skleroz ile romatoid
artrit arasında negatif bir birliktelik gözükür. Beyin tümörleriyle
hematolojik malinitelerde artmış bir risk
bulunmamıştır.
Kliniğimiz multipl skleroz birimi
materyalinin Ocak 2000 tarihinde yapılan
değerlendirmesinde, İstanbul’da yaşayan 1025
hastanın demoğrafik özellikleri elde edilmiştir.
Kadın:erkek dağılımı 2:1 (700 kadın, 325
erkek), yaş ortalaması 58.2+ /- 13.4 (12-72 arasında
değişmektedir) bulunmuştur. Olguların % 84.3’ü (n= 864)
klinik olarak kesin (KK multipl skleroz), % 13.4 (n=137) klinik olarak olası
(KO multipl skleroz), %1.8’inde (n=18) laboratuvar destekli olası multipl
skleroz (LDO multipl skleroz), %0.6’sında (n=6) laboratuvar destekli kesin
multipl skleroz (LDK multipl skleroz) saptanmıştır.
Bu olguların %73.8’i yineleyici
(“relapsing-remitting”), %12.4’ü (n= 127) ikincil ilerleyici (sekonder
progresif), %9.6’sı (n=98) yineleyici ilerleyici ( relapsing- progressive)
%3.7’si (n=38) ise birincil ilerleyici (primer progresif) bir seyir
göstermiştir.
Ilk belirtilerin ortaya
çıktığı yaş 28.1 olarak belirlenmiştir
(7-58 yaş arasında değişmektedir). Ortalama
hastalık süresi 18.7 yıl ve izleme süresi 8.9 yıldır. Bu
kohortun başlangıç belirtilerinin dağılımı Tablo
2’de görülmektedir Ortalama yaşamda kalış süresi 45.80+ /-
0.49 (SE), %95 CI (44.83, 46.76) bulunmuştur. Başlangıçtan 15 ve
25 yıl sonra yaşamda kalış oranı sırasıyla
98.3 ve 96.7 dir.
Olguların %50’si 7.0 EDSS
puanına 29.27 + /- 1.35 (SE) yılda
ulaşmıştır ( % 95 CI, 26.62; 31.32) . Bu bulgular Türk
multipl skleroz popülasyonundaki klinik ve demografik özelliklerinin batı
tipi multipl skleroz ile uyumlu olduğunu ortaya koymaktadır.
Tablo 3. Multipl skleroz tanısında klinik tablolar
Multipl
sklerozu düşündüren klinik tablolar
15-50
yaşlar arasında başlama
MSS’de
çok sayıda odağın etkilenme bulguları
Optik nöropati
Lhermitte
bulgusu
İnternükleer
oftalmopleji
Yorgunluk
Vücut
ısısının artmasıyla kötüleşme
Multipl
sklerozu düşündürmeyen klinik tablolar
10
yaşından önce 60 yaşından sonra başlangıç
Periferik
sinir sisteminin tutulması
Hemianopsi
Rijidite,
sabit distoni
Afazi,
apraksi, agnozi, aleksi, ihmal (“neglect”) gibi kortikal bulgular
Erken demans
Tanı
Multipl
skleroz tanısının köşe taşı nörolojik öykü ve
muayenedir.
1965’te
Schumacher Kurulu kesin MS tanısı için 6 madde belirlemişti.
1.
Nesnel MSS işlev bozukluğu,
2. Ak madde
yapılarının etkilenmesi,
3. MSS’de 2 ya
da daha fazla bölgenin etkilenmesi,
4. ”Relapsing-remitting” ya da progresif seyir (> 6ay)
5. 10-50 yaşlarında başlangıç,
6. Belirti ve bulguların bu alanda çalışan uzman nörolog tarafından daha iyi bir açıklamasının olmaması.
Bu tanı
ölçütleriyle tanıya ulaşılırken herhangi bir
yardımcı laboratuvar yöntemi kullanılmamıştı. Bu
ölçütler, 1983 yılında Poser ve arkadaşları tarafından
beyin omurilik sıvısı (BOS) bulgularının,
uyarılmış potansiyellerin (UP) ve nörogörüntülemenin
eşliğinde değiştirildi. Bu ölçütler daha çok
araştırmalara katılacak olgular için geliştirildi.
Ardından (2001), McDonald ve arkadaşları MR görüntülemeden
yararlanarak, olası ve kesin multipl skleroz için gereken zaman
aralığını belirlemek için ayrıntılı ölçütler
belirlediler. Bu ölçütlerle tanısal değerlendirmenin sonucu MS,
olası MS ve MS değildir olarak gruplanır. Bu ölçütler daha yeni
olarak (2005) Amerikan MS Derneğinin bir komitesi tarafından yeniden
gözden geçirilerek genişletilmiştir (Tablo 4). Bütün tanı
ölçütlerindeki ana hedefler lezyonların klinik ve radyolojik olarak zaman
ve MSS içersindeki dağılımını gösterme esasına
dayanır. Hastalığın erken döneminde tanı ölçütlerini tamamlamayan
hastaların durumu klinik olarak tartışmalı kalır.
Klinik ve radyolojik olarak MS’i düşündüren monofazik, ilk bulgu olarak
ortaya çıkan tablo, klinik izole sendrom (KİS) olarak
adlandırılır; ve izleyen 5 yıl içersinde MS geliştirme
riski taşır.
Akut disemine
ensefalomiyelitte olduğu gibi aynı anda gelişen lezyonları
ayırt etmek için de paraklinik testler yardımcı olur. ADEM gibi
olgularda paraklinik testler sıklıkla normal olur. Tek bir MRG
incelemesinde hem kontrast tutan hem de tutmayan lezyonların bulunması
zaman ve mekan içerisinde sürecin yayılmasını göstermez, bu ADEM
gibi monofazik süreçlerde de görülebilir. BOS’ta oligoklonal band ve yüksek IgG
indeksi destekleyici BOS bulgularıdır.
Yardımcı
testler, multipl skleroz tanısını doğrulamak ve
diğer olasılıkları dışlamak üzere
sıklıkla gerekli olur. Periferik kan incelemesi, birçok infeksiyöz,
diğer inflamatuar ve hematolojik sorunu dışlamakta yardım
edebilir. Akciğer grafisi başlıca sarkoidoz ve paraneoplastik
sendromlar olmak üzere diğer bazı olasılıkları
değerlendirmekte gereklidir. Oftalmolojik muayene ise görme
kaybının diğer nedenlerini belirlemeye yardım edebilir.
Manyetik
rezonans görüntüleme incelemeleri, BOS muayenesi,
uyandırılmış potansiyeller özel bir bulgu ortaya
koymaları bakımından sıklıkla faydalıdır.
Beyin MRG’si
multipl skleroz için en duyarlı incelemedir ve BT’den çok daha
yararlıdır. Klinik olarak kesin multipl sklerozlu hastaların
%85-95’inin beyin MRG’sinde patolojik bulgu saptanır (Şekil 6).
Azalmış T1 ve artmış T2 ağırlıklı
odaksal sinyal alanları, artmış su içeriği ile birlikte
demiyelinizasyonu gösterir. Multipl skleroz lezyonlarının MRG
görünümleri özgül değildir, benzer görünümler küçük, damar
infarktlarında, Lyme hastalığında, tropikal spastik
paraparezi / HTLV-1 eşlik eden miyelopati (TSP / HAM), sarkoidoz, sistemik
lupus eritematozus, Sjögren sendromu, mitokondriyal sitopatiler,
vaskülitler, ADEM ve normal yaşlanmanın sonucunda
görülebilir.
Şekil 6. Multipl skleroz
(serebral tutulma). Kranyal MR.
Şekil 6A. T2
ağırlıklı aksiyel kesitlerde, başlıca
periventriküler ve subkortikal ak maddede, yer yer birleşme eğilimi
gösteren, multifokal hiperintens multipl skleroz plakları.
Şekil 6B. T2
ağırlıklı aksiyel kesitlerde arka çukurda,
başlıca orta serebellar pedinkülü etkilemiş multipl skleroz
plakları.
Şekil 6C. AT1
ağırlıklı aksiyel
kesitlerde sol frontal bölgede belirgin hipointens görülen (black hole)
multipl skleroz plağı ve ona eşlik eden plaklar.
Şekil 6D. Resim C'de görülen frontal
hipointens multipl skleroz plağının kontrast madde verildikten
sonra belirgin kontrast madde tuttuğu, yani aktif olduğu
görülmektedir
(Resimler,
İstanbul Tıp Fakültesi, Noroloji Anabilim Dalı Multipl Skleroz
Birimi materyelinden saşlanmıştır).
Şekil 7. Multipl
skleroz (spinal tutulma). Kranyal MR.
Şekil 7A. T2
ağırlıklı sagittal kesitlerde, dorsal m. spinaliste
yaklaşık 2 vertebra korpusu uzunluğunda, intrameduller,
hiperintens, fuziform görünümlü multipl skleroz plağı.
Şekil 7B. T2
ağırlıklı sagittal kesitlerde, servikal m. spinaliste C1-C2
de, C4-C5'te, C6-C7'de multipl skleroz ile uyumlu plaklar görülmektedir.
Şekil 7C. GdDTPA
verilmesnden sonra T1 ağırlıklı aksial kesitlerde, servikal
m.spinalis ve beyinsapından geçen kesitte, üst servikal m. spinaliste,
hafif kitle etkisi olan, halka şeklinde kontrast madde tutan fuziform
multipl skleroz plağı görülmektedir
(Resimler,
İstanbul Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı Multipl Skleroz
Birimi materyelinden sağlanmıştır).
Bu
lezyonların multipl skleroz için özgüllüğü, lezyonların
sayısı, büyüklüğü, yeri ve şekli göz önüne alınarak
artabilir. Bu özellikle 50 yaşın üzerinde olanlar için önem
taşır. Kuvvetle multipl sklerozu gösteren MRG özellikleri, lezyon
sayısının 3’ten fazla olması, lezyonların büyüklüğünün
6mm den büyük olması, uzun eksenlerinin lateral ventriküllere dik olarak
uzanan oval şekilli lezyonların bulunması, periventriküler,
korpus kallozum ve arka çukurda yerleşmeleri şeklinde özetlenebilir.
İleriye
dönük yapılan MRG incelemeleri multipl skleroz lezyonlarının
gelişimini gösterir. Gadolinium-DTPA tutan lezyonlar, kan beyin
bariyerinin bozulduğunu gösterir ve bazen T2 ağırlıklı
lezyonların gelişiminden önce ortaya çıkabilir ve ortalama 2-4
hafta sürerler. Ancak, bu süre bazen uzayabilir. Yeni oluşan T2
ağırlıklı lezyonların kenarları
yumuşaktır ve birkaç hafta içersinde genişler. Bir stabilizasyon
döneminden sonra, T2 ağırlıklı lezyonlar geriler ve ödem
çözüldükten sonra çevredeki ak maddeden daha belirgin olarak ayrılır.
Çoğu kez artmış T2 ve azalmış T1
ağırlıklı sinyal değişikliği ile demiyelinizasyon
ve gliozisi gösteren patolojik bulgu kalır.
Hastalığın
MRG aktivitesi gerek yeni tekrarlayan ve büyüyen lezyonların gerekse
kontrast tutan lezyonların sayısı ile belirlenir ve klinik
aktiviteden çok daha fazladır. Bu gerek merkezi sinir sisteminin belirti
vermeyen bölgelerinin etkilenmesi, gerekse akson kaybının bulunup
bulunmadığına göre belirti veren ve vermeyen lezyonlar
arasında fizyopatolojik bir farktan dolayıdır.
Özürlülük ile
beyin MRG’sinde belirlenen ak maddedeki lezyonların hacmini yansıtan
lezyon yükü arasında sadece zayıf bir bağıntı
vardır. Bazı hastalarda ağır nörolojik bulgular
saptanırken, pek az MRG anomalisi görülür ya da tersi olabilir. Bu fark
kısmen değişen m. spinalis etkilenmesi ile açıklanır,
fakat bu farkın bir bölümünü bilinmeyen fizyopatolojik bir neden
açıklayabilir. Manyetik rezonans görüntüleme, yeni klinik
çalışmaların önemli bir parçası olmuştur.
Hastalık aktivitesini ortaya koyma bakımından MRG çok
duyarlı olduğu için, periyodik MRG muayenesi nüks
sıklığı ve özürlülüğü izlemekten çok daha kolay
şekilde tedavi etkisini belirleyebilir. Birçok çalışmada
MRG ikincil, pek azında ise birincil olarak sonucu belirleyen veri
olarak kullanılmıştır.
Ek MRG
tekniklerinin multipl skleroz tanısında yararlı olduğu
doğrulanmıştır. M. spinalis’in MRG incelemesi klinik
olarak kesin multipl skleroz olgularının % 80’inde farklı
lezyonlar gösterir (Şekil 7). Bazı “inversion recovery”
teknikleri T2 ağırlıklı görüntülerden BOS sinyalini
dışlar ve hem beyin hem de omurilik MR görüntülemesinde
lezyonların kontrastını ve duyarlığını
artırır. Diğer bir “inversion recovery” tekniği yağ
sinyallerini baskılar ve optik sinir lezyonlarını göstermede
yararlıdır. Manyetizasyon transfer görüntüleme protonların makromoleküler
çevresinin avantajına sahiptir ve sıklıkla geriye dönebilen,
erken, ödemli lezyonları, kronik demiyelinizan geriye dönmeyen ve gliotik
lezyonlardan ayırt edebilir. MR spektroskopi, multipl skleroz
hastalarının lezyon gösteren ve göstermeyen ak maddesinde oluşan
biyokimyasal değişiklikleri belirlemede kullanılır.
Multipl
sklerozda BOS muayenesi değerli bir tanı aracıdır.
Hastaların 1/3’ ünde akut atak sırasında lenfosit
hakimiyetli bir pleositoz olabilir, nadiren hücre sayısı 50’yi
aşabilir. Total protein genellikle hafifçe yükselmiştir, kan beyin
engeli içerisinde immunglobulinlerin sentezinden dolayı gama-globulin
oranı yüksektir. Beyin omurilik sıvısı immunglobulinin
çoğunluğu IgG dir. IgA ve IgM de yükselebilir. İntratekal IgG
yapımının ölçülmesi basit gamma-globulin düzeylerinin
ölçülmesinden daha yararlıdır. IgG indeksi ve sentez
hızı klinik kesin multipl skleroz (KKMS) olgularının
%70-90’nında artar. Beyin omurilik sıvısı
proteinlerinin izoelektrik odaklama yöntemi ile incelenmesi sıklıkla
immunglobulinin biribirinden ayrılmış bandlarını
ortaya koyar. Bunların her biri monoklonal bir antikordur. Serum ve BOS
oligoklonal bandlarını (OKB) karşılaştırmak
gerekir, çünkü periferik monoklonal gammopatiler BOS bulguları meydana
getirebilirler. Yanlış pozitif sonuçları azaltmak için tek bir
pozitif OKB bildirilmelidir. Klinik olarak kesin multipl skleroz
hastalarının %85-95’inde OKB saptanmakla birlikte erken dönemlerde
belirgin olmayabilirler. OKB bir kez oluştuğunda süreklidir ve
görünümünü değiştirmez. Beyin omurilik sıvısında
miyelin komponentlerinin varlığı, anti- miyelin antikorları
ve kappa hafif zincirleri de multipl sklerozun tanısında
kullanılmıştır. Bu yapıların özgüllük ve
duyarlığı oligoklonal bandlardan daha azdır.
Uyandırılmış
potansiyeller, patolojinin yerini belirlemek ve
duyu yolları boyunca ileti hızını ölçmek için
yararlıdır. Görsel (GUP) ve duysal (DUP) uyarılmış
potansiyeller subklinik demiyelinizasyon bölgelerini ortaya koyabilir ve çok odaklı
seyri gösteren ipuçları sağlar. Beyinsapı
uyarılmış potansiyelleri (BUP) bazen bilgi vericidir. Optik
nöropati öyküsü olan hastaların % 90’dan fazlasında ve klinik olarak
kesin multipl sklerozlu olguların %85’inde optik nöropati öyküsü olmasa
bile GUP patolojik bulgu verir. KKMS’lu olguların yaklaşık
3/4’ünde DUP’ta yavaşlamış ileti bulunur. BUP’leri en az
duyarlıdır, patolojik bulgular yaklaşık %50
oranındadır.MRG, multipl sklerozda yaygın olarak uyarılmış
potansiyellerin yerini almıştır, çünkü tanıda daha
duyarlıdır ve ayrıntılı anatomik bilgi sağlar.
MRG, BOS
incelemeleri ve görsel uyarılmış potansiyeller gibi laboratuvar
incelemelerinin multipl skleroz tanısında etkin bir şekilde
kullanılması ve ulaşılan bilgi birikimi multipl skleroz
tanısında yeni tanı ölçütlerini gündeme getirmiştir
(McDonald ölçütleri 2001ve 2005 revizyonu). Bu yeni ölçütler, iki ya da daha
fazla lezyonun farklı zamanlarda merkezi sinir sistemini etkilemesi
yanı sıra adı geçen laboratuvar yöntemlerinin
kullanılması esasına dayanır. Sinir dokusu içerisinde
lezyonların dağılımı başlıca beyin MRG ile
değerlendirilir. Bir adet Gd-DTPA tutan lezyon ya da 9 adet T2
ağırlıklı MR lezyonu, en az bir tane infratentoryal , bir
ya da daha fazla jukstakortikal, ya da en az 3 tane periventriküler
lezyon bulunması yeni tanı ölçütlerinin MRG ayağını
oluşturur. Eğer BOS ya da GUP pozitif ise, saptanan 2 ya da
daha fazla MR lezyonu multipl skleroz ile uyumluysa tanı kesindir.
Eğer ilk multipl sklerozu düşündüren ataktan 3 ay sonra
bir tane kontrast tutan lezyon varsa, ya da ilkinden 3 ay sonra
tekrarlanan ikinci MRG’de bir tane Gd-DTPA tutan ya da yeni
T2 lezyonları saptanırsa zaman içersinde lezyon
artışı ortaya konmuş olur. Uygun klinik
başlangıcı olan fakat bütün tanı ölçütlerini
karşılamayan hastalar olası multipl skleroz olarak
adlandırılır. Klinik ve radyolojik izleme gerektirirler.
Tablo 4.
Multipl skleroz tanı ölçütleri (2005)
Klinik
(Ataklar) Nesnel
lezyonlar Tanı için ek gerekenler
2≥
2≥
Ek inceleme gerektirmez. Tablo MS
ile uyumludur (*)
2≥
1
MR ile MSS’de yeni lezyon gelişmesi
gerekir, ya da MR’da 2≥
MS
ile uyumlu MS lezyonu ve BOS
OKB (+) ya da yeni bir klinik atak
1
2≥
Tekrarlanan MR’larda yeni lezyon
gelişmesi ya da 2. klinik atak
1
1
Tekrarlanan MR’larda yeni MSS
bölgelerinde lezyon gelişimi ya
da MR’da 2≥
MS ile uyumlu
MS lezyonu ve BOS OKB
(+)
Tekrarlanan MR’larda yeni lezyon
gelişmesi ya da 2. klinik atak
0 (baştan
itibaren progresif) 1≥
1 yıldan beri hastalık progresyonu
ve aşağıdakilerden 3 ün 2
si
Pozitif beyin MRG (9 adet T2 lezyon
ya da 4≥ T2 lezyon, pozitif
VEP
Pozitif spinal kord MRG (2≥ fokal T2 lezyon)
Pozitif BOS
___________________________________________________________________________
Tablo 5. MS
tanısında paraklinik bulgular
___________________________________________________________________________
A.Pozitif MR
bulguları ( aşağıdakilerin 4
ünden biri):
· 1 kontrast tutan beyin ya da m. spinalis ya da kontrast tutan
lezyon yoksa, 9 adet T2 ( hiperintens) beyin ya /ya
da m. spinalis lezyonu,
· 1≥ infratentoryal ya da m. spinalis lezyonları,
· 1≥ jukstakortikal lezyon,
· 3≥ periventriküler lezyon,
(*) herbir m.spinalis lezyonu, beyin lezyonları ile birlikte
yeterli sayıda T2 lezyona ulaşmaya katkıda bulunur.
B. Hangi MR
bulguları zaman içersinde MSS’de dağılımı
gösterir ?
· Başlangıçtaki olaydan farklı bir yerde ilk olayın
başlamasından en az 3 ay sonra kontrast tutan bir lezyon
saptanması, ya da
· İlk klinik olaydan en az 30 gün sonra yapılan
referans MR ile herhangi bir zamanda yapılan MR
karşılaştırıldığında yeni bir T2
(hiperintens) lezyon görülmesi,
C. Pozitif
BOS’un anlamı nedir ?
· Oligoklonal bandların (OKB) BOS’ta bulunması fakat eş
zamanlı serumda bulunmaması, ya da
· Artmış IgG indeksi,
D. Pozitif
VEP’in anlamı nedir ?
· Gecikmiş ama iyi korunmuş dalga şekli
___________________________________________________________________________
Ayırıcı
Tanı (Tablo 6)
Merkezi sinir
sisteminin farklı alanlarına ilişkin işlev kaybına yol
açan, spontan olarak düzelebilen az sayıda nörolojik hastalık
vardır. Bununla birlikte multipl sklerozun çarpıcı
heterojenitesi yüzünden özellikle hastalığın ilk aktif
yıllarında birçok hastalık multipl skleroza benzeyebilir.
Diğer birincil idyopatik inflamatuar demiyelinizan merkezi sinir sistemi
hastalıkları multipl skleroz ile karışabilir. Akut disemine
ensefalomiyelit genellikle monofazik merkezi sinir sistemi demiyelinizasyonunun
nedenidir. Genellikle aynı yaşta çok odaklı ak madde
lezyonları oluşturmasına karşın akut disemine
ensefalomiyelit her zaman güvenilir bir şekilde multipl sklerozun ilk
atağından ayırt edilemeyebilir.
Tablo 6.
Multipl Sklerozun Ayırıcı Tanısı
İnflamatuar
hastalıklar
Granülomatöz anjiitis
Sistemik lupus eritematozus
Sjögren hastalığı
Behçet hastalığı
Poliarteritis nodosa
Paraneoplastik ensafalomiyelopatiler
Akut disemine ensefalomiyelopati
Postinfeksiyöz ensefalomiyelitler
İnfeksiyöz
hastalıklar
Lyme hastalığı
İnsan T-hücre lenfotropik virus tip 1 infeksiyonu (HTLV-I)
HIV infeksiyonu
Progresif multifokal lökoensefalopati
Nörosifiliz
Granülomatöz
hastalıklar
Sarkoidoz
Wegener granülomatozu
Lenfomatoid granülomatozis
Genetik
miyelin hastalıkları
Metakromatik lökodistrofi
Adrenolökodistrofi
Diğer
Spinoserebellar bozukluklar
Kraniyovertebral anomaliler
Vitamin B12 eksikliği
_______________________________________________________________________
Önceden
multipl skleroza ait belirtiler olmaksızın akut merkezi sinir
sistemi demiyelinizasyonu olan kişilerde, ADEM, “
Schilder’s myelinoclastic diffuse sclerosis”, “Balo’s concentric sclerosis”,
multipl sklerozun Marburg variantı gibi diğer klinik tablolar
daha olasıdır. “Neuromyelitis optica” da lezyonların
dağılımı ve yoğunluğu bakımından
multipl sklerozdan farklıdır. Birçok sistemik ve organa özgül
inflamatuar tablo merkezi sinir sistemi ak maddesini etkileyebilir. Optik
nöropati, miyelit ve diğer sendromlar bazen sistemik lupus eritematozus
ile birlikte meydana gelir. Bu otoimmun hastalığın multipl
skleroz gelişme riskini arttırdığı mı,
yoksa farklı bir patolojik süreç tarafından benzer tablolar
mı oluşturulduğu bilinmemektedir. Sarkoidoz sinir
sistemini birçok şekilde etkileyebilir, multifokal, kortikosteroide
yanıtlı ak madde lezyonları dahil olmak üzere multipl sklerozu
taklit edebilir. Sjögren sendromu bazen multipl skleroz ile birlikte olabilir,
fakat bu sıklıkla bir tesadüf eseridir. Behçet
hastalığı nadir olmakla birlikte multipl skleroza benzer
klinik ve MRG bulguları verebilir. Bazen sistemik bulgular
olmaksızın ya da silik sistemik bulgulara eşlik eden yineleyici
steroide yanıtlı nörolojik tablolar multipl skleroz ile
karışabilir. Ancak, genelde Behçet hastalığı sinir
sistemini etkilediğinde daha çok beyinsapını tercih eder ve
beyin omurilik sıvısı bulguları multipl skleroza göre daha
inflamatuardır. İzole demiyelinizan sendromlar bazen inflamatuar barsak
hastalığı ile birliktedir. Birçok vaskülitik sendrom (merkezi
sinir sisteminin primer anjitiisi, poliarteritis nodosa, Wegener
granülomatozisi, romatoid artrite eşlik eden vaskülit, Susac sendromu,
Eales hastalığı gibi) multipl skleroza benzeyebilir. Bununla
birlikte bu sendromlar korteksin tutulması, nöbetler, erken demans,
kişilik değişiklikleri, psikoz, MR görüntülemede büyük arter
alanlarını tutan lezyonlar ve iyileşme olmamasıyla
ayırt edilebilir. Özel vaskülitlerin niteleyici bulguları,
örneğin Eales hastalığında uveit ve vitre içi kanamalar,
Susac sendromunda retinal ve koklear tutulum, Wegener granülomatozisinde üst ve
alt solunum yolu tutulması doğru tanıda
yardımcıdır.
Nadiren
bazı infeksiyon hastalıklarının
ayırıcı tanısında da multipl sklerozu düşünmek
gerekebilir. Hem Lyme hastalığı hem de sifiliz çok odaklı
ak madde lezyonu meydana getirebilir. HTLV-I kronik progresif miyelopati
oluşturabilir (tropikal spastik paraparezi). Akut ya da yineleyen
miyelit herpes simpleks virus ya da varicella zoster virüsü tarafından
meydana getirilebilir. Progresif multifokal ensefalopati ve toksoplazma
apseleri, progresif nörolojik kötüleşme gösteren
bağışıklık sistemi baskılanmış
kişilerde düşünülmelidir. Beyin apsesi oluşumuyla birlikte
bakteriyel endokardit, subakut sklerozan panensefalit ya da kronik rubella
ensefalomiyelitinin bazı koşullarda düşünülmesi gerekebilir.
Özellikle ülkemizde tüberküloz, gerek klinik gerekse multifokal kontrast tutan
ak madde lezyonları bakımından ayırıcı
tanıda yer alır. T hücre bağışıklık
yanıtlarını etkileyen tüberkülozda nörolojik olmayan
infeksiyona, bağışıklık yanıtındaki
değişiklikler nedeniye merkezi sinir sisteminin demiyelinizan
hastalığı eşlik edebilir.
Beyin-damar
hastalıkları nadiren multipl
skleroz ile karışabilir. Bununla birlikte bazen çok akut
başlangıçlı bir multipl skleroz atağı ,özellikle daha
önce multipl skleroz tanısı almamış bir hastada, serebral
infarkta benzeyebilir. Çok sayıda serebral infarkt ile giden emboli,
koagülabilitenin arttığı durumlar ve vaskülitler multipl
skleroza benzer seyir ve MRG lezyonları meydana getirebilir. Damarsal
anomaliler de multipl skleroza benzer belirtiler meydana getirebilir.
Metastatik tümörlerin ve multifokal gliomaların multipl skleroza
benzeyebileceği bildirilmişse de çok nadirdir. Lenfomalar
sıklıkla multipl skleroza benzerler, çünkü ak maddeyi
etkilerler, lezyonları multifokal olabilir ve kortikosteroide yanıt
verebilir. Neoplasmlar multipl sklerozla karışabilen
paraneoplastik sendromlara yol açabilir. Hastalığın geç yaşta
başlaması, subakut ataksi, erken demans ve kişilik
değişiklikleri bu konudaki kuşkuyu arttırır. B12, E
vitamini eksikliği, santral pontin ve ekstrapontin miyelinolizis gibi az
sayıdaki metabolik hastalık multipl skleroza benzeyebilir. Lökodistrofiler
genellikle klinik ve MRG bulgularıyla kolaylıkla multipl
sklerozdan ayrılırlar. Mitokondriyal bozukluklar belirtileri
ve MR görünümleri multipl skleroza benzeyebileceğinden
ayırıcı tanıda dikkate alınmalıdır,
özellikle çocuk ve ergenlik döneminde ayırıcı tanıda önem
taşırlar. Multipl skleroza benzeyen bir tablo bazen Leber optik
atrofisinden sorumlu bir mutasyonla birlikte olabilir. Bu genellikle kadın
hastalarda görülür ve ailede görme kaybı öyküsü yoktur. Kobalamin
ve folat metabolizma bozuklukları, herediter spastik parapareziler,
spinoserebellar dejenerasyonlar, kalıtsal serebro- retinal vaskülopatiler
gibi nadir karşılaşılan metabolik hastalıklar ve
genetik bozukluklar göz önüne alınmalıdır.
Birincil
ilerleyici multipl skleroz tanısı koymadan önce tümör, ya da
spondilozisten kaynaklanan m. spinalis basısı
dışlanmalıdır. Chiari malformasyonları, sirengomiyeli,
sirengobulbi, diğer foramen magnum lezyonları, spinal artyeriovenöz
malformasyonlar, dural fistüllerin göz önüne alınması gerekir. Bu
yapısal bozukluklar görüntüleme ile kolayca dışlanabilir. Olivopontoserebellar
atrofi gibi dejeneratif hastalıklar birincil ilerleyici multipl
skleroza benzeyebilir. MRG ve BOS incelemesi ikisini ayırmada önemli
ölçüde yardım eder. Yakınmalara karşın klinik ve paraklinik
bulguların yokluğunda ya da belirgin fonksiyon kaybına
karşın,nörolojik hastalığın klinik bulgusu
olmaması, somatizasyon, konversiyon reaksiyonlarını akla
getirebilir.
Multipl
Sklerozda Tedavi Yaklaşımları
Bugün multipl
skleroz için tam koruyucu ya da şifa sağlayıcı bir tedavi
yöntemi yoktur. Mevcut birçok tedavi, atak
sıklığını azaltmayı, ataklardan düzelmeyi
böylece doğrudan atağa bağlanan sabit özürlülüğü önlemeyi,
belirtilerin hafifletilmesini sağlar, progresyonun yol
açtığı özürlülüğü, sürekli kötüleşmeyi
önlemeyi hedefler, fizik yetenekleri arttırır ve bazı
komplikasyonları önler. Ayrıca, multipl skleroz’un doğal
seyrini değiştiren tedaviler mevcuttur ve birçoğu da geliştirilmektedir.
İyileştirmeyi arttıran birçok ilaç araştırma
aşamasındadır.
Atak Tedavisi
Steroidler
multipl skleroz tedavisi için en sıklıkla kullanılan
ilaçlardır. Steroidler sitoplazmik reseptörlere bağlanarak hücre
nukleusunun içine girerler ve interlökin-1, interlökin-2, tümör nekroz faktörü
alfa, diğer proinflamatuar sitokinlerin transkripsiyonunu ve
kollagenaz, elastaz ve plazminogen aktivatör gibi proinflamatuar enzimleri
inhibe ederler. Bu antiinflamatuar etkiler multipl skleroz nükslerinin
akut tedavisi için kullanılmaktadır. Adrenokortikotrop hormon
(ACTH)’nun atak döneminde düzelme hızını
arttırdığı gösterilmiştir, fakat uzun süreli tedavi
edici etkisi yoktur. ACTH’ın önceden kestirilemeyen kortizon
yanıtı yüzünden oral steroid ve özellikle son zamanlarda intravenöz
metilprednizolon tercih edilen tedavilerdir. Optik nöropati tedavi
çalışmasından elde edilen sonuçlar, intravenöz
metilprednizolonun oral prednizolona göre düzelme hızını
arttırdığını ve gelecek atağın süresini geciktirdiğini
göstermiştir. İzleyen bazı çalışmalar, konunun
bazı tartışmalı yönleri olduğunu ortaya koysa da bu
yöntem çoğu kez pratik uygulamada genel kabul görür. İntravenöz
metilprednizolon tedavisi diğer akut multipl skleroz ataklarının
tedavisinde de kullanılan bir yöntemdir. Özürlülük yaratan atakların
tedavisi için önerilen doz 500-1000mg metilprednizolondur. Hastanın
özelliklerine göre oral steroid eklenebilir ya da eklenmez. Hastaların 1/3
ü steroidlerin kullanılmasına karşın bir ataktan sonra
yeterli iyileşme göstermeyebilir ve diğer tedaviler gerekir.
Multipl
Sklerozda Doğal Seyri Değiştirmeye Yönelik Tedaviler
Tedavideki
ana hedeflerden biri hastalığın doğal seyrini
değiştirmektir. Multipl skleroz klinik çalışmalarında,
atakların sıklık ve şiddetinin azaltılması,
süreğen ilerleyici döneme girişi önleme, özürlülüğün
ilerlemesini durdurma hedeflenir. MRG’de görülen hastalık aktivitesini
etkileme, değiştirme ikinci hedeftir. Birçok
bağışıklık sistemini baskılayıcı ya da
işlevini değiştiren ilaç değerlendirilmekte ve birçok
çalışma da sürmektedir.
Birçok
çalışma, bir purin antimetaboliti olan azathiopirinin multipl
sklerozun tedavisinde bir etkisi olabildiğini ortaya koymuştur. Kör
ve plasebo kontrollü çalışmaların bir metaanalizi, progresyonu
önleme ve atak sıklığını azaltmada hafif bir yarar
ortaya koymuştur. Daha yeni bir çalışmada beyin MRG lezyon
yükünü ve aktif büyüyen plak sayısını etkilediği de
bildirilmiştir. Azathiopirin toksisitesi ve etkisinin yavaş
başlaması yaygın kullanımını önler.
Karaciğer toksisitesi ve hematolojik yan etkilerinin yanında, malinite
geliştirme riskini arttırması dikkat edilecek özelliklerdir.
Pratik uygulamada bu yan etkiler başedilebilir düzeydedir. Retrospektif
bir çalışmada, Azathiopirin ile tedavi edilen multipl skleroz
hastalarında kanser sıklığı yüksek
bulunmamıştır, fakat bu potansiyel bir risk olarak kalır.
Siklofosfamid
alkilleyici bir ajan olup lenfositler dahil
hızla bölünen hücreler üzerinde sitotoksik etkisi vardır. Bu
özelliği ile güçlü bir bağışıklık sistemi
baskılayıcısıdır. Birçok çalışma, hem
yineleyici hem ilerleyici hastalarda yararlı olduğunu öne
sürmüştür. Bir çalışmada, ACTH, intravenöz metilprednizolon ile
birlikte verildiğinde yararlı olduğu öne sürülmüştür.
Diğer çalışmalarda uygun bir etki gösterilmemiştir.
Tutarsız sonuçların yanı sıra, hemorajik sistit, sterilite
ve malinite gelişme riski gibi ciddi yan etkiler yüzünden
silofosfamid yaygın bir kullanım alanı bulmamaktadır.
Bazı merkezler klasik tedavi yöntemlerinin başarısız
kaldığı durumlarda siklofosfamid kullanmaktadır. Birincil
ve ikincil ilerleyici seyir gösteren 15 olgumuzda, 6 ay süreyle aylık 1gr
uygulanan siklofosfamid pulse tedavinin, 15 yıllık izleme sonucunda
hastalığın ilerleme hızını
durdurmadığı ve hastaların yatağa bağlanmasını
engellemediği görülmüştür (basılmamış bilgi).
Siklosporin 3 klinik çalışmada değerlendirilmiş ve yararlı
bulunmuştur. Hipertansiyon ve serum kreatinin düzeyinin yükselmesi gibi
yan etkiler oldukça sıktır. Ayrıca nörotoksik etkilerine
bağlı özellikle dirençli nöbet gelişimi, pratik
kullanımını çok sınırlar.
Metotreksat bir folat antagonistidir ve romatoid artritte etkilidir. Bir
çalışmada haftalık düşük doz oral metotreksatın
sekonder progresif multipl skleroz grubunda üst ekstremite işlev
bozukluğunu geciktirdiği bulunmuştur, ancak bunun özürlülük
puanı üzerinde anlamlı bir etkisi olmamıştır. Pratik
uygulamamızda 35 primer ve sekonder progresif multipl sklerozlu hastada
haftada bir kez 7.5 mg/gün olarak, 2 yıl uygulanan metotreksatın
günlük hayatta ve özürlülük puanında bir değişiklik
yapmadığı görülmüştür (basılmamış bilgi).
Bir nükleotid
türevi olan kladribin ile yapılan bir ön araştırma, bu
tedavinin multipl sklerozdaki nüks oranını
azalttığını ve ilerlemeyi
yavaşlattığını ortaya konmuştur . Mart 2009
tarihinde tamamlanan kladribin çalışması (CLARITY),
kladribinin “relapsing-remitting” multipl sklerozda atakları (%33),
MR lezyon yükünü ve özürlülüğü plasebo grubuna göre anlamlı
şekilde etkilediğini ortaya koymuştur, sonuçları
Amerikan ilaç ve besin dairesinin (FDA) görüşüne sunulmuştur ve
yakın bir tarihte piyasaya çıkması beklenmektedir.
İnterferon
lar (IFN) antiviral ve
bağışıklık sistemini düzenleyici işlevleri olan
bir peptid sınıfıdır. Multipl sklerozda, interferon gama
ile yapılan bir pilot çalışma nüks oranının belirgin
artması nedeniyle sonlandırılmıştır.
Proinflamatuar bir sitokin olan gama interferon sinir dokusu içersinde
HLA II sunumunu arttırır. İnterferon alfa ve beta ise
benzer fizyolojik etkilere sahiptir ve antiiflamatuar T “helper” 2
yanıtının bir parçasıdırlar. Interferon beta 1b (Betaferon,
Betaseron) ABD’ de FDA tarafından onaylanan ilk ilaçtır. Yineleyici
multipl sklerozu olan geniş bir hasta grubunda yapılan
çalışma, hastaların 1/3’ünde iyilik
sağlandığını ortaya koymuştur. Atakların
şiddeti azalır. En çarpıcı gözlem ise beyin MRG
üzerindeki etkisidir. Plasebo kontrol grubunda ak madde lezyonları
birikmeye devam ederken, yüksek doz (8 MIU) IFN-beta 1b alan grubun beyin
MRG’sinde duraklama görülür ve lezyonlar daha büyük hacimlere ulaşmazlar.
Düşük doz interferon tedavisi alan hastaların plasebo grubuna göre
klinik planda kötüleştiği gözlenir. MRG’de ise olumlu bir etki
saptanır. Bu gözlem açıklanmadan kalır. Interferon beta 1b hem
Avrupa hem kuzey Amerika çalışmalarında ikincil ilerleyici
multipl skleroz için de yararlı bulunmuştur. İnjeksiyon yeri
reaksiyonu, grip benzeri belirtiler, karaciğer enzimlerinde yükselme ve
lenfopeni gibi yan etkiler genelde başedilebilir düzeydedir. Depresyon ve
“intihar girişimi” ile karşılaşılabilir. Interferon
beta 1b ile tedavi edilen 85 yineleyici multipl sklerozdan oluşan
grubumuzda “intihar girişimi“ oranı %2 dir.
IFN-beta 1b
tedavisinden 3 yıl sonra nötralizan antikor oluşma oranı
ise %38 olarak bulunmuştur. Bu antikorların ortaya
konmasında ve yorumlanmasında bazı güçlükler olup, genellikle
IFN tedavisinin 1. yılı sonunda ortaya çıkarlar ve izleyerek
kaybolurlar. Yakında tamamlanan bir çalışma bu antikorların
klinik ve radyolojik etkilerinin olmadığını ortaya
koymuştur, uzun süreli etkileri bilinmemektedir. Interferon beta’nın
başka bir formülü Amerikan ilaç ve besin dairesi tarafından
onaylanmıştır. Interferon beta 1a (Avonex) doğal IFN-beta
ile aynı aminoasid dizisine sahiptir ve farmakodinamik yönden
IFN-beta 1 b den farklıdır. Interferon beta -1 a’nın diğer
bir şekli olan Rebif ise haftada 3 kez 22 ve 44 mikrogram cilt altı
injeksiyon şeklinde uyğulanmaktadır. Bu çalışmalara
kaydedilen hastaların klinik durumları, tasarlanma biçimleri
çalışmaların birincil ve ikincil hedefleri birbirinden
farklıdır. Interferon beta 1a (Avonex) çalışmasında
izleme süresi daha kısadır.
Glatiramer
asetat (Copaxone) miyelin bazik proteininde
sıklıkla bulunan dört aminoasidin düzensiz bir bileşimidir.
Bileşimin etkili olduğunu gösteren bir ön çalışmadan sonra
randomize, çift kör, plasebo kontrollü, çok merkezli bir çalışma nüks
oranında %29 luk bir azalmaya neden olduğunu ve özürlülük üzerinde
hafif bir pozitif etkinin bulunduğunu ortaya koymuştur, MRG verileri
de etkinliği doğrular yöndedir.
“Relapsing-remitting”
multipl skleroz tedavisinde yeni tamamlanan,
karşılaştırmalı çalışmalar olan “ Betaferon
Efficacy Yielding Outcomes of a New Dose (BEYOND), Rebif ile
Copaxon’u karşılaştıran (REGARD) ve Betaseron ile
Copaxon’u triple dose gadolinium ve 3T MRG ile birlikte
karşılaştıran (BECOME) çalışmalarında
söz konusu ilaçların uzun süreli kullanımları ve etkinlikleri
benzer bulunurken, aktif RRMS’te ilk tedavi seçenekleri olduklarını
ortaya koymuştur.
Hastalık
sürecini kontrol eden ilaçların etkisi klinik izole
sendromlarda (KİS) araştırılmış, “Newly Emerging
Multiple Sclerosis for Initial Treatment” (BENEFIT), “Controlled High- risk
Avonex Multiple Sclerosis Prevention study” (CHAMPS) ve “Early Treatment of MS”
(ETOMS)” çalışmalarıyla erken tedavi ile klinik olarak kesin
MS’e dönüşme oranının istatistiksel olarak anlamlı
şekilde azaldığı ortaya konmuştur.
Bu
çalışmalarda belirlenen erken tedavinin uygun olduğu
hastaların klinik ve radyolojik özellikleri aşağıdaki
bildirilmiştir :
· ≥ 9 adet T2 lezyon,
· >1 adet Gd-DTPA tutan lezyon,
· Multifokal ortaya çıkması,
· Başlangıçtan itibaren klinik ve radyolojik olarak yüksek
hastalık aktivitesi ile beraberinde uzun pre-klinik dönem ya da agresif
klinik seyir,
· MR’da inflamasyonu gösteren devam eden beyin aktivitesi
Bağışıklık
sistemini baskılayıcı bir ilaç olan mitoksantron ümit
verici görünmektedir, fakat izleyen çalışmalar sadece orta derecede
etkiler ortaya koymuştur. Küçük bir çalışmada, yineleyici
multipl sklerozun intravenöz immunoglobulin ile tedavisi sonucunda daha az
sayıda ve şiddette atak gelişmesi yanı sıra özürlülük
birikimini azalttığı gösterilmiştir.
Hastalık
sürecini kontrol eden ilaç kullanmalarına rağmen sık atak
geçiren ve hastalık progresyonu olan hastalarda kombinasyon
tedavileri yapılabilir. Klinik olarak aktif hastalığı
olanlarda kullandıkları hastalık sürecini kontrol eden
tedavi yanında indüksiyon tedavisi önerilir:
· Geçen bir yıl içersinde kortikosteroid tedavi gerektiren
>2 atak,
· Tekrarlayan beyinsapı ya da m. spinalis atakları
· Son atağı izleyerek son 6-12 ay arasında EDSS> 3.0
olması,
· ≥3 Gd+, tek bir MR’da büyüklükleri> 3mm olan T2 lezyonlar
· Son 1 yıl içersinde ≥3 yeni T2 lezyonlar,
· Herhangi bir atrofi bulgusu
Birçok yeni tedavi test edilmektedir, diğer
birçoğunun değerlendirmesi ise sürmektedir. Total lenfoid
ışınlamanın multipl sklerozun kronik progresyonunu
durdurduğuna ilişkin ipuçları elde edildiyse de, bu
yaklaşımdan sonra immunosüpresif tedavi başlanan hastaların
sayısı az değildir. Uygulamaya yüksek ölüm oranı eşlik
edebilir, bu nedenle yaygın olarak kullanılmaz.
Büyük bir faz III çalışmasında oral
miyelin kullanımının etki mekanizması
araştırılmıştır. Bu çalışmaya göre,
antijenin oral verilmesi ya aktif süpresyon ya da anerji delesyonu yoluyla
toleransı indükleyebilir. Anti-CD52, anti-CD4 ile aşılama,
ışınlanan MBP’ye özgül CD4+ hücreleri, T hücre reseptör (TCR)
aşıları da multipl sklerozlu hastalarda araştırılmaktadır.
Yineleyici multipl skleroz’da natalizumab (Tysabri) adı verilen bir
monoklonal antikor ile lenfositlerin alfa4 –integrin reseptör blokajı
sağlanarakyürütülen çok merkezli bir çalışma ise
otoagresif hücreleri sinir dokusuna ulaşmadan durdurmayı hedeflemiştir.
Çalışmanın, tek başına natalizumab kullanılan
kolu (AFFIRM) atak sıklığının ilk yılda
%68.1, ikinci yılda % 81 etkilendiğini, MR lezyon yükünün ve
özürlülüğün istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığını
ortaya koymuştur. Bu sonuçlara gore natalizumab A.B.D’de ve Avrupa’da tek
başına kullanım için onay almıştır.
Çalımanın IFN-beta 1a ile birlikte natalizumabın
kullanıldığı kolunda (SENTINEL) olası immunosupresyona
bağlı PML gelişen iki olgu belirlenmiş, çalışma
durdurularak, yapılan araştırma ve değerlendirmeler sonucu
natalizumabın tek başına kullanımının uygun
olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak, 2006’dan bu yana
52.000’den fazla RRMS’lide kullanılan natalizumab tedavisi altında
(post-marketing) 1/1000 oranında ortalama 1.8 ay sonra PML
gelişimi saptanmıştır. PML gelişme riskinin
belirlenmesi konusundaki çalışmalar sürerken PML’yi erken tanıma
ve adsorbsiyon tekniği ile kandan uzaklaştırma birçok olguda
olumlu sonuç vermiştir. Halen MS ilaçları arasında en yüksek
etkinliğe sahip olan natalizumab yan etkileri bakımından
mevcut tedaviler altında yüksek klinik ve radyolojik aktivite gösteren
hastalarda kullanılmaktadır.
Belirtilerin
Tedavisi
Spastisite minimal zaafı olan hastalarda bile görülebilir. Hafif spastisitenin
tedavisine germe ağırlıklı egzersizlerle başlamak
uygundur. Akşam dozu olarak verilen benzodiazepinler ekstensor spazmlar ve
klonusu rahatlatarak uykuyu dinlendirici kılar. Spastisite
belirginleşirse baklofen kullanılabilir. Küçük dozlardan
başlanarak, yavaşça arttırılır ve 120 mg/kg/ gün’e
kadar çıkılabilir. Genellikle baklofene iyi uyum gösterilir. En
sık karşılaşılan yan etki uykuya eğilim ve kas
zaafıdır. Nadir olarak spatisitede paradoksik bir artış
görülebilir. Baklofen tedavisiyle birlikte ensefalopati olarak ortaya
çıkan non-konvulzif status epileptikus ve karaciğer enzimlerinde
yükselme bildirilmiştir. Ağır spastisitesi olan paraplejik
hastalarda spastisiteye yönelik tedbirler işlevleri arttırmaz ve
bağımsızlığı sağlamaz. Yüksek doz baklofen
kullanılması gereken hastalarda oral alımın
yarattığı tahamülsüzlüğü ortadan kaldırmak için cilt
altı yerleştirilen bir pompa aracılığı ile
intratekal baklofen verilir. Bu pompa daha küçük dozların verilmesini
sağlar, dirençli spastisitenin yatıştırılmasını
ve idrar sıklığının azaltılmasını
sağlayabilir. Tizanidin, baklofen kadar etkili
ğörünmemektedir. Dantrolen sodyumda spastisite için
kullanılabilir. Dantrolen sodyum Türkiye’de
bulunmadığı gibi, tedavi sınırları da
dardır.
Multipl
sklerozda yorgunluk önemli bir belirti olup, ilaç tedavileri
kısmen etkilidir. Günde 2 kez 100mg amantadin ile
başlangıç tedavisi olabilir. Etkisiz olduğunu söylemek için en
az 2 ay kullanmak gerekir. Yorgunluk tedavisinde pemoline (cylert)
ikinci sırada yer alır, 37.5 mg günlük dozu plasebodan daha
etkilidir. Modafinil ve metilfenidat bu konudaki diğer
seçeneklerdir. Seçici serotonin geri alım inhibitörlerinin
uyarıcı etkileri multipl skleroza bağlı yorgunlukla
başa çıkmada kısmen etkili olabilir. Bununla birlikte,
sıklıkla hastanın faaliyetlerini
sınırlandırması gerekir. Benzer şekilde emosyonel
dengesizlikler, küçük doz trisiklik antidepresanlar ya da tioridazinden
yararlanabilir.
Paroksizmal
belirtiler tıbbi tedaviye oldukça
yanıtlıdırlar. Küçük doz karbamazepin sıklıkla
etkilidir. Eğer tahammül edilmezse difenilhidantoin, asetozolamid,
gabapentin, baklofen gibi başka seçenekler denenebilir.
Ayrıca, misoprostol’ün multipl skleroz ile ilgili trigeminal
nevraljide etkili olduğu öne sürülmektedir. Epileptik nöbetler, multipl
sklerozu olmayan olgulardaki gibi tedavi edilir. Isı duyarlılığı,
bunu uyaran işlerden kaçınmayı gerektirir, bu belirtilere ve
onların oluşturduğu durumlara bağlıdır.
Isının uyarıcı etkisinden kaçınılması mümkün
olmayan durumlarda soğutucu ceket giymek bir seçenek olabilir. Bir
potasyum kanal blokeri olan 4-aminopridin bazı hastalarda
ısı duyarlığını azaltır, fakat bazen
nöbetlere ve rahatsız edici parestezilere neden olabilir.
Aksiyon
tremoru en sık özürlülük yaratan nedenlerden biridir. Tedaviye oldukça
dirençlidir. Klonazepam biraz rahatlama sağlayabilir fakat doz
arttırma gerekebilir ve ilaca alışma söz konusu olabilir. Karbamazepin
ve izoniazid yararlı olabilir. Gabapentinin kısmen
etkili olduğuna ilişkin olgu sunumları vardır. Tremorun ön
planda olduğu, ataksinin eşlik etmediği olgularda stereotaksik
talamotomi bir seçenek olarak düşünülebilir. Dizestezik
ağrıları kontrol etmek güçtür bazen trisiklik antidepresanlara
iyi yanıt verebilirler.
Sık idrar
etme ve inkontinans şeklindeki spastik (hiperrefleksik) mesane
belirtileri oksibutinin, propantelin ya da imipramin ile
kontrol altına alınabilir. Gevşek (flask) mesaneye bazen betanekol
ile yardım edilebilir, ancak sıklıkla aralıklı
kateterizasyon gerekir. Detrusor sfinkter dissinerjisinde
antikolinerjikler ve bazen alfa-blokan ajanlar (tetrazosin, hytrin) ya da
aralıklı kateter uygulanması gerekebilir. Profilaktik olarak
antibiyotik kullanılması gerekmez.
Konstipasyonla
şiddetine göre değişik şekillerde başedilebilir. Fekal
inkontinans barsak hareketlerinin düzenlenmesiyle minimuma indirilebilir.
Multipl
sklerozlu hastalardaki seksüel disfonksiyonun kesin nedenini belirlemek
gerekir. Seksüel disfonksiyon multipl skleroza atfedilmeden önce ürolojik,
jinekolojik, psikolojik ve hormonal nedenleri gözden geçirmek gerekir.
Multipl
sklerozlularda sağlıklı yaşam için uygun diyet ve egzersiz
önerilir. Sigara, aşırı alkol kullanımı ve
aşırı kilo almaktan kaçınmalıdır. Fiziksel ve
mesleki tedavi yaşamı bağımsız olarak sürdürmeye
önemli katkıda bulunur. Baston, tekerlekli sandalye, vb yürüme
araçları güvenli olarak hareketi sürdürmeye yardımcı olabilir.
Düzelme
Hızının Arttırılması
Multipl
sklerozda kalıcı nörolojik sorunların kesin nedeni bilinmez.
Primer demiyelinizasyon, aksonal işlev kaybı, yaygın gliozis ya
da akson kaybı bu sürece birlikte katkıda bulunabilirler.
Geçmişte merkezi sinir sisteminin remiyelinizasyon yeteneği
olmadığı düşünülürdü. Patolojik incelemeler
sınırlı bir remiyelinizasyonun olduğunu göstermiştir,
fakat bu süreçte bilinmeyen nedenlerle durdurulur.
Gebelik
Üreme
dönemindeki bir kadında herhangi bir ilaç başlamadan önce
teratojenite olasılığını araştırmak ve
tartışmak gerekir. Gebelik sırasında akut alevlenme
tedavisi değişmez, bazılarında tedavi eşiği
yükselebilir; gebelik olduğunda koruyucu tedavi durdurulmalıdır.
Sitotoksik
bağışıklık sistemi baskılayıcıları
teratojenik etkiye sahiptirler ve interferon betanın hayvanlarda spontan
düşük oluşturduğu bilinir. Diğer birçok ilacın etkisi
ise bilinmez. Bu nedenle planlanan bir gebelikten birkaç ay önce bu
ilaçların kesilmesi iyi bir yoldur.
Prgnoz
Multipl
sklerozda özürlülük durumu genişletilmiş özürlülük durumu ölçeği
(“Expanded Disability status Scale”, EDSS) ve “Multiple Sclerosis
Functional Composite” (MSFC) ile değerlendirilir.
Özürlülük durumu (EDSS puanı) göz önüne
alınarak multipl sklerozun prognozunu tayin etme konusunda birçok
çalışma vardır. Bu ölçeğin anlaşılması
önemlidir. EDSS her bir basamağındaki artış ile
işlevlerde kötüleşmeyi gösteren 10 basamaklı bir ölçektir.
Puanlama, 6 farklı sistemdeki puanlarla ifdade edilen,
yürüyebilirlik ve çalışma yeteneğinin ölçülmesine dayanır.
“Sıfır”’ın anlamı belirti ve bulgu yok demektir; 1-3 hafif
özürlülük ile hiç bulgu eşlik etmemesi ya da yürümede minimal bozulma ile
birliktedir. 3.5-5.5 orta derecede bir özürlülüğü gösterir ve yürümede bir
bozukluk tabloya eşlik eder. 100m yürümek için bastona ihtiyaç
olduğunda EDSS puanı 6.0 dır. EDSS: 8.0 tekerlekli sandalyeye
mutlak bağımlılığı ğösterir. EDSS: 10 ise
multipl skleroz nedeniyle ölümü ifade eder.
MSFC ise 3 bölümden oluşur: üst ekstremite
işlevlerini değerlendiren “nine hole peg test” , alt eksremite
işlevlerini kontrol eden “8 metre (25 feet) walking test”, anlık
bellek ve kognitif işlevleri değerlendiren PASAT testi. Anlaşıldığı
gibi MSFC, EDSS den farklı olarak serebral tutulum ve üst ekstremite
işlevleri hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar.
Multipl
skleroz aylar içersinde ölüme yol açan “fulminant” şekilden “asemptomatik”
tablolara kadar değişen oldukça değişken bir seyir
gösterir. Otopsi serileri, multipl sklerozun genel nüfusta 1000’ de 2
oranında görülebileceğini göstermiştir. Belirtileri
olduğunda multipl skleroz can sıkıcı olabilir.
Özürlülük puanının 10 yıl sonra 3 ya da daha küçük bir puanda
olması benign multipl skleroz olarak adlandırılır ve
olguların 1/3 ü bu grupta yer alır. Bununla birlikte bu
hastaların çoğu daha ilerki yıllarda daha fazla
özürlülüğe sahip olurlar. Multipl sklerozlu bütün hastalar
düşünüldüğü zaman başlangıçtan 15 yıl sonra %
80’nin EDSS’sinin 3.0 dan yukarı , % 50 sinin EDSS’ nin 6.0 ve
daha yukarı ulaştığı, % 10’nunun EDSS 8.0 ve % 2 sinin
kaybedildiği ortaya konmuştur. Başlangıçta yineleyici
multipl sklerozu olan ve ikincil ilerleyici multipl skleroz geliştiren
hastaların yüzdesi hastalık süresiyle orantılı olarak
artar. On yılda hastaların % 40-50’si, 25 yıl sonra,
yaklaşık % 80 ni yavaş progresyona sahiptir.
Doğal
seyir ile ilgili çalışmalar sınırlı bir ölçüde
ulaşılacak son noktayı tahmin etmeye yarayan, prognoz ile ilgili
birçok göstergenin ayırt edilmesini sağlamıştır. İyi prognoza eşlik eden faktörler şunlardır: erken
başlangıç, kadın olmak, başlangıç belirtilerinin
duysal belirtiler ve optik nöropati olması, ilk belirtinin sadece
tek bir merkezi sinir sistemi bölgesini etkilemiş olması,
başlangıçtan sonraki 5 yılda daha az özürlülük, ilk ataktan
düzelme oranının yüksek olması, birinci ve ikinci atak
arasındaki sürenin uzun olması, ilk 2 yıl içersindeki atak
sayısının düşük olması, başlangıçtan sonraki
5 yılda daha az özürlülük. Multipl skleroz hastalarının ömürleri
normalde beklenenin biraz altında bulunmuştur. Hastaların %
76’sı başlangıçtan 25 yıl sonra hayattadır ve aktif
yaşamın içindedir. Yaş ve cins uyumlu kontrol
çalışmalarında bu oran % 85 bulunmuştur. Multipl skleroz
nadiren doğrudan ölüm nedenidir. Servikal miyelopati, yaygın serebral
ve beyinsapı demiyelinizasyonu sırasında ölüm meydana gelebilir.
Pnömoni, akciğer embolisi, aspirasyon, ürosepsis, dekubitis
ülserleri ölümlerin % 50’sinden sorumludur. Diğer ölüm nedenlerinin
en sık karşılaşılanları kalp hastalıkları,
kanser, serebrovasküler hastalık ve travmadır. İntihar ile daha
az sıklıkla karşılaşılır. Multipl sklerozlu
olgular arasında intihar oranı normal kişilere göre 2-7 kez daha
sıktır. Gelecek 10 yıl yatkınlık genleri ve
olasılıkla onların işlevlerinde rol oynayan
mekanizmaların tanımlanmasını getirebilir. İnsan
herpes virusu 6’nın olası rolü dahil, multipl skleroz virolojisi
muhtemelen aydınlatılacaktır. Merkezi sinir sistemi içersinde
başka virüslerin persistensi, bu durumun
karmaşıklığına karşın ortaya konabilir.
Multipl
skleroz tedavisinde bağışıklık sisteminin genel olarak
baskılanması kısmen etkili görünür. Yeni çalışmalar
bağışıklık yanıtının bazı
yönlerini baskılayıp bazı yönlerini güçlendirerek “immun
modülasyon” üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konudaki stratejiler,
miyelin bazik proteini (MBP) ve diğer miyelin proteinlerine
toleransın indüklenmesi, T hücre alt gruplarının
azaltılması, monoklonal antikorlar kullanarak T hücre alt
gruplarının azaltılması, aşılamalar, ilaç
şeklinde anti-inflamatuar sitokinlerin (Th2) verilmesiyle
proinflamatuar (Th1) sitokinlerin baskılanması, aktive olmuş T
lenfositlerinin merkezi sinir sistemi içerisine göçünün
durdurulması, kemik iliği ablasyonu ile sağlanan yoğun
immunosupresyon şeklinde özetlenebilir.
NÖROMİYELİTİS OPTİKA (DEVIC HASTALIĞI)
Nöromiyelitis
optika (NMO), yakın zaman ilişkisi içerisinde ortaya çıkan optik
nöropati ve miyelopati ile nitelenen, pek sık
karşılaşılmayan bir nörolojik hastalıktır.
Lezyonların optik sinirler ve m. spinalis dışına
dağılımı nedeniyle multipl sklerozdan ayrılması
bir soru işareti oluşturur. Güçlüğün bir bölümü, geniş,
belirsiz ve tutarsız tanımında yatar. Devic
hastalığı, Devic sendromu ve nöromiyelitis optika (NMO)
sıklıkla biribirinin yerine kullanılır. Devic sendromu
yukarıdaki tanıma uyan tüm hastaları kapsamasına
karşın, 2. ve 3. tanımların sadece farklı bir
bozukluğa sahip olduğu düşünülen hastaları
adlandırmada kullanılması yeğlenir. Devic sendromlu
hastaların bir bölümünü içine alan optiko-spinal multipl skleroz,
başlıca ya da belirgin olarak optik sinir ve m. spinalisin
tutulduğu hastaları adlandırmak için kullanılır.
Tablonun
patogenez ve fizyopatolojisine göre, Devic sendromu, akut disemine
ensefalomiyelit (ADEM) ile, otoimmun hastalıklarla, multipl skleroz ile ve
olasılıkla viral infeksiyonlarla birlikte olabilir. Patolojik
tanımlamalar çok değişir, çünkü bu hastalar değişmez
olarak heterojen bir gruptur.
Klasik olarak,
akut m.spinalis lezyonları, yaygın şişme ve yumuşama
gösterir, birkaç seviyede uzanır, ya da tüm m. spinaliste devamlı
veya yama tarzında dağılır. Akut olarak ak ve gri maddeyi
tutan yoğun makrofaj infiltrasyonu, miyelin ve akson kaybı ile
damarların etrafında lenfosit kümelerinin oluşmasıyla giden
bir yıkım söz konusudur. Kronik lezyonlarda, m. spinalis nekrotik
dejenerasyon ve gliozis nedeni ile nekrotik ve atrofiktir. Bu geniş lezyon
infarkta benzeyebilir. M. spinalisteki ani şişme,
sınırlayıcı pia ile karşılaşınca
intramedüller basıncı arttırabilir ve küçük parankimal
damarların kapanmasına yol açarak daha ileri doku
yıkımına yol açabilir. Kalın ve hiyalinize duvarlı
damarların proliferasyonu infarkttan sonra ya da diğer yaygın
yıkımlarda görülenlere benzer. Daha az fulminant lezyonlar aynı
anda oluşabilir ve bunlar inflamatuar demiyelinizasyona daha çok benzer.
Optik sinirler, kiasma, bazen serebral hemisferler benzer tarzda hem
demiyelinizan lezyonlar, hem nekrotizan lezyonlarla ya da ikisi bir arada
olarak etkilenebilir. Multipl skleroz ile NMO arasındaki patogenetik
ilişki net değildir. NMO’yu multipl sklerozdan ayırt ettiren
serum antikor biyoişaretleyicisi olan ve aquaporin-4’e karşı
oluşmuş olan antikorlar olduğu belirlenen NMO-IgG’nin ortaya
konması ve yakında klinik kullanıma girmesi yeni ve heyecan
yaratıcı bir bulgu olmuştur. Ancak, etyopatogenezdeki yeri ve
klinik önemi konusundaki çalışmalar sürmektedir.
Devic
sendromu ile ortaya çıkan hastalar farklı bazı seyir
tipleri gösterebilir. Hastaların % 35’i monofazik, % 55’i optik
sinir ve m. spinalis’e sınırlı ataklarla ve daha nadir
olarak tipik multipl skleroz seyrine uymayan ve ataksız çok
hızlı ilerleyici bir seyir gösterebilir. Epidemiyoloji ve risk
faktörleri gözden geçirildiğinde Devic sendromu, 1 ile 73
arasında değişen yaşlarda ortaya çıkmaktadır.
Monofazik Devic sendromunun ortalama başlangıç
yaşı 27 iken, yineleyen Devic sendromunun daha ileri yaşlarda
(ortalama 43) belirme eğilimi gösterdiği bildirilir. Monofazik Devic
sendromunun ağırlıklı olarak her iki cinste de
görüldüğü dikkati çekerken, yineleyen tip daha
ağırlıklı olarak kadınlarda görülür (3.8/1). Ataklarla
giden nöromiyelitis optika sistemik lupus eritematozus başta olmak
üzere sıklıkla otoimmun hastalıklarla birliktedir.
Bu hastalarda, sıklıkla eritrosit sedimentasyon hızı ve
anti-nükleer antikorlar, anti-ds DNA ve antifosfolipid antikorlar gibi
otoantikorların yükselmesi gözlenir.
Hastaların
1/3‘ü nörolojik tablonun başlamasından birkaç hafta önce
geçirilmiş bir üst solunum yolu infeksiyonu, grip ya da gastroenterit
öyküsüne sahiptir. Devic sendromunun öncesinde en sık
karşılaşılan infeksiyonlar su çiçeği ve akciğer
tüberkülozudur. Bazen de grip ve kabakulak aşısının
ardından Devic sendromu gelişebilir. Yakın zamana kadar Devic
sendromunun Japonya ve doğu Asya’da daha sık görüldüğü
bildirilmiştir; bununla birlikte sıklığı
100.000’de 5 ten azdır. Kliniğimiz materyalinde, demiyelinizan
hastalıklar içersinde Devic sendromunun %1 oranında görüldüğü
belirlenmiştir.
Devic
sendromundaki klinik bulgular ve eşlik eden belirtiler saatler ya da
günler içerisinde yerleşen optik nöropati ve miyelittir. Bu
bulguların öncesinde başağrısı, bulantı,
uyuklama, ateş ve miyalji tabloya eşlik edebilir. Hastaların
büyük çoğunluğu iki yanlı optik nöropati geliştirir. Görme
kaybına genellikle göz çevresinde ağrı, miyelite ise belli
bölgede bel ağrısı ya da radiküler ağrı eşlik
edebilir. Lhermitte bulgusu tabloya eşlik edebilir. M. spinalis
hasarına bağlı olarak tonik spazmlar ve nöropatik alt ekstremite
ağrıları sık karşılaşılan sekellerdir.
Ağır nörolojik kayıplar sıktır ve düzelme
derecesi değişkendir.
Ayırıcı
Tanı
Devic
sendromunun ayırıcı tanısı, multipl skleroz, ADEM,
akciğer tüberkülozu ve özellikle bağışıklık
sistemi baskılanmış kişilerde viral infeksiyonu içerir.
Ailede birden fazla hasta birey bulunması halinde bir mitokondriyal
hastalık göz önüne alınmalıdır. Ataklarla seyreden
nöromiyelitis optika’da eşlik eden bir otoimmun hastalık
aranmalıdır.
İncelemelerde,
yapısal lezyonları dışlamak ve patolojik süreç konusunda
bilgi sağlamak için görüntüleme ön sırada yer alır. Akut dönemde
beyin MR’ında optik sinir ve kiasma genişlemesi, T2
ağırlıklı sinyal değişiklikleri ve kontrast madde
tutulması görülebilir. Olguların yaklaşık %25’inde serebral
ak madde lezyonları görülebilir. M. spinaliste T2
ağırlıklı sinyal artışı sıktır ve
genellikle üst servikal bölge lezyonlarını ortaya koyar. Tipik
olarak m. spinaliste şişme, birkaç m. spinalis segmentine uzanan
sinyal değişiklikleri gösterir (Şekil 8). Bu
görünüm m. spinalis tümörüne benzeyebilir. Hastaların 1/3’ünde
eritrosit sedimentasyon hızında artma, yarısında
pozitif antinükleer antikorlar, nadiren diğer otoantikorlar görülebilir.
Sifiliz, Lyme hastalığı ve edinsel
bağışıklık sistemi yetmezliği sendromu diğer
laboratuvar testleriyle dışlanmalıdır. Akciğer grafisi
tüberküloz ve sarkoidozu ayırt etmede yardımcı olabilir. Devic
sendromunun değerlendirilmesinde BOS incelemesi esastır ve
bazen yinelenmesi gerekebilir. Akut dönemde, multipl sklerozda görülenin
tersine Devic sendromlu hastaların önemli bir bölümünde (%83) BOS’ta hücre
artışı saptanır. Bazen milimetreküpte 100
hücreyi aşan hücre artışı görülebilir. Nötrofil
artışı ve hakimiyetiyle karşılaşılabilir. Bu
durum multipl sklerozda görülmez. Protein artışı genellikle
sıktır, ve hastaların %41’inde 100mg/dl’yi aşar. Beyin
omurilik sıvısındaki bu yoğun inflamatuar yanıta
karşın pozitif oligoklonal band olguların %20’sinden azında
görülür. Özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış
kişilerde olmak üzere herpesvirus ailesi için serolojik inceleme
yapılması önemlidir.
Şekil 8. Nöromiyelitis optika. Kranyal
MR.
Şekil 8A. T2
ağırlıklı sagittal kesitlerde servikomedüller bölgede
izlenen hiperintens inflamatuvar demiyelinizan lezyon
Şekil 8B. T2
ağırlıklı sagittal kesitlerde alt dorsal bölgeye uzanan
hiperintens inflamatuvar demiyelinizan lezyon
(Resimler, İstanbul Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı
Multipl Skleroz Birimi materyelinden saglanmıştır).
Tedavi
Akut ve
subakut Devic sendromlu hastaların klinik tablosu genellikle intavenöz
metilprednizolon gibi kortikosterid tedavilere yanıt verir.
İntravenöz metilprednizolon önemli bir iyileşme meydana getirmezse
plazma değişimi seçenekler arasında yer alır. Nüksleri
ve gelişecek özürlülüğü önleme konusundaki
girişimler, bağışıklık sistemini
baskılayıcı tedavilerin uygulanması dahil
sıklıkla hayal kırıcı olmakla birlikte, yineleyici
hastalarda bağışıklık baskılayıcı
tedaviler tedavinin esasını oluşturmaktadır.Hastaların
izlenmesinde destekleyici tedavi esastır. Bu hastalar, derin ven trombozu,
akciğer embolisi, idrar yolu infeksiyonu, dekubitis ülserleri ve
kontraktürler gibi birçok komplikasyona açıktır.
Monofazik
Devic sendromlu hastalarda optik nöropati ve miyelopati genellikle
aynı anda ve hızlı bir şekilde ortaya çıkar
(aradaki süre genellikle 1 ile 30 gün arasında değişir).
Hastaların bazılarında ciddi sekel kalırken, çoğu
çarpıcı şekilde nörolojik kayıpsız düzelir.
Özgeçmişteki müphem nörolojik belirti ve bulgular gelecekteki nüksleri,
gerek tipik multipl skleroz, gerekse yineleyici nöromiyelitis optika
gelişimini tahmin etmek bakımından önemlidir.Yineleyen optik
nöropati ve miyelopatisi olan hastalarda optik nöropati ile miyelopati
arasında uzun bir süre bulunabilir. Yineleyen nöromiyelitis optikalı
hastaların geri kalan büyük çoğunluğu sık ve
ağır ataklarla giden kötü bir prognoza sahiptir.
MERKEZİ
SİNİR SİSTEMİNİN İZOLE
İNFLAMATUAR DEMİYELİNİZAN SENDROMLARI
(KİS)
Önceden
belirtisi olmayan bir kişide belirli bir bölgeye sınırlı merkezi
sinir sistemi demiyelinizasyonu sıklıkla multipl sklerozun ilk
belirtisidir. Bununla birlikte bazen silik şekilde bir ADEM olabilir.
Optik sinir, m. spinalis ve beyinsapı bu yineleyen tek belirtili
olayların en sık karşılaşıldığı
bölgelerdir. Bunların patogenezleri, patofizyolojileri, epidemiyolojisi,
klinik tablolara eşlik eden bozuklukların ayırıcı
tanı, değerlendirme ve hasta yönetimi daha önce
tartışılan multipl sklerozdakine benzerdir.
Bu olgularda,
optik nöropatinin her bir epizodundan sonra görsel iyileşme için prognoz
iyidir, ve hastaların çoğu normal görme keskinliklerini
kazanırlar. Otuz beş yaşından sonra yineleyen optik
nöropati ve ağır görme kaybı prognozun iyi
olmayacağına ilişkin ipuçlarıdır.
Araştırıcılar, izole optik nöropati geçirdikten sonra
hastalar 20 yıldan daha uzun süre izlendiklerinde, %50 ya da
fazlasının KKMS’e dönüştüğü sonucuna
varmışlardır. Riskin büyük bölümü ilk birkaç yıla
sınırlıdır, buna karşılık önemli risk 4.
onyıla kadar sürebilir. Çocuklar daha sıklıkla iki yanlı
optik nöropati geçirirler ve erişkinlere göre daha düşük
multipl skleroz geliştirme riski taşırlar. Retinal damarlarda
venöz kılıf oluşumu, yineleyen optik nöropati, ailede multipl
sklerozlu birey bulunması, beyaz ırka mensup olma, önceye ait müphem
özgül olmayan nörolojik belirtiler, BOS’ta oligoklonal bandlar ve
artmış IgG indeksi ve beyin MRG’sinde ak madde
lezyonlarının görülmesi multipl skleroz gelişme riskini
arttırır. Bir çalışmada monosemptomatik optik nöropatili 44
hastanın anormal MRG bulguları olan %82’si, 5 yıl
içersinde multipl skleroz tanısının tüm ölçütlerini
taşır hale gelmiştir. Oysa, MRG’de normal ya da özgül
olmayan bulgusu olanların %6’ sı multipl skleroz geliştirmiştir.
Optik nöropati tedavi çalışmasında da MRG’de serebral ak madde
lezyonları olanlarda multipl skleroz gelişme riski
artmış bulunmuştur. Her iki çalışma da lezyon
sayısı ne kadar fazla ise multipl skleroz gelişme riskinin o
kadar fazla olduğunu bulmuştur.
Akut transvers
miyelopatinin ağırlığı daha sonra belirti veren
demiyelinizan lezyonların ortaya çıkışıyla ters
orantılıdır. Ağır motor zaaf, duyu ve sfinkter
kusuru ile giden transvers miyelopatili olgularda ilerde multipl skleroz
gelişme riski oldukça düşüktür. Tepe noktasında motor
işlevlerin korunmasıyla parsiyel transvers miyelit daha yüksek
sıklıkta multipl skleroz ile birliktedir. Monosemptomatik
beyinsapı demiyelinizasyonu akut transvers miyelit ve optik nöropati kadar
sık değildir. Sınırlı sayıdaki çalışmalardan
birinde, MRG’de ak madde lezyonu olan hastaların ¾ ‘ünde izleyen 5
yılda multipl skleroz gelişmiştir.
Belirtildiği
gibi klinik izole sendrom (KİS) gösteren hastalar, klinik kesin MS
geliştirme bakımından yüksek risk taşırlar.
Epidemiyolojik ve klinik çalışmalar KİS hastalarının
%85’inin iki yıl içersinde MS geliştirdiğini ortaya koyar. Erken
tedavinin, MS’e dönüşme riskini azalttığına ilişkin
çalışmalar mevcuttur. Erken aksonal kayıp inflamasyonla
birliktedir ve geri dönüşümsüz olabilir. KİS oluşumundan
kısa süre sonra atrofi görülebilir. MRG parametreleri de KİS’in MS’e
dönüşümü konusunda yol gösterici olabilir. KİS hastaları
ortalama 7 yılda yeni T2A lezyonlar geliştirir, ve klinik kesin MS’e
dönüşme riskleri artar. Ayrıca, lezyonların hacmindeki artma
uzun süreli özürlülüğü artırmaktadır. CHAMPS ve PreCISe
çalışmaları monofokal hastalarda, ETOMS ve BENEFIT
çalışmaları mono- ve multifokal hastalarda erken tedavinin
plaseboya göre MS gelişme riskini istatistiksel olarak anlamlı bir
şekilde azalttığını ortaya koymuştur.
Diğer önemli bir yön, son yıllarda ilaçların etkinliğinin
MS’in fazına göre değiştiğini ortaya koymaktadır.
KİS döneminde ilaç etkinliği yaklaşık %50, RRMS döneminde
%30 dur ve hastalık seyri ilerledikçe azaldığı
bildirilmiştir.
Bazen serebrumda tek büyük bir odak ya da birkaç odak şeklinde
yaygın demiyelinizasyon ile karşılaşılır. Bu tür
lezyonlara erişkinlere göre çocuk ve ergenlerde daha sık
rastlanır. Schilder’in orjinal yayınına ve tanımına
konu olan 14 yaşındaki kız çocuğunun ilerleyici mental
retardasyon ve kafa içi basınç artması sendromu
geliştirdiği ve başlangıçtan 19 hafta sonra tablonun ölümle
sonlandığı bilinir. Nekropside, her iki hemisferde, ak madde
içersinde, büyük ve sınırları belirgin, kapalı
demiyelinizasyon alanları görülür. Bunlara multipl sklerozun
sık karşılaşılan lezyonlarına benzeyen çok
sayıda daha küçük demiyelinizasyon odakları eşlik eder.
Lezyonlarda inflamatuvar reaksiyonun belirgin olması ve aksonların
nispeten korunmasıyla multipl skleroz lezyonlarına benzemesini
dikkate alarak, Schilder bu hastalığa “encephalitis periaxialis
diffusa” adını vermiştir. Ne yazık ki, izleyen
yayınlarda Schilder farklı tipte iki durumda aynı adı
kullanmıştır. Sonraki değerlendirmelerde, bu olgulardan
birinde lökodistrofi, diğerinde ise subakut sklerozan panensefalit
saptanmıştır. 1979 yılında Ellison ve Baron seyri
multipl skleroza benzeyen, tanının biopsi ile
doğrulandığı steroide yanıtlı benzer bir olgu
bildirmişlerdir.
Serebral belirtilerin öncesinde ya da sonrasında optik nöropati
gelişebilir, BOS incelemesinde genelikle oligoklonal band negatiftir.
Radyolojik olarak öncelikle diffüz serebral neoplazmlardan ayırt
edilmeleri gerekir. Bu olgularda tipik lezyon, serebrumda,
sayısı 1-3 arasında değişen, büyük, sınırları
iyi belirlenmiş, tüm bir lobu ya da serebral hemisferi etkileyen, tipik
olarak korpus kallozumu geçerek karşı hemisfere uzanır
şekilde yerleşir. MRG’de bu lezyonlar T1
ağırlıklı kesitlerde hipointens, sınırları
iyi belirlenmiş ve kistik görünümde olabilir. Çeperinin yoğun ve
kalın kontrast tutması onu apse, metastaz vb lezyonlardan
ayırt etmemizi sağlar (Şekil 9). Lezyonun hafif-orta
kitle etkisi olabilir. T2 ağırlıklı incelemelerde
T1’deki lezyon hiperintens olarak izlenir. Neoplazmla
karıştırılma sonucu yapılan cerrahi girişimler,
steroidle düzelebilecek bu tabloda sekel kalmasına yol açar.
Histolojik olarak gerek büyük gerekse küçük lezyonlar multipl sklerozun
karakteristik tablosunu gösterir. Poser, literatürü gözden geçirip klinik
ve radyolojik tablonun özelliklerini ortaya koyarak, tanı ölçütlerini
belirlemeye çalışmıştır. 1986’da konu tekrar
gözden geçirilmiştir. Diffüz serebral sklerozun bu tipinin multipl skleroz
ile yakın ilişkili göründüğü aşikardır ve Schilder’in
öne sürdüğü gibi multipl sklerozun varyantı
olabilir.
Şekil 9. Schilder'in
miyelinoklastik diffüz sklerozu. Kranyal BT, kranyal MR
ve patoloji.
Şekil 9A. Aksiyel BT'de sol parietotemporooksipital bölgeyi tutan, kitle etkisi olan
ve kontrast madde verilmesinin ardından iç kenarları halka
şeklinde kontrast tutan lezyon (patoloji: inflamatuar demiyelinizasyon).
Şekil 9B. GdDTPA injeksiyonundan sonra aksiyel T1
ağırlıklı kesitlerde, korpus kallosumdan geçerek her iki
frontal bölgeye yayılan, hafif kitle etkisi olan, apse ve tümöre göre daha
kalın bir halka şeklinde kontrast tutan, tümöre benzer inflamatuar
demiyelinizan lezyon (patoloji: C'ye bakınız.)
Şekil 9C. Solda görülen sağlam beyin dokusundan belirgin bir demarkasyon
hattıyla ayrılan, daha gevşek görünümlü, yer yer perivasküler
inflamasyonun görüldüğü demiyelinizasyon alanı. Patolojik görünüm
multipl skleroz plağı ile uyum gösterir. Bu örnek, B'de görülen
lezyondan elde edilmiştir.
(Resimler,
İstanbul Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı Multipl Skleroz
Birimi materyelinden saglanmıştır, bu incelemenin
sağlanmaslnda emeği geçen Dr. Çiçek Bayındır ve Dr. Orhan
Barlas'a teşekkür ederiz).
Tablonun
steroide verdiği dramatik yanıt dikkat çekicidir. Bu sayede
hastalar daha rahat izlenebilir. Son zamanlarda tablonun yineleyici
formları tanımlanmış, ve bu durum Schilder döneminden gelen
ağır ve fatal hastalık kavramının sorgulanmasına
yol açmıştır.
AKUT DİSEMİNE ENSEFALOMİYELİT (ADEM)
ve İLİŞKİLİ HASTALIKLAR
Akut disemine ensefalomiyelit (ADEM), bir döküntülü hastalık veya
infeksiyon hastalığının ya da aşılanmanın
ardından ortaya çıkan, merkezi sinir sisteminin birçok
kısmının eş zamanlı olarak tutulduğu bir ensefalomiyelit
tablosudur. Bazı çocukluk çağı infeksiyonlarının
ardından post-infeksiyöz ensefalomiyelit gelişebilir. Bunlar
arasında boğmaca, kızıl, kızamık,
kızamıkçık ve su çiçeği sayılabilir. Özellikle su
çiçeği sonrası gelişen ensefalomiyelit tablosu olguların
yarısından fazlasında izole bir serebellar sendrom şeklinde
karşımıza çıkar ve çok iyi prognoz taşır.
Bunların dışında çocuklarda ADEM tablosuna yol açabilen
başka ajanlar da tanımlanmıştır: enteroviruslar (ECHO,
Coxackie), herpes, mikoplazma ve HIV gibi. Erişkinlerde de non-spesifik
üst solunum yolu infeksiyonları, adenoviruslar, mikoplazma ve HIV gibi
ajanlar sorumlu tutulmaktadır. Aşılanma sonrasında da ADEM
tablosu ortaya çıkabilir. Bunlar arasında bir dönemin önemli
sorunlarından biri olan post-vaksiniyal ensefalomiyelit, çiçek
aşısının uygulamadan kalkması ile çok nadir görülen
bir durum haline gelmiştir. Bir diğer sorun da nöral doku içeren
kuduz aşılarından sonra gelişen ensefalomiyelit tablosudur.
Bu da tipik ADEM özellikleri gösterir. Yeni tip insan diploid hücre
aşısının (HDCV) kullanılmaya başlamasıyla
oldukça seyrekleşmiştir. Diğer pek çok aşılanmadan
sonra da ADEM gelişebilir. Bunlar arasında hepatit B, kızamık,
boğmaca, difteri aşıları sayılabilir. Olguların
bir kısmında herhangi bir öncü infeksiyon veya aşı
saptanamayabilir.
Belirtiler infeksiyon veya aşılanmadan sonraki birkaç gün ile
bikaç hafta içinde ortaya çıkar. Başağrısı ve
uyanıklık kusuru sıktır; bazen komaya kadar gidebilir. Ense
sertliği ve meningeal iritasyon bulguları nadirdir.
Davranış-kişilik değişiklikleri gözlenebilir.
Konvülziyonlar olabilir, etkilenen bölgeye göre fokal bulgular (paraparezi,
hemiparezi, beyinsapı bulguları) görülebilir. Optik nöropati de
sıktır. Nadiren ADEM tablosuna periferik sinir sistemi tutulumu (akut
inflamatuar demiyelinizan polinöropati) de eşlik edebilir. Klinik
olarak ADEM ile MS ayrımında en önemli bulgunun ensefalopati
varlığı olduğu ileri sürülmektedir.
Seyir
çoğu zaman monofaziktir. Ancak bazen akut atak sırasında bunun
monofazik mi olacağı, yoksa yineleyerek multipl skleroz şekline
mi dönüşeceğini kestirmek güç olabilir. Bulguların yaygın
olması, hastada ensefalopatik bir tablo bulunması daha çok ADEM
lehine ise de, multipl skleroz da nadiren bu şekilde
karşımıza çıkabilir. ADEM ve MS arasındaki
ayrımın dışında son yıllarda bir de yineleyici
ADEM (relapsing ADEM) olgularından söz edilmektedir. Büyük serilerde
olguların yaklaşık %15-30’unun yineleyici ADEM şeklinde
karşımıza çıkabileceği belirtilmektedir. Nükslerin
genellikle ilk yıllar içinde görülebildiği bildirilmekle beraber, ilk
ataktan yıllar sonra görülebilen olgular da bildirilmiştir. Nüks
riskini öngören faktörler arasında optik nörit varlığı,
ailede başka demiyelinizan hastalık öyküsü, ilk ataktan sekelsiz
düzelme ve MR’da MS kriterlerinin doldurulması
sayılmıştır. Bu olguların gerçekten tekrarlayan ADEM
hastalığını mı temsil ettikleri, yoksa bir tür
yineleyici MS formu mu oldukları halen tartışmalı bir
konudur. Çok nadiren erken dönemde yineleyici ADEM gibi seyreden olguların
ileriki yıllarda sekonder progresif MS gibi bir klinik seyir
gösterebildiği de bildirilmiştir.
Klinik
prezentasyon dışında MR bulguları da ayrımda bize
yardımcı olabilir. ADEM’de görülen ak madde lezyonları daha
yaygın, geniş ve simetrik olma eğilimindedir (Şekil 10).
Görülen bütün lezyonların benzer kontrast tutma paterni göstermesi
lezyonların aynı yaşta olduğunu gösterir. Yine de bazı
lezyonlar kontrast tutarken bazılarının kontrast tutmaması
da söz konusu olabilir. MR’da bilateral simetrik paternin görünmemesi, T1
ağırlıklı kesitlerde kara deliklerin görülmesi ve 2 veya
daha fazla periventriküler lezyon bulunmasının MS lehine kabul
edilebileceği belirtilmektedir. Daha kesin bir ayrım için izleme
döneminde ataktan en az üç ay sonra MR kontrolü yapılmalı ve ortaya
yeni lezyonların çıkıp çıkmadığı
araştırılmalıdır. Yeni lezyon gelişmesi veya üç
ay sonraki MR’da kontrast tutan lezyon saptanması tanıyı multipl
skleroz lehine çevirecektir. Klinik olarak kesin bir ayrım
yapılabilmesi için hastanın en az 6 ay takibinin gerektiğini
ileri süren görüşler vardır. Aslında klinik olarak bu
ayrımın yapılmasının güç olması kadar,
histopatolojik ayrımı da güç olabilir.
Şekil 10. ADEM.
Kranyal MR, T2 ağırlıklı aksiyel kesitlerde iki yanlı
oldukça simetrik geniş ak madde lezyonları görülmektedir
(Resimler, İstanbul Tıp Fakültesi, Noroloji Anabilim Dalı
Multipl Skleroz Birimi materyelinden saglanmıştır).
Patoloji
Başlıca ak
maddeyi tutan, ancak gri maddeyi de etkileyen yaygın perivasküler inflamasyon
söz konusudur. Hem lenfositler, hem plazma hücreleri hem de makrofajlar bu
inflamasyonu oluşturur. Çeşitli düzeylerde demiyelinizasyon da
vardır, ancak multipl skleroz ile
karşılaştırıldığında bu oldukça geri
plandadır. ADEM yelpazesinin diğer ucunda akut hemorajik
ensefalomiyelit (Hurst hastalığı) tablosu yer alır.
Non-spesifik bir üst solunum yolu infeksiyonundan yaklaşık 10 gün
kadar sonra ortaya çıkan çok akut bir ensefalomiyelit formudur. Hızla
konfüzyon-koma tablosu gelişir ve sıklıkla fatal seyreder.
Nötrofilik pleositoz nedeniyle bakteriyel infeksiyonla
karıştırılabilir. Demiyelinizasyon olmaksızın hem
gri hem ak maddede perivenüler hücre infiltrasyonu, kanama, ödem ve nekroz
görülebilir. Post vaksinial ensefalomiyelit de akut hemorajik ensefalomiyelit
ile ADEM arasında değişen spektrumda karşımıza
çıkabilir.
Laboratuvar
İncelemeleri
ADEM hastalarında
kanda saptanabilen spesifik bir bulgu yoktur. Ancak olası öncü
infeksiyonlar ve karışabilecek diğer hastalıklar
açısından bazı incelemeler yapılmalıdır. Bunlar
arasında tam kan sayımı, saatlik sedimentasyon hızı,
SLE ve diğer sistemik hastalıkların belirteçleri ve viral
serolojik incelemeler sayılabilir. Mikoplazma antikorları ve titrede
olası yükselmeler de araştırılmalıdır. BOS’ta
lenfositik pleositoz bulunabilir, nadiren hücresiz de olabilir. Protein
artmıştır, şeker normal veya hafifçe azalmış
olabilir. Oligoklonal bantlar sık olmamakla birlikte görülebilir. Ancak
multipl sklerozda görülenin aksine, zaman içinde kaybolması beklenir.
Eğer BOS hücre düzeyi doğrudan infeksiyöz bir süreci
düşündürürse mutlaka gerekli kültürler yapılmalıdır.
Tedavi
Bugün ADEM tedavisinde ilk seçilen yaklaşım yüksek doz intravenöz
metilprednizolon verilmesidir. Genellikle 3-10 gün üstüste 1000 mg/g intravenöz
metilprednizolon verildikten sonra hastanın verdiği cevaba göre
intravenöz olarak veya oral metilprednisolonla doz yavaş yavaş
azaltılır. Diğer bir steroid seçeneği 16-32 mg/g
deksametazon verilmesidir. Yakın zamanda yürütülen randomize ve kontrollü
bir çalışmada steroide cevapsız olguların plazmafereze iyi
cevap verdiği bildirilmiştir. Eğer doğrudan infeksiyöz bir
süreç dışlanamamışsa mutlaka uygun antibakteriyel ve
antiviral tedaviye de başlanmalıdır.
Konnektif Doku Hastalıkları ve
Sistemik Vaskülitlere Bağlı Tutulum
Sistemik Lupus
Eritematosus (SLE)
SLE tanı kriterleri arasında malar raş, fotosensitivite, oral
ülserler, artrit, böbrek tutulumu, hematolojik tutulum, nörolojik tutulum,
antinükleer antikor ve diğer immunolojik bulguların
varlığı sayılabilir. SLE’de MSS tutulumu görece sık
görülse de, genellikle sistemik hastalığın
varlığı ayırıcı tanıda kuşkuya yer
bırakmaz. Sıklıkla sistemik hastalık önce ortaya
çıkar. Nadiren hastalık nörolojik tablo ile başlar. Nörolojik
tutulum çeşitli şekillerde karşımıza çıkabilir:
hem yaygın MSS bulgularına yol açabilir, hem sınırları
belirli fokal tutulum gösterebilir. Yaygın MSS tutulumu psikotik
bulguların eşlik edebildiği demansiyel bir tablo şeklinde
olabilir. Kognitif bozukluk nörolojik lupusun önemli bir göstergesidir. Sadece
nöropsiklojik değerlendirme ile ortaya konabilen ‘sessiz’ tutulumdan
ağır demansiyel bir tabloya kadar değişebilir.
Hastalığın aktivasyon dönemlerinde uyanıklık kusuru
veya deliryum tablosu gelişebilir. SLE hastalarında gelişen
major depresyon ve diğer afektif bozukluklar ile akut psikotik
tabloların da nörolojik tutulum lehine kabul edilmesi gerektiğini
düşünenler vardır. Ensefalopati tabloları dışında
SLE seyri sırasında aseptik menenjit veya psödotümör serebri de
gelişebilir. Özellikle uzun süren ve progresif seyirli
başağrılarında bunlar akla gelmelidir. Antifosfolipid
sendromu bulunan SLE hastalarında epileptik nöbetler de görülebilir.
Bunlardan başka SLE hastalarında iskemik veya kanayıcı
serebrovasküler olaylar, nöbetler, hareket bozuklukları, periferik
nöropatiler ve multipl skleroz benzeri klinik tablolar da görülebilir ve
internükleer oftalmopleji, paroksizmal tonik spazmlar, optik nöropati, omurilik
hastalığı şeklinde nörolojik bulgular olabilir. Lupus
hastalarında gelişen görme kaybı retrobulber optik nörit veya
iskemik optik nöropatiye bağlı olabilir. SLE’de görülen transvers
miyelit tablosunun anti-fosfolipid antikorları ile ilişkili
olabildiği düşünülmektedir. Tipik multipl skleroz veya daha
sıklıkla nöromiyelitis optika ile SLE birlikteliği gösteren
olgular bildirilmiştir.
SLE
olgularında nörolojik tutulumun patogenezinde en önemli rolün vasküler
faktörlere ait olduğu, bunun altında da ya antifosfolipid
antikorların ya da lupus endokarditinin yattığı
düşünülmektedir. Bir diğer faktör de otoantikorlara bağlı
immunkompleks birikimlerinin yol açtığı vaskülit tablosu veya
direkt otoantikorlara bağlı nöronal hasardır. Bütün
bunların dışında, lupus ile doğrudan ilişkili
olmayan nörolojik olayların da görülebileceği
unutulmamalıdır. Bu durumların başında immunsupresif
tedaviye bağlı gelişebilecek MSS infeksiyonları
gelmektedir. Başka nörolojik bulguların eşlik etmediği
epizodik baş ağrılarının lupusun nörolojik tutulumu
lehine alınmaması gerektiği unutulmamalıdır.
BOS’ta hücre
ve/veya protein artışı saptanabilir; oligoklonal IgG saptanma
oranı yaklaşık %40’tır. MR’da hem periventriküler hem uzak
ak madde lezyonları görülebilir; multipl sklerozdan ayırdetmek güç
olabilir. Eğer arter sulama alanına uyan lezyonlar da eşlik
ediyorsa, ayırıcı tanıda yardımcı olabilir. ANA
ve diğer otoantikorların saptanması yol gösterici olsa da
multipl sklerozda da 1/80- 1/160 gibi görece düşük titrede ANA
pozitifliği % 30’u bulabilir. Bakılabilirse, anti-ribozomal P protein
antikorlarının psikotik tablo gösteren lupuslularda yüksek
olduğu dikkati çekmiştir.
MSS lupusu
tedavisi SLE’nin diğer organ tutulumlarındaki gibidir; yüksek doz
intravenöz kortikosteroidlerin yanı sıra siklofosfamid gibi
diğer immunsupresif ajanlar da verilir.
Sjögren
Sendromu
Sjögren
sendromu, eksokrin bezlerin lenfositik infiltrasyonu ile giden otoimmun bir
hastalıktır. Keratokonjonktivitis sicca, kserostomi ve bir diğer
bağ dokusu hastalığı (sıklıkla romatoid artrit)
triadı ile karakterizedir. Daha çok orta yaştaki kadınlarda
görülür. Hastaların dörtte birinde deri döküntüsü, interstisyel nefrit,
lenfadenomegali gibi sistemik bulgular da vardır; lenfoma ile
ilişkisi bilinmektedir.
Genellikle
periferik sinir sistemini tutarsa da MSS tutulumu olan olgular da
bildirilmiştir. Görülen nörolojik tablolar arasında epileptik
nöbetler, inme benzeri yerleşen fokal nörolojik bulgular, yaygın meningoensefalit
tabloları yer alır. Bunlar dışında miyelopati, optik
nöropati, Devic sendromu ile birlikte görülen veya yineleyici multipl sklerozu
taklid eden olgular da bildirilmiştir. Özellikle son yıllarda Sjögren
sendromu ile nöromiyelitis optika arasındaki ilişki giderek daha
fazla dikkati çekmektedir. Bu olgularda eşlik edebilen periferik nöropati
veya miyozit gibi multipl skleroz hastaları için atipik sayılabilecek
bulgular da bulunabilir.
Genellikle
Sjögren sendromu tanısı nörolojik tablonun ortaya çıkışından
daha sonra koyulursa da iyi bir sorgulama sistemik belirtilerin önceden beri
bulunduğunu ortaya koyabilir. Anti-Ro ve anti-La gibi otoantikorların
yanı sıra diğer pek çok otoantikor da bulunabilir (anti-dsDNA,
anti-histon, anti-Sm, romatoid faktör gibi). BOS’ta monoklonal veya oligoklonal
IgG sıklıkla pozitiftir. MR bazı olgularda multipl sklerozdakine
benzer lezyonlar ortaya koyar. Ancak bu lezyonların demiyelinizan natürlü
olmadığı, vaskülitik lezyonlar olabileceği
düşünülmektedir. Tanı için gözyaşı sekresyonunu ölçen
Schirmer testi yeterli olabileceği gibi, tükrük bezi biyopsisi
gerekebilir.
Sistemik
Skleroz
Cilt ve diğer dokularda aşırı
kollajen birikimi ile karakterize, otoimmun natürlü olduğu düşünülen
bir hastalıktır. Skleroderma bulgusuna sıklıkla Raynaud
fenomeni, kalsinoz, sklerodaktili, disfaji, telanjiektazi eşlik eder.
İç organlar tutulabilir. Genellikle periferik sinir sistemini tutar.
Kranyal sinirlerin tutulumu da bildirilmiştir. Bir de vaskülite bağlı
MSS bulguları ortaya çıkabilir. Bazı olgularda miyelopati ile
giden multipl skleroz benzeri tablolar bildirilmişse de arada bir
ilişki olup olmadığı net değildir.
PAN, Wegener
ve Diğer Sistemik Vaskülitler
Vaskülitler damar
duvarının inflamatuar infiltrasyonu ve nekrozu ile giden ve
birbirinden çok farklı tabloları kapsayan bir hastalıklar
grubudur. Genellikle tuttukları damar çapına göre
sınıflanırlar. Büyük arterleri tutan belli başlı iki
vaskülit vardır: dev hücreli arterit (temporal arterit) ve Takayasu
arteriti. Bunlarda sinir sistemi tutulumu daha çok inme benzeri tablolarla
karşımıza gelir (Bakınız:Gençlerde inme). Klasik
poliarteritis nodosa (PAN) ve Kawasaki hastalığı, orta boy
arterleri tutar. Wegener hastalığı, Churg-Strauss ve mikroskopik
polianjiit ise orta boy ve daha küçük arterleri tutar. Sadece küçük
damarları tutan vaskülitler ise Henoch-Schonlein purpurası, esansiyel
kriyoglobulinemi ve cildin lökositoklastik vaskülitidir. Bir de çeşitli
infeksiyonların seyri sırasında gelişen nadir vaskülit
tabloları vardır.
Sistemik vaskülitlerin
hemen hemen bütün tipleri merkezi veya periferik sinir sistemi tutulumuna yol
açabilir. Ancak bir de merkezi sinir sisteminin izole vasküliti ve periferik
sinir sisteminin izole vasküliti (non-sistemik vaskülitik nöropati) olarak
adlandırılan, sistemik tutulumun olmadığı tablolar
vardır. Bunlardan ilki bir sonraki başlık altında, ikincisi
ise periferik sinir hastalıkları bölümünde anlatılmaktadır.
Sistemik vaskülitlerin
seyri sırasında ortaya çıkan MSS tutulumunda genellikle diğer
organ sistemlerine ait bulgular mevcut olduğundan tanınmaları
zor olmaz. Ancak nadiren sistemik tutulum geri planda olabilir veya
hastalık MSS tutulumu ile ortaya çıkmış olabilir. Bu
durumda tanı koyma görevi nörologa düşebilir. Klinik tablo tek veya
multipl iskemik inme ile karsımıza çıkabildiği gibi,
yaygın bir ensefalopati tablosu da görülebilir. Bu durumda
uyanıklık kusuru, nöbetler, progresif davranış ve
kişilik değişikliği, hareket bozuklukları,
beyinsapı bulguları görülebilir. Eşlik eden periferik sinir
tutulumu da varsa PAN, Wegener hastalığı, Churg-Strauss ve
esansiyel kriyoglobulinemi akla gelmelidir.
Semptomatik olmasa da
diğer organ tutulumları araştırılmalıdır.
Böbrekler, akciğerler, paranazal sinüsler, ülseratif ve diğer tipte
deri lezyonları araştırılmalıdır. Örneğin
Wegener hastalığında sık görülen triad sistemik arterite
eşlik eden üst ve alt solunum yollarında nekrotizan granülomlar ve
granülonefrit tablosudur; buna karşılık Churg-Strauss
hastalığında ateş, astım, dokularda ve kanda eozinofili
ile giden sistemik arterit söz konusudur. Klasik PAN olgularında
ateş, halsizlik ve hipertansiyon gibi sistemik yakınma ve
bulguların yanı sıra böbrek, deri ve gastrointestinal sistem
tutulumu da görülebilir; bu olgularda periferik sinir tutulumu %75’leri
bulurken MSS tutulumu çok daha seyrektir (%3-20 arası). Mikroskopik
polianjiit PAN’a benzer, ancak ek olarak hızlı ilerleyici
glomerülonefrit ve akciğer tutulumu vardır; periferik nöropati çok
daha seyrek görülür.
Laboratuvar
incelemelerinden saatlik sedimentasyon hızı, tam kan
sayımı, kan biyokimyası ve idrar analizi bilgi verici olabilir.
CRP, kompleman düzeyleri, kriyoglobulinler ve serolojik testlerden ANA,
romatoid faktör (RF), antinötrofil sitoplazmik antikorların (ANCA) alt
grupları, anti-Ro ve anti-La, antikardiyolipin antikorlar
araştırılmalıdır. ANCA antikorlarının
sitoplazmik alt grubu (cANCA) Wegener hastalığı ile
ilişkilidir; perinükleer alt grubunun (pANCA) ise daha çok mikroskopik polianjiit
ve Churg-Strauss hastalığı ile ilişkili olduğu
düşünülmektedir. Gereken durumlarda cilt, kas, periferik sinir veya nazal
sinüs biyopsisi yapılabilir. EMG sessiz kalmış periferik sinir
tutulumunu ortaya koyabilir. Kranyal MR ve anjiografi MSS tutulumu ile ilgili
bilgi verir.
Sistemik vaskülitlerin
prognozu çok yüz güldürücü değildir. Bu nedenle tanı koyulur koyulmaz
yüksek doz steroid ve diğer immunsupresif ajanlarla tedaviye
başlanmalıdır.
Primer MSS
vasküliti veya diğer adıyla MSS’nin granülomatöz anjiiti, çok ender rastlanan
bir hastalıktır. Sistemik vaskülitlerde olduğu gibi MSS’ye ait
fokal veya jeneralize belirti ve bulgularla ortaya çıkabilir. Genellikle
akut veya subakut bir seyir gösterse de bazen kronik progresif gidişli
olabilir. Başağrısı oldukça sık rastlanan bir
bulgudur. Progresif olarak artabilir, kusma ve ense sertliği eşlik
edebilir. Davranış ve kişilik değişikliği,
kognitif bozukluklar da sıktır. Uyanıklık kusuru
gelişebilir, nöbetler olabilir. Sistemik vaskülitlerde sıkça görülen
inme benzeri fokal tablolar burada daha geri plandadır. Nadiren de klinik
tablo kitle lezyonu veya kronik menenjit şeklinde karşımıza
çıkabilir.
Sistemik
vaskülitlerin aksine kan sayımı ve sedimentasyon hızı
ılımlı değişiklikler dışında normaldir.
BOS genellikle patolojiktir. Birkaç yüze varan lenfositik pleositoz ve protein
artışı gözlenebilir. Kanda yukarıda sayılan serolojik
testlerin yanı sıra infeksiyon ajanlarına yönelik serolojik
incelemeler, BOS kültürü ve sitolojisinin yapılması diğer
olasılıkların dışlanması için gereklidir.
EEG’de
sıklıkla yaygın yavaşlama görülür, ancak bu spesifik bir
bulgu değildir. Kranyal MR ile hemen daima bazı patolojik
bulgular görülür, ancak spesifik değildir. Serebral anjiografi ile orta ve
küçük boy arterlerde daralmalar ve düzensizlikler görülebilirse de hem
yalancı pozitiflik oranı hem de yalancı negatiflik oranı
yüksek bir inceleme yöntemidir. Tanıda beyin ve meninks biyopsisi
‘altın standart’ olarak kabul edilirse de invazif bir yöntem olan
biyopsinin de yalancı negatiflik riski vardır. Eğer MR’da
görülen bir lezyon varsa buradan biyopsi alınması pozitiflik
şansını arttıracaktır.
Primer MSS vasküliti
çok ağır seyreden ve fatal olabilen bir hastalıktır. Bu
nedenle tanı koyulur koyulmaz tedaviye başlanmalıdır.
Seyrek görülen bir hastalık olduğu için prospektif tedavi
çalışmaları yoktur. Ancak, yüksek doz steroid ve diğer
immunsupresif ajanlar kullanılmaktadır. Bugün pek çok merkezde
geçerli olan uygulama yüksek doz intravenöz metilprednizolon verilmesi, buna
rağmen progresyon sürerse oral veya intravenöz siklofosfamid eklenerek en
az bir yıl sürdürülmesidir.
Behçet
hastalığı, yineleyici oral aftlar, genital ülserasyonlar ve
uveit ile kendini gösteren multi-sistemik inflamatuar bir hastalıktır.
Bazı olgularda oral, genital mukoza ve uvea dışında
eklemler, damarlar (özellikle venler), gastrointestinal sistem, akciğerler
ve sinir sistemi gibi sistemlerin tutulumu da görülebilir. Behçet
hastalığında sinir sistemi tutulumu olguların
yaklaşık % 5-10’unda görülür. Bu olguların hemen hepsinde merkezi
sinir sistemi etkilenir; buna karşın, periferik sinir ve kas tutulumu
oldukça seyrektir. 1990 yılında yayınlanan uluslararası
tanı kriterlerine göre, Behçet hastalığı tanısı
için oral aftların yanı sıra aşağıdakilerden en
az ikisi bulunmalıdır: genital ülserasyon veya skarı, deri
lezyonları (akne, folikülit, eritema nodozum veya genital bölge
dışında ülserasyonlar), göz tutulumu (bir göz hekimi tarafından
saptanan ön veya arka uveit ya da retinal vaskülit) ve pozitif paterji testi.
*Profesör Dr. Hulusi Behcet : 20 Şubat 1889’da,
Istanbul’da doğdu. 1910 yılında Gülhane Askeri Tıp
Fakültesi’nden mezun oldu. Ardından Dermatoloji ve Sifiloloji Bölümü’nde
ihtisas yaptı. I.Dünya Savaşı sırasında çeşitli
askeri hastanelerde görev yaptı. Daha sonra bir yıl süre ile Berlin
ve Budapeşte’de dermatoloji alanında çalıştı.
Türkiye’ye döndüğünde önce Hasköy Zührevi Hastalıklar Hastanesi’nde
başhekim, daha sonra da Guraba Hastanesi’nde uzman olarak
çalıştı; 1933 Üniversite Reformu ile İstanbul
Üniversitesi-İstanbul Tıp Fakültesi’ne bağlanan bu kurumda
profesörlüğe ve kürsü direktörlüğüne atandı.
1924 yılında oral aftları, genital ülserleri, eritema
nodosum, ve görme kaybı bulunan ilk olgusunu görmüştür. Önceden
tüberküloz veya sifiliz tanıları almış olan bu olguyu
yıllarca izler, ancak onun tanısı bir viral infeksiyondur.
Benzer bir klinik tablo gösteren diğer iki olguyu da 1930 ve 1936
yıllarında görmüştür. Bu gözlemlerini ilk kez 1937
yılında yayınlamıştır.
1936 yılında Dermatologische Wochenschrift ve Medizinische Welt
gibi dergilerin yayın kuruluna davet edilmiştir. Fransız, Alman,
Avusturya, Macaristan ve Yunanistan Dermatoloji Topluluklarının üyesi
olmuştur. 8 Mart 1948 tarihinde kalp krizi nedeniyle 59 yaşında
yaşama veda etmiştir.
Klinik Tablo
Genelde Behçet
hastalığı erkeklerde daha sık gorülür; nörolojik tutulum
söz konusu olduğunda erkekler lehine olan bu dağılım daha
da belirginleşir. Çoğu zaman nörolojik tutulum Behçet
hastalığının başlangıcından birkaç yıl
(ortalama 5 yıl) sonra ortaya çıkar ve başlıca iki ana
şekilde görülür. MSS parenkiminin tutulduğu durumlarda klasik tablo
birkaç hafta içinde progresif olarak yerleşen davranış
değişikliği, hemiparezi, ataksi ve dizartri ile karakterize bir
beyinsapı sendromudur. Bazen yüksek ateş ve
başağrısı, nadiren de menenjizm eşlik edebilir.
Olguların önemli bir kısmında sfinkter kusuru bulunabilir.
Duyusal yakınma ve bulgular seyrek görülür. Bazı olgularda ise
omurilik tutulumu ön planda olabilir. Bunun dışında bir de MSS
parenkiminin tutulmadığı, ancak majör damarlarının
tutulumuna bağlı olarak nörolojik bulguların ortaya
çıktığı ikinci bir grup hasta vardır. Bu grupta en
sık serebral venöz sinüslerin tıkanması görülür ve klasik kafa
içi basınç artışı sendromu ile karşımıza
gelir. Çok daha seyrek olarak da serebral arterlerin tıkanmasına
bağlı inme-benzeri tablolar görülebilir.
BOS
Bulguları
Olguların
yaklaşık dörtte üçünde BOS bulguları saptanabilir;
milimetreküpte birkaç yüze kadar, bazen 1000 kadar hücre bulunabilir. Hem
nötrofilik hem de lenfositik hakimiyet söz konusu olabilir. BOS proteininde
ılımlı bir artış söz konusudur (genellikle <100
mg/dl); şeker düzeyi normaldir. BOS’ta ,IgG düzeyi artmıştır;
ancak oligoklonal IgG bantları seyrek bulunur. Dural sinüs trombozu
bulunan olgularda açılış basıncı yüksekliği
dışında BOS genellikle normaldir.
Nöroradyolojik
Bulgular
Behçet
hastalığında seçilecek yöntem MR’dır. Akut atak
sırasında kranyal MR bulguları oldukça tipiktir: genellikle beyinsapından
aynı tarafta diensefalik yapılara ve bazal ganglion bölgesine uzanan
geniş bir lezyon görülür. Bazen iki yanlı da olabilir (Şekil
11). Daha sonra bu lezyon küçülür, dağınık noktasal
lezyonlar haline dönüşür veya tamamen kaybolabilir. Geç dönemde
beyinsapı ve diensefalik yapılarda bazen asimetrik olabilen bir
atrofi görülebilir.
Şekil 11. NöroBehçet. Kranyal MR, koronal T2
ağırlıklı kesitlerde sağda bazal ganglionlar
bölgesinden talamusa ve iki yanlı mezensefalona ulaşan, solda ponsa
da uzanan hiperintens lezyon görülmektedir (Kaynak 1’den alınmıştır).
Tedavi
Akut atak
tedavisinde yüksek doz intravenöz (1000 mg/gün, genellikle 5 gün boyunca)
metilprednizolon pulse tedavi verilir. Daha sonra oral idame tedavisine geçip
dozu çok yavaşça azaltmak gerekir. Ani kesilme durumunda tedaviye daha
dirençli nüksler görülür. Uzun vadeli koruyucu tedavi olarak da intravenöz
steroidle beraber 2.5 mg/kg/gün dozunda azathioprin’e başlamak
yararlı olabilir. Azathioprin tedavisinin süresi ile ilgili bir fikir
birliği yoksa da en az birkaç yıl sürdürülmesi gerektiği kabul
görmektedir. Bazen akut atak sırasında steroide cevap yetersizse
aylık pulse intravenöz siklofosfamid eklenebilir. Tek tek olgu
örneklerinde TNF antagonistlerinin de yararlı olduğunu bildiren
çalışmalar yayınlanmıştır. Siklosporin almakta
iken nörolojik tutulum gelişen olgularda siklosporinin kesilmesi ve o
hastada tekrar başlanmaması gerekmektedir. Dural sinüs trombozu
tedavisinde de başlıca kullanılan ajanlar steroidlerdir.
Beraberinde antikoagulan tedavi verilmesinin gerekip gerekmediği
tartışmalı bir konudur. Antikoagülan tedavi verilecekse mutlaka
öncesinde toraks BT yapılarak pulmoner anevrizma varlığı
dışlanmalıdır.
Seyir ve Prognoz
Behçet hastalığının diğer
bulguları gibi, nörolojik tutulum da ataklar ve sekelli/ sekelsiz
düzelmelerle gider. Ancak küçük bir grup hastada herhangi bir atak
olmaksızın başlangıçtan itibaren ilerleyici bir seyir söz
konusudur. Ataklı hastaların ise yaklaşık
yarısında daha sonra progresif bir kötüleşme görülebilir. Behçet
hastalığında nörolojik tutulum olması prognozu
kötüleştiren bir faktördür. Ancak nörolojik tutulumun tipine göre
bazı farklılıklar sözkonusudur. Parenkimal MSS tutulumu içinde
kognitif tutulumla birlikte giden yaygın beyinsapı sendromu kötü
prognoz işaretidir. Ayrıca, akut atak sırasında BOS
patolojik ise bu da uzun vadede kötü prognozu gösterir. Buna karşın,
Behçet hastalığı ile ilişkili dural sinüs trombozunun
prognozu gerek parenkimal tutuluma göre, gerekse diğer nedenlere
bağlı sinüs trombozlarına göre çok iyidir.
Sarkoidoz
etyolojisi bilinmeyen multisistemik bir granülomatöz hastalıktır.
Genellikle genç erişkinlerde görülür ve kadınlarda biraz daha
sıktır. Başlıca akciğerleri tutar, sinir sistemi
tutulumu olguların yaklaşık %5’inde görülür. Sarkoidoz,
tanısı güç bir hastalıktır; çoğu zaman doku biyopsisine
dayanır. Tutulan dokularda önce CD4+ lenfositler ve mononükleer fagositler
toplanır, giderek makrofajların, epiteloid hücrelerin ve
bunların oluşturduğu dev hücrelerin birikimi ile granülomlar
gelişir. Bu granülomun dış çevresinde CD4+ lenfositler dizilir.
Granülomun ortasında kazeifikasyon görülmez.
Klinik
Özellikler
Sıklıkla
aylar içinde yavaş progresif bir tablo olarak karşımıza
çıkar; akut veya subakut formları olabileceği gibi, asemptomatik
hastalar da bildirilmiştir. Genellikle ateş, halsizlik,
iştahsızlık, kilo kaybı gibi belirtilerle ortaya
çıkar. Daha sonra tutulan organa göre bulgular verir. Olguların
%90’ında hastalığın bir döneminde akciğer tutulumu
görülür. Bu durumda dispne, kuru öksürükle kendini gösterir; hemoptizi, balgam
nadirdir. Plevra tutulumu da seyrek görülür (< %5). Gerek toraks içinde
gerekse diğer bölgelerde lenfadenomegali de sık görülür. Cilt
tutulumu yaklaşık %25 olguda söz konusudur; eritema nodozum,
makülopapüler döküntü ve ciltaltı nodülleri gelişebilir. Yine %25
olguda uveit görülebilir. Ayrıca kemik kistleri, eklem tutulumu ve
asemptomatik miyozit görülebilir. Karaciğer tutulumu
sıktır, ancak nadiren klinik bulgulara yol açar; böbrek,
gastrointestinal kanal ve kalp tutulumu nadir görülür.
Sarkoidoz
seyrinde görülebilecek iki sendrom tanımlanmıştır: Löfgren
sendromu, eritema nodozum, bilateral hiler lenfadenomegali, eklem tutulumu ile
karakterizedir; Heerfordt-Waldenström sendromunda ise ateş, uveit, parotis
tutulumu ve yüz felci görülür.
Nörolojik
tutulum-klinik özellikler: Bir seride görülen
klinik tabloların dağılımına göre, en sık rastlanan
bulgu subakut seyirli atipik özellikler gösteren optik nöropatidir.
Olguların üçte birinde iki yanlı olabilir. İkinci
sıklıkta kranyal sinir tutulumu gelir; bu grupta en sık VII.
sinir, ardından VIII. sinir, oküler motor sinirler ve V. sinir tutulumu
görülür. Yüz felci yineleyici olabilir. Üçüncü sırada omurilik tutulumu,
ardından da beyinsapı ve serebellum tutulumu gelir. Az sayıda
olguda kognitif bozukluk, menenjizm, hidrosefali, veya hipotalamik disfonksiyon
görülür.
Tanıda
Yardımcı İnceleme Yöntemleri
Yukarıda
da belirtildiği gibi, sarkoidoz tanısı histopatolojik
doğrulamaya dayanır. Bu nedenle hastada MSS dışında
organ tutulumu varsa buradan biyopsi materyeli alınabilir. Sistemik
sarkoidoz açısından toraks grafisi veya BT
yapılmalıdır. Bilateral hiler lenfadenomegali, yaygın
interstisyel tutulum paterni veya ikisinin kombinasyonu görülebilir. Bu
şekilde transbronşiyal biyopsi yapılacak bölge hakkında da
bilgi elde edilebilir. Bronkoalveoler lavaj da hem diğer olasılıkların
araştırılması hem de sarkoidoz tanısının
doğrulanması için yol göstericidir. Genellikle artmış CD4+
lenfosit sayısı ve bol miktarda alveolar makrofaj icerir. Galyum 67
ile akciğer ve tüm vücut taraması da sıklıkla pozitif sonuç
verir, ancak spesifik değildir. Hastaların yaklaşık üçte
ikisinde kanda anjiotensin ‘converting’ enzim (ACE) düzeyi artar, ancak
diğer granülomatöz hastalıklarda da pozitif olabilir. İdrarda 24
saatlik kalsiyum atılımının artması da sarkoidoz
lehine bir bulgudur, ancak spesifik değildir. Bütün bunların dışında,
Kveim-Siltzbach deri testi artık çok uygulanmayan bir yöntem olsa da
oldukça duyarlı ve spesifik bir testtir. Ancak hem bekleme süresinin
birkaç hafta gibi uzun bir dönem olması, hem güvenliğe ilişkin
kuşkular nedeniyle pek çok ülkede kullanılmamaktadır. Sarkoidoz
tanısının çoğu zaman bir dışlama tanısı
olduğu, hiçbir laboratuvar bulgusunun spesifik olmadığı
unutulmamalıdır.
Nöro-sarkoidoz
tanısı da benzer derecede güçtür. 1997 yılında
yayınlanan bir tanı kriteri önerisine göre, kesin nöro-sarkoidoz
tanısı için bu tanıyı düşündüren ve başka bir
açıklaması olmayan klinik tabloya eşlik eden pozitif sinir
sistemi patolojisi gerekmektedir. Eğer sinir sistemi patolojisi ortaya
konmamışsa ancak başka açıklaması olmayan inflamatuar
bir sinir sistemi hastalığı varsa ve sistemik sarkoidoza ait
patolojik veri varsa olası (probable) nöro-sarkoidoz tanısı söz
konusu olmaktadır. Bu kriterin de karşılanmadığı
durumlarda ancak muhtemel (possible) nöro-sarkoidoz’dan sözedilebilir.
BOS: Nöro-sarkoidoz hastalarının çoğunda BOS patolojiktir. En
sık rastlanan bozukluk protein artışıdır; bazen çok
yüksek düzeylere varabilir. Hastaların yaklaşık
yarısında lenfositik pleositoz görülebilir. Oligoklonal bantlar saptanabilir.
BOS ACE düzeyinin tanıda şimdilik pek yeri yoktur.
Nöroradyolojik
incelemeler: Kranyal MR’da kontrast tutulumu da
gösteren multipl hiperintens ak madde lezyonları görülür. Meninkslerde
kontrast tutulumu da sık görülen bir bulgudur. Bazen bitişik kortekste
de hiperintensite veya kontrast tutulumu görülebilir. Omurilik tutulumu olan
olgularda ilgili segmenti tutan hiperintens nodüler lezyon görülebilir.
Tedavi:
Genellikle
seçilen tedavi yüksek doz oral veya intravenöz pulse metilprednizolon tedavisidir.
Bu tedaviye cevap alınamazsa siklofosfamid gibi daha güçlü immunsupresan
ajanlar denenebilir.
Kaynaklar
1. Akman-Demir G, Serdaroğlu P, Taşçı B and the neuro-Behçet Study Group. Clinical patterns of neurological involvement in Behçet’s disease. Brain 1999; 112: 1271-1281.
2. Aminoff M (editör). Neurology and General Medicine. 2008 (4. baskı). Churchill Livingstone, Philadelphia
6. Compston A, Ebers G, Lassmann H, Mc Donald I, Matthews B, Wekerle H (editörler). Mc Alpine’s Multiple Sclerosis, 3rd edition. Churchill Livingstone, London, 1998.
7. Cook SD (Editör). Handbook of Multiple Sclerosis. 3rd ed. Marcel Dekker, New York, 2001.
9. Dean G, Aksoy H, Akalın T, Middleton L, Kyriallis K. Multiple sclerosis in the Turkish and Greek-speaking communities of Cyprus. A United Nations (UNHCR) Bicommunual project. J Neurological Sci 1997;145:163-168.
10. Dilşen N. Behçet
hastalığının tarihçesi. Aktüel Tıp Dergisi 1997; 2:
62-65
11. Diker MH. Lavhavi Tasallup.Asabiye
Hastalıkları,İkinci cilt, Devlet Matbaası, İstanbul,
1929,;142-156.
12. Hensiek AE, Seaman SR, Barcellos LF, Oturai A, Eraksoy M ve ark. Familial effects on the clinical course of multiple sclerosis. Neurology 2007 , 68:376-383
13. Eraksoy M, Kurtuncu M, Akman Demir G ve ark. A
whole genome screen for linkage in Tukish multiplex families with multiple
sclerosis. J Neuroimmunol 2003;143; 17-24
14. Eraksoy M. Multipl skleroz’un genetiği.
Türkiye Klinikleri 2004, 2:166-17016.
15. Eraksoy M, Yapıcı Z, Akman-Demir G, Ayta S, Özcan H. Tumor-like demiyelinating lesions of the brain and spinal cord in childhood. Mult. Sclerosis 2009;15( suppl 2): S38,P163.
16. Eraksoy M,Yapıcı Z, Akman-Demir G, Kürtüncü M, Özcan H. Children (<10 yrs) with clinically isolated syndrome: long term follow-up for a second clinical event. J Neurol 2008; (suppl 2),O226.
17. Eraksoy M,Yapıcı Z, Akman-Demir G, Ayta S, M, Özcan H. Clinical and laboratory findings in children with neuromyelitis optica : a long-term follow-up J Neurol 2009; (suppl 2): O36
18. Eraksoy M, Akman-Demir G, Kıyat-Atamer et al: The familial occurence of multiple sclerosis in Turkish population. Multiple sclerosis 1998;4:2098.
19. Eraksoy M, Turan N, Kürtüncü M et al:Demographic and clinical findings in familial multiple sclerosis:a hospital based study ( abstact) J Neurol 2002;249(Suppl): 1/113p.430
20. Eraksoy M.Hensiek A,Kurtuncu M, Akman-Demir ve ark. A whole genome screen for linkage in Turkish multiple sclerosis. J Neuroimmunol 2003; 143:129-32.
21. Lublin F, Miller AE. Multiple sclerosis and other inflammatory demyelinating diseases of the central nervous system. Bradley WG, Daroff RB, Fenichel GM, Jankovic J ( editör) Neurology in Clinical Practice. Fifth Edition,Butterworth Heinnemann Elsevier 2008.pp. 1583-1621
22. McDonald WI, Compston A, Edan G, ve ark. Recommended diagnostic criteria for multiple sclerosis: guidelines from the International Panel on the diagnosis of multiple sclerosis. Ann Neurol. 2001; 50: 121-7.
23. Mutlu N. Multiple Sclerosis in Turkey (Etiologic
and symptomatologic study of four hundred ten cases) Arch Neurol Psychiatr.
1954,55:511-516.
24. Pastores GM, Kolodyn E.H. Lysosomal Storage
diseases . Swaiman E.D., Ashwal S., Ferrıerro D.M. eds Pediatric Neurology
, Principles & Practice ,Fourth edition, Mosby Elsevier,
Philedelphia,2006 Ch 27, pp 659-714).
25. Paty DW, Ebers GC (Editörler). Multiple Sclerosis. FA Davis Company, Philadelphia, 1998.
26. Polman C.H. Reingold S.C. Edan G.ve ark. Diagnostic criteria for multiple sclerosis: revisions to the “McDonald criteria” Ann Neurol 2005; 58: 840-846.
27. Riggs JE (editör). Neurologic manifestations of systemic disease. Neurologic Clinics. W.B. Saunders Co, Philadelphia, 1989 (cilt 7).
28. Scolding N. Immunological and Inflammatory disorders of the central nervous system. Butterworth Heinemann, Oxford, 1999.
29. Saruhan Direskeneli G, Esin S, Baykan Kurt B, Örnek İ , Vaughan R, Eraksoy M. HLA-DR and –DQ association with multiple sclerosis in Turkey. Hum Immunol 1997;55:59-65
30. Siva
A, ve ark. Behçet’s disease: diagnostic and prognostic aspects of neurological
involvement. J Neurol 2001; 248: 95-103.
31. Weinshenker BG, O’Brien PC, Petterson TM, ve ark. A randomized trial of plasma exchange in acute central nervous system inflammatory demyelinating disease. Ann Neurol 1999; 46: 878-886.
32. K, Wekele H. Mc Alpine’s Multiple Sclerosis. Fourth edition, Churchill Livingstone Esevier, London,2005.